zıddı olup maksadı, bu imân ukdesini a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a kalbinden çözmesini önlemektir. Hatta buna bazen mütekellim yerine —kelâmıyla halkın kalbinden düğümü çözülmemesi için a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhidi /a koruması sebebiyle- muvalıhid de denir
Üçüncü mertebedeki muvahhid, Hakk'ın kendisine olduğu gibi keşf olması sebebiyle bir tek fâilden başkasını görmez. Hakikatte bir fâilden başkasını görmeyen kimseye, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a olduğu gibi açılmış demektir. Çünkü o, kalbini hakikat lafzının mefhümuna bağlanmakla mükellef kılmıştır. Bu mertebe, avâmın ve kelâmcıların mertebesidir. Çünkü itikad husüsunda kelâmcılarla halk arasında fazla bir fark yoktur. Kelâmcının halk tabakasına üstünlüğü olsa olsa, sadece bidatçilerin hilelerini yok etmeye yönelik a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelam/" kelâm /a sanatını iyi bilmeleri yönünden olabilir
Dördüncü mertebedeki muvahhid, müşâhedesinde sadece biri görmektedir. Gördüklerini çok olma cihetiyle değil, bir olma yönüyle görür. Işte tevhidde en üstün gaye budur. Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a birinci mertebe cevizin üst kabuğu, ikinci mertebe alt kabuğu, üçüncü mertebe cevizin özü, dördüncü mertebe ise özden çıkarılan yağ gibidir. (İhyâ', IV, 303
Mâşük âşıka şöyle dedi: Gel, kendini ben kıl. Eğer ben kendimi sen kılarsam, o zaman mâşük ihtiyaç içinde olur ve eğer sen, ben olacak olursan bu durumda artış mâşükta olur. Böylece her şey mâşük olur, âşık değil; her şey nâz olur, niyâz değil; her şey hâzır ve mevcüd olur, ihtiyaç değil; hep zenginlik olur, fakirlik değil; her şey çare olur, çaresizlik degil. (Sevânih, 39
Âşıkın kendini mâşükta kaybetme süreci öyle bir noktaya gelir ki âşık, kendini kendi gözünden ve hatta kendinden bile kıskanır
Senden dolayı seviyorum seni sevgilim
Kıskançlığımdan kendi gözümle bile dost değilim
Kederim Seninle birlikte olmamaktan değil
Seninle aynı tende olmamak benim derdim
Bu incelik zaman zaman öyle bir noktaya gelir ki eğer bir gün mâşük daha da güzelleşecek olursa âşık incinir ve gazablanır. Bu hâl, bu zevki tatmayanların anlayabileceği bir durum değildir. (Sevânih, 40
Aşk mâhiyeti gereği belâdır; ünsiyet ve rahat ona yabancı ve iğreti bir şeydir. Çünkü ayrılık aşkta aslında ikiliktir, vuslatsa mâhiyeti gereği tekliktir. Bunun dışındaki her şey gerçek vuslat değil vuslat yanılsamasıdır. Bu konuda şöyle söylenmiştir:
Belâdır aşk çekinmem üstüne üstüne varırım
Hatta uyuyacak olursa onu ben uyarırım
Kurtul şu belâdan diyor dostlar bana
Belâ gönüldür gönülden nasıl uzak dururum
Çiçeğe durmuş aşk ağacı kalbimin tam ortasında
Susuz kalınca onu gözyaşımla sularım
Aşk hoş da atısı hoş değilse eğer
Hoştur bu bana ikisini birbirine kararım
Âşıklık bütünüyle O olmak, mâşükluk ise bütünüyle Sen olmaktır. Zira kendin olman sana yaraşmaz; sana yaraşan mâşüka ait olmandır. Âşıklığa yaraşan asla kendine ait olmamaktır ve kendi başına kalmamaktır
Hevâya bağlı kaldıkça ya altın ya kadındır yolun
Âşık ol bunlardan kurtulmaktadır kurtuluşun
Âşıka yaraşır mı tevhid yolunda iki kıble
Ya kendi hevâna uy ya kazan rızâsını dostunun
Hiçbir değeri yok kralların kapımızda
Miskin âşıktan başkası yaraşmaz şânımıza
Ben, ben dedikçe efendi sırrımıza eremezsin
Ki tâcımız yakışır ancak başsızların başına
Aşk, hem âşık hem de mâşük için esrârengiz bir aynadır: Hem kendini, hem mâşüku ve hem de ağyârı (bunların dışında kalan her şeyi) gösteren bir ayna. Eğer aşkın kıskançlığı duruma hâkim olursa âşık başkasına bakamaz; mâşükun cemâlinin mükemmelliğini aşk aynası dışında asla göremez. (Sevânilı, 109
Bazen mâşükun belâ ve cefâsı tam bir özen ve ihtimarmmnla ve aşkın inâyetiyle âşıkın arzu toprağına atılan bir tohum olur ve bu topraktan itizâr (özür dileme) gülü biter, tomurcuklanır ve vuslata götürür
Ve eğer talih yâver giderse bu vuslat birlik'e dönüşür. Yeter ki şimşek çakmasın, yıldırım düşmesin ve yoluna engel çıkmasın; talihi yâver gitsin. Bu yüzden, âşık, aşk yolunun tekin olmadığını anlar. Bunun için şöyle denmiştir:
Gönlümü sana verdiğimi sanıyorsan eğer bil ki
Yüzlerce kafile geçti daha önce bu yoldan
Gönlümü vuslatından şen şakrak görüyorsam da
Ayrılığın payını da görüyorum arada
Ayrılığında vuslatın nasıl gizli değilse
Vuslatında da ayrılığın apaçık bana
Tevhid, insanın veya tâlibin nefsinde, kendini var edenin bir olduğuna, ulühiyyette ortağı bulunmadığına dâir bilginin hâsıl olmasına çalışmaktır. Vahdet, Hakk'ın sıfatıdır. Bunun isim şekli Ahad ile Vâhid'dir. Vahdâniyyet ise, vahdetin Vâhid'le kaim olmasıdır. Çünkü bu, ancak Vâhid'le kaim olmasıyla düşünülebilir. Onunla olan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbeti /a , sadece tenzih nisbetidir. Tevhidin bu mânâsı, tecrid ve tefridin mânâsı gibidir
Tefrid ise, infirâdın (tekliğin) husüle gelmesine çalışmaktır. Bu öyle bir vasıftır ki mevsüfa nisbet edildiğinde, onunla mevsüf olan ferd diye isimlendirilir. Ferd olarak isimlendirildiğinde ona münferid veya müteferrid denir. Şu hâlde tevhid, muvahhidden bir fiilin nisbeti olup, âlimin nefsinde Allah'ın bir olduğuna dâir bilgi meydana getirir. (Fütühât, TI, 285
Tevhid-i akli (akli tevhid) ile, tevhid-i ef'âli (fiillerin tevhidini), yâni Lâ fâile il
