Keşfin Tanımı
Seyyid Şerif ( rahmetullâhi aleyh ) “Tarifat”ında: “Firâset, lugatta dikkatli düşünüp araştırmak ve anlayışlı olmak manasındadır. Hakikat ehlinin istilahında ise yakını keşfetmek ve gaybı görmektir.” dedi.[1]
Arif-i billah olan İbn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Firâset, düşünce ve fikrin kalbe hücum etmesi ve varidatın kalbe tecelli etmesidir. Eğer kalp sade olur ise çok hata etmez.”
Hadis-i şerifte de: “Mü’minin firâsetinden sakınınız. Zira o, Allah’ın nuru ile nazar eder.” buyrulmuştur.[2] Firâset, yakınlık ve marifetin hesabıncadır. Ne zaman ki kurbiyet kuvvetli olur ve marifet yerleşir ise işte o zaman firâset doğru olur. Ruh, Hakk’ın huzuruna yaklaştığında, Hak ona çok kere tecelli eder.[3]
Keşf, sâlikler için yüce Allah’a seyr-i sülûklarında hâsıl olan bir nurdur. Nefislerini mücâhade, halvet ve zikre tabi tutmalarının neticesinde önlerindeki madde sebepleri izale olur.[4]
Gözleri basiretlerine aksedip yansır ve artık onlar yüce Allah’ın nuru ile bakarlar. Önlerinde zaman ve mekan ölçüsü silinir, artık Allah’ın emri ile alemlere müttali olup bilirler. Lâkin bunu şehvetlerinin, şek ve şüphelerinin akîde bid’atlerinin ve şeytanın vesveselerinin bağlarından kurtulamayanlar başaramazlar. Firâset, bir şahıs için ancak dünya zulmeti ve örtüsü kalkıp sahip olduğu sâlim ve nurlu bir kalple olur. Onların kalplerinden şevk ve vesvese bulutları ve kalınlaşan maddîyat kirleri dağılıp gitmeden firâset mümkün olmaz.
Evet, gözünü haramlara kapar, nefsini şehvetlerden çeker, bâtınını yüce Allah’ın murakabesi ile imar eder ve kendini helal yemeye alıştırırsa elbette keşif ve firâsette hata etmez. Yoksa her kim harama mübahmış gibi bakarsa zulmani olan nefsi, kalbin aynasına yansır ve onun nuru söner.
Bu keşif muhakkak ki kulu, zahir hislerden bâtın hislere dönderir. O zaman ince ve şeffaf olan ruhu, bedenine giydirilen hayvani nefsine galip gelir. İşte o zaman keşif hâsıl olur ve ilhamî varidatlar ile karşılaşır.
Tarihçi İbn-i Haldun ( rahmetullâhi aleyh ) konumuz hakkında diyor ki: “Mücâhede, halvet ve zikirden sonra bunları çok kere his perdesinin açılması takip eder ve o kişi Allah’ın emri ile alemlere müttali olur. His sahibi olan ondan bir şey anlayamaz. Çünkü ruh bu alemlerdendir. Bu keşfin sebebi ise ruh zahiri histen bâtınî hisse döndüğünde his halleri zayıflar, ruh halleri güçlenir, ruhun sultanı galip gelir ve gelişmesi yenilenir. Bununla beraber ruhun bu durumuna zikir yardım eder. Zira o, ruhu geliştiren gıda gibi olur. Nuş-u nümasına (gelişmesine) devam eder. İlimden sonra şuhud ehli olur ve hissi perde kalkar. Nefsin zatında kişinin sefası tamam olur. Bu da zaten idrakin aynıdır. O zaman Rabb’anî olan ilhamlar, Ulûm-u Ledunnî (Allah’ın indinde olan ilimler) ve fütûhat-u ilâhî arzedilir.” İbn-i Haldun sonunda şunu dedi: “Bu keşif, çok kere mücâhede ehli için meydana çıkar ve bu mevcudatın hakikatını onlardan başkası idrak edemez. Muhakkak ki sahabe de ( radıyallâhu anhu m) bu şekilde mücâhede ederlerdi. Bu kerametlerde onların nasipleri daha çoktu. Lâkin onlarda kerametlere ilgi vaki olmazdı. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ( radıyallâhu anhu m) ve sahabelerden birçoklarının, onların yoluna tâbi olan tarikat erbâbının fazilet ve kerametlerini “Risale-i Kuşeyriyye” kapsamlı bir şekilde içine almıştır.”[5]
Bu keşif sadık olan Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den ashabına miras kalmıştır. Bunun sebebi ise onların sadakât, tasdik ve içlerinin temizlikleridir.
