(fu'âd; latife-i insâniyye; makâm-ı kalb/makâm-ı zât; makâmât-ı sırr; sadr; tarahhüd-i kalb
Kardeşim! Kalbini âhiret işleriyle mükellef tut ve bu konuda onu genişlet . Onu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a sebeblerinden, (dünyevi) hırs ve rağbetlere kaymayı hatırlamaktan vazgeçir. Kalbinin, senin aradığın hedefe kalb S17 fâhi ıracak şeylerle uğraşmasına izin verme. (Çünkü) bu, kalb nürunu söndürür. Onu, övülmeye değecek bir âkıbetle (cennetle) ülfet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tirme/" ettirme /a husüsunda hırslı ol. Elinde bulunan dünyâ nimetlerinden dolayı şükretmen gerektiğini, fakat bu şükrü gereğinden az yapabildiğini düşünerek nefsini cezâyla korkut. Şükretme husüsundaki zayıflığını bilerek elindeki nimetleri (nefsine) çok gör ki nefs, dünyâ işi konusunda elindekinden daha fazlasını düşünmek ve istemekle meşgul olmasın. (Âdâbı, 65
Kalb ine Bükümeb lm kanların içine alan kapsamlı bir isimdir. Bâtında pek çok yer vardır. Bunların bir kısmı kalbin dışından, bir kısmı da içindendir. Kalb adı şundan dolayı ayn (göz) adına benzetilmiştir: Göz iki kirpik arasında bulunan beyazlık, siyahlık, göz bebeği ve göz bebeğinin nürundan oluşan bir isimdir. Bütün bunların kendi başına bir hükmü ve benzerinden ayrı bir mânâsı vardır. Ancak bunlar birbirlerine yardımcı ve menfaatleri birbirlerine bağlıdırDıştaloları' / içeriden gelenin esasıdır. Nürun kıvamı bunların kıvamına bağlıdır. (Beyân, 33
Gözdeki beyazlık göze göre ne ise sadrın kalbe göre makamı odur. Aynı şekilde evin avlusunun eve, Mekke çevresinin Mekke'ye, suyun kandile, ağaçta kuruduğu zaman bademin çıktığı üst kabuğun bademe göre yeri gibidir. Bu sadr, sivilce, göz iltihabı ve buna benzer diğer göz hastalıkları gözün aklığını kusurlaştırdığı, evin avlusuna odun, çalı çırpı ve saire konulduğu gibi vesvese ve afetlerin girdiği yerdir. (Beyân, 35
Sadr, göğüse dahil olan, az da olsa vaktinde hissedilebilen bir şeydir. O, düşmanlıkların, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehvet/" şehvetlerin /a , arzuların ve ihtiyaçların dahil olduğu yerdir, bazen daralır, bazen de genişler. O kötülüğü emreden nefs-i emınâre vilâyetinin hâkim olduğu yerdir. Oranın, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a meşakkatini yüklenen ve kibirlenerek kendindeki gücü ortaya koyan bir girişi vardır. Orası İslâm nürunun mekânı, ahkâm, ahbâr ve ulaşmanın ilk yolu öğrenme ve işitrnedir. (Beyân, 35
Kalb sadrda (göğüste) ikinci makamdır. Orası gözün içi olan siyah kısmının beyaz kısmın içi olduğu gibi sadrın içidir. Kalb irnân nürunun madeni, huşü, takvâ, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbet /a , rızâ, yakin, havf, recâ, sabr ve kanâatın nürudur. O, ilmin asılla'Tının madenidir. Çünkü kalb suyun kaynağı, sadr da havuz gibidir. Kalbden sadra ilim aktığı veya oraya işitme yoluyla girdiği gibi kaynaktan da havuza su akar. Kalbde yakin, ilim ve niyet meydana gelir ve sadra akar. Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a asıldır, kalb sadr ir. Şube asılla kuvvet bulur. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ir. (Buhâri, Kitâb II, bab 41) (Beyân, 36
Kalb nefsin elinde, Allah'tan bir rahmet değildir. Çünkü hükümdar, kalb nefs Kalb lamba a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mertebesinde/" mertebesindedir /a . Lambanın sağlamlığı ışığıyla belli olur. Işık, takvâ ve yakin nürudur. Çünkü nüru olmadığı zaman kalb, ışığı sönmüş bir lamba kalb
hâline gelir. Kalbden değil de nefsten gelen her amel, âhiret hükmüne göre müteber değildir. Tıpkı Allah Teâlâ'nı
dar âyetinde buyrulduğu gibi, ni nutkanlık) ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a sorumlu tutulmaz, itâat ise sevâb kazanmaz. (Beyân, 37
Gözdeki siyahlığa göre göz bebeği, Mekke'ye göre içindeki Mescid-i Haram, eve göre içindeki yatak odası ve dolap, lambaya göre fitil, bademe göre özü ne ise kalbe göre fuâd odur. ır. Bu fuâd, mârifet, havâtır ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ru-yet/" rü'yet /a mevkliidir. Kişi ne zaman istifâde ederse (maddi ya da mânevi bir bilgi ya da idrâkta bulunursa), önce fuâdı sonra da kalbi istifâdede bulunur. Sedefin içinde inci, sadrın içinde kalb olduğu gibi, fuâd da kalbin içindedir. (Beyân, 38
Bil ki fuâd görme mevküidir, görür, kalb ise bilir. (Beyân, 38
akk konusunda — iŞ . .
için genişler. Bâtıl konusunı için genişler. Allah'ın, Resül'ünü zikrettiği şu ayete bakınız: fİnşirâh, 94/1) (Beyân, 42
Kalb denizlerinin derinliği sonsuzdur. Nehirlerinin sayısı belli değildir. Hakimler kalb denizlerinde dalgıçlar, nehirlerinde ise su taşıyıcıları ve balık avcıları gibidirler. Herkes oradan Allah'ın rızıklandırdığı kadarını bulur ve çıkarır. Kimileri dünyânın ayıplarının, hızlı bir şekilde değiştiğinin, çok aldatıcı olduğunun, sebâtının az olduğunun ve çabuk geçtiğinin bilgisinin cevherinin ve şeytanın hileleriyle çeşitli vesveselerinimiblBisİniKeşteder. (Beyân, 50
Sadr, ibâre ilminin kendisine açıldığı bir yerdir. Kalb, ibâre ilminin altındaki ilmin madenidir. O ilim de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmet /a ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a ilmidir. İbare ilmi, Allah'ın mahlükatı üzerindeki hüccetidir. Allah onlara şöyle der: Bildiklerinizle ne yaptınız? İşaret ilmi, kulun kendisini a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hidayet/" hidâyete /a erdirmesi dolayısıyla Allah'a karşı hüccetidir. Allah ona gaybını müşâhede etmesi ve perdelerinin ardını görmesi sebebiyle, sanki perde açılsa nefsinde fimânında) bir artma olmayacak şekilde hepsini gözüyle görüyormuş gibi kalbini keşfetmeyi (açmayı) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a etmiştir. Şu hâlde kalb işâret ilminin yeridir. (Beyân, 58
Kalb ve fuâd basar lafzıyla tâbir edilir. Çünkü onlar basarın (görmenin) iki mahallidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Allah, gece ve gündüzü birbirine çeviriyor. Şübhesiz bunda a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/basiret/" basiret /a sâhibleri için bir ibret vardır. , İbret alın ey akıl sâhibleri! (Beyân, 64
Kalb ile sadr arasındaki fark şudur: Sadrın nürunun bir nihâyeti vardır. Kalb nürunun ise, kul ölse de nihâyeti, sınırı ve kesintisi olmaz. Kul, imânlı olarak öldüğünde onunla birlikte olan nüru kabirde de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kiyamet/" kıyâmette /a de ondan ayrılmaz ve devamlı onunla birlikte olur
kalb 519 ...Sırrın makamları sadr ile kalbin misâlidir. O, dilden ibârettir. Ancak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a nürlara işâret etmektir. Allah onu kendi nürunun hazinelerinden yaratmıştır. (Beyân, 65
Kalb hızlı değişimleri sebebiyle kalb olarak adlandırılmıştır. (Beyân, 66
Fuâd ismi mânâ bakımından kalb isminden daha incedir. Her ikisinin de mânâsı, Rahmân ve Rahim isimlerindeki gibi birbirine yakındır. Kalbin koruyucusu Rahmân'dır. Zira kalb irnânın kaynağıdır. Mü'min sahih bir imânla Rahmân'a tevekkül eder. (Beyân, 69
Sırrın makamları sadr ve kalb gibi dilden ibârettir. Hakikati ise ancak nürlara işârettir. Allah onu kendi nürunun hazinelerinden yaratmıştır. (Beyân, 94
Kalb a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelimesi /a iki mânâda kullanılır. Birincisi, göğsün sol tarafına yerleştirilmiş olan içinde boşluklar bulunan çam kozalağı şeklindeki husüsi bir et parçasıdır. İçinde rühun madeni ve kaynağı olan siyah kan vardır. Şu anda tabiblerin işi olduğu ve herhangi bir dini maksada bağlı olmadığından, kalbin şeklini ve keyfiyetini arzetmek niyetinde değiliz. Bu kalb hayvanlar, hatta ölülerde de vardır. Biz bu kitâbda kalb kelimesini kullandığımızda organ olan kalbi kasd etmiyoruz, çünkü o değeri olmayan mülk ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehadet/" şehâdet /a âlemine ait bir et parçasıdır. Bu yüzden onu insanlar bir tarafa, hayvanlar bile gözleriyle görebilir
İkincisi, rabbâni, rühâni bir latife olup cismâni kalble bağlantısı vardır. İşte bu latife insanın hakikatidir. İnsanda müdrik, âlim ve ârif olan, hitâb edilen, cezâya, itâba müstehak olan ve sorumlu olan bu kalbdir. Bu latifenin cismâni kalble alâkası vardır. Ancak mahlükatın pek çoğu bu alâkanın şeklini anlamakta şaşkınlığa düşmüştür. Zira bu alâka arazın cisimle, sıfatın mevsüfuyla, âleti kullananın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/aletle/" âletle /a veya bir mekân işgal eden maddenin mekânla olan alâkasına benzer
İki mânâdan dolayı bunun açıklamasından çekiniyoruz. Birincisi, bu mükâşefe ilimleriyle alâkalıdır. İkincisi, bunun incelenmesi, rühun sırrını açıklamayı gerektirir, ki bu da Hz. Peygamber'in hakkında konuşmadığı bir şeydir. Onun, hakkında konuşmadığı şeyden başkasının söz etmesi yakışık almaz. Biz bu kitâbımızda kalb kelimesini kullandığımızda maksadımız bu latifedir. Gayemiz bunun zâtının hakikatini değil, sıfatlarını ve hâllerini zikretmektir. Muâmele ilmi, (kalb ve rühun) hakikatinden söz etmeye değil, sıfatlarını ve hâllerini anlamaya ihtiyaç duyar. (İhyâ', II, 4
Kalbin askerleri üçe ayrılır: Birinci kısım; şehvet gibi ya faydalı ve muvâfık olanı celb etmeye ya da gazab (öfke) gibi zararlı ve aykırı olanı savuşturmaya yönlendirir ve teşvik eder. Bu yönlendiriciye irâde denir
İkinci kısım; organları bu maksada hareket ettirir. Bu da a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a diye adlandırılır. Bu askerler diğer organlara -bilhassa kaslara ve kirişlere- dağılmışlardır
Üçüncü kısım; casuslar gibi eşyâları anlayan ve tanıyanlardır. Bunlar da görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyularıdır. Bunlar belli organlara dağılmışlardır. Buna da ilim ve idrâk denir
Bütün bu bâtın (gizli) askerlerin yanında bir de zâhir (görünen) askerler vardır. Onlar da bu askerlere alet tedârik eden yağ, et, damar, kan ve kemiktir. Tutma kuvveti yalnızca parmaklarla, görme de yalnızca gözle olur. Diğer organlar da böyledir. (İhyâ', III, 7
Nefsten kasdım, işi sadece tezekkür (hatırlama), tefekkür, temyiz ve düşünme olan kâmil cevher-i ferddir. Nefs, bütün ilimleri kabül eder ve maddeden soyutlanmış a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucerred/" mücerred /a süretleri kabül etmekten geri durmaz. Bu cevher, rühların reisi ve kuvvelerin başıdır. Hepsi ona hizmet eder ve emrine uyar
Nefs-i nâtıkanın -bu cevheri kast ediyorum- her zümreye göre husüsi bir ismi vardır. Hakimler bu cevhere nefs-i nâtıka derler. Kur'ân bunu nefs-i mutmainne ve rühu'l-emin diye adlandırır. Süfiler ise buna kalb derler. İhtilaf isimlerdedir, yoksa mânâ birdir
Bize göre kalb, rüh ve nefs-i mutmeinne kelimeleri nefs-i nâtıkanın isimleridir. Nefs-i nâtıka, canlı, faal ve idrâk eden cevherdir. Biz a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a olarak rüh veya kalb dediğimizde bu cevheri kasd ediyoruz. Süfiler, hayvâni rüha nefs derler. Şeriatta da bu şekilde vârid olmuştur. Nitekim şöyle buyurmuştur: En büyük düşmanın nefsindir. Aclüni, I, 143) Şâri nefs lafzını kullanmış, onu izâfetle pekiştirmiş ve ... iki yakan arasındaki nefsin... demiştir. Bu kelimeyle şehvet ve gazab kuvvetine işâret etmiştir. Zira bu kuvvetler, insanın içinde bulunan kalbden kaynaklanmaktadır. (Risâle, 7
İlk akıl, levh ve kalem, maddeden uzak olan münferid cevherlerdir. Bunlar duyu organlarıyla idrâk edilemeyip ancak akılla kavranabilen mücerred ışıklardır. Bizim kullanımımızda rüh ve kalb bu tür cevherlerdendir. Bozulmaz, yok olmaz ve ölmez. Fakat bedenden ayrılır, şeriatta vârid olduğu gibi kıyâmet gününde tekrar a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bedene/" bedene /a dönmeyi bekler. (Risâle, 9
Tarikat ehli, yani süfiler, rüh ve kalbe, şahsa istinad ettiklerinden daha çok istinad ederler. Rüh Allah Teâlâ'nın emri olduğundan, bedende yabancı gibidir. Yönü aslına ve kaynağına dönüktür. Tabiat kirleriyle kirlenmeden kuvvetlendiğinde şahıs tarafından çok, asıl tarafından idrâk eder
Rühun cevher-i ferd olduğunu ve bedene bir mekân gerekli olduğunu anladıysan, -ki araz ancak cevherle bâki olur- cevherin bir mahalle yerleşmediğini ve bir mekânda bulunmadığını da bilmelisin. Beden rühun mekânı ve kalbin mahalli değildir. Aksine beden rühun aleti, kalbin aracı ve nefsin bineğidir. Rühun zâtı bedenin cüzlerine bitişmez, ondan ayrılmaz da. Bilakis rüh bedene yönelir, ona fayda temin eder ve feyiz verir
kalb Rühun nürunun ilk görüldüğü yer beyindir. Çünkü beyin, rühun husüsi zuhür mahallidir. Beynin ön kısmından bekçi, orta kısmından vezir ve idareci, son kısmından depocu ve hazineci, bütün cüzlerinden piyade ve süvâri askerler, hayvâni rühtan hizmetçi, tabii rühtan vekil, bedenden binek, dünyâdan saha, hayattan eşyâ ve mal, hareketten ticâret, ilimden kazanç, âhiretten maksad ve merci, şeriattan yol ve usül, nefs-i emımâreden bekçi ve gözcü, nefs-i levvâmeden uyarıcı, duyulardan casus ve yardımcı, dinden zırh, akıldan üstad, duyu organlarından ise öğrenci edinir. (Risâle, 10
Nefs, bâtın gözüyle tanıdığın kalbdir. Senin hakikatin bâtındır. Çünkü beden ilk, kalb ise sondur. Nefs son, kalb ise ilktir ve kalb diye adlandırılır. Kalb göğsün sol tarafında bulunan et parçası değildir. Et parçasından ibâret olan kalb hayvanlarda ve ölülerde de var. Zâhir gözüyle gördüğün her şey şehâdet âlemi denilen bu âlemdendir. Kalbin hakikati ise, bu âlemden değil, gayb âlemindendir. Şu hâlde kalb, bu âlemde bir yabancıdır
Et parçasından ibâret olan kalb çeşitli şeylerden mürekkebdir. Bedenin bütün organları kalbin askerleridir. Kalb hükümdardır. Allah Teâlâ'nın mârifetiyle cemâlinin müşâhedesi kalbin sıfatıdır. Teklif ona yapılmakta, hitâb ona yöneltilmekte