A. Resulullah’ın Keşfi
Sahabe ve onlara vâris olanlardan bir şey zikretmeden önce yüce Allah’ın Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a vermiş olduğu keşiften bir kısmını zikredelim. Yalnız şu var ki Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a verilen keşif mucize, sahabe ve evliyaya verilen keşif keramettir. Her velînin kerameti, Peygamberinin mucizesidir.
Enes ( radıyallâhu anhu ) rivayet etti: “Bir defa namaz için kamet edilmişti. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) yüzünü bizden tarafa dönderdi: “Namazda saflarınızı doğrultunuz ve birbirinize sımsıkı yapışınız. Çünkü ben sizleri arkamdan da görürüm.” buyurdu.[6] O zaman keşf, his aleminden uzak olduğu ve önünde zaman ve mekan ölçüleri silindiği için Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın indinde yakını ve uzağı görmek müsavi idi.
Enes ( radıyallâhu anhu ) diyor ki: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Zeyd’i, Cafer’i ve İbn-i Revaha’yı gönderdi. Sancağı Zeyd’e teslim etti. Hepsi de öldürülerek şehid edildiler. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) onlardan haber gelmezden evvel onların durumunu insanlara haber vererek buyurdu ki: “Zeyd sancağı aldı ve şehid edildi. Sonra sancağı Cafer b. Ebi Talip aldı, o da şehid edildi. Sonra da sancağı Abdullah b. Revaha aldı ve o da şehid edildi. Bunu söylerken Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın iki gözünden yaş akıyor idi. Sonra sancağı Halid b. Velid emirsiz olarak aldı ve ona fetih ihsan olundu.” buyurdu.[7]
B. Kur’an-ı Kerîm’de Olan Keşf
(aleyhisselâm) ’ın hakkında Kur’an-ı Yüce Allah İbrahim Halilullah
Kerîm’in En’am Suresi 75. ayetinde:
“ Bu suretle İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk ki yakîni hâsıl edenlerden olsun.” buyurdu.
Yine böylece yüce Allah Hızır (aleyhisselâm) ’dan haber verdi. Hızır (aleyhisselâm) , Musa
(aleyhisselâm) ’ya arkadaş olduğunda üç mesele zuhur etmiştir:
Birinci mesele: Hızır ve Musa (aleyhimesselam) denizi geçmek için ücretsiz olarak bir gemiye bindiklerinde, Hızır (aleyhisselâm) , zâlim padişahın gemiyi zulmen alacağını keşfettiğinde binmiş oldukları gemiyi zâlimce gasbedenin şerrinden kurtarmak için (iyiliğe iyilikle karşılık vererek) gemiyi deler. Yüce Allah Kehf Suresi 79. ayetinde:
“ Gemi denizde çalışan birtakım (biçare) ve miskinlerindi. Ben o gemiyi kusurlu hale sokmak istedim ki önlerinde bir melik (kral) vardı. Her sağlam gemiyi gasben (zorla) alıyordu.” buyurdu.
İkinci mesele: Hızır (aleyhisselâm) ’a çocuğun hali keşfolunduğunda: “Eğer bu çocuk yaşarsa kendisi küfre girdiği gibi ana-babasına zulmederek yaşlı hallerinde onlar da küfre girecekti. Hızır (aleyhisselâm) mü’min olan ana-babaya rahmetle acıyarak Allah’u Teâlâ’nın o çocuktan daha hayırlı, daha merhametli, daha temiz bir çocuk vermesini umarak çocuğu öldürdü. Yüce Allah Kehf Suresi 80-81. ayetlerinde:
∃
“ Erkek çocuğa gelince, onun ana ve babası, mü’min kimselerdi. Bunun için onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından sakındık. Böylece istedik ki Rab’leri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin.” buyurdu.
Üçüncü mesele: Yüce Allah, Hızır (aleyhisselâm) ’a duvarın altındaki hazineyi keşfettirdi. Salih bir kişinin iki yetim çocuğunun yıkılacak olan duvarları altındaki hazineyi muhafaza için iki yetime acıdığından ve salih olan babalarına muhabbetinden dolayı ücretsiz ve karşılıksız olarak insanlık namına ve ihlâsla Hızır (aleyhisselâm) o duvarı doğrulttu. Kehf Suresi 82. ayetinde:
“Gelelim duvara, o şehirde bulunan iki yetim oğlanın idi. Altında onlar için saklanmış bir define vardı ve babaları salih bir zattı, onun için Rabb’im irade buyurdu ki ikisi de rüştlerine (yetişkinlik çağına) ersinler ve definelerini çıkarsınlar, hep bunlar Rabb’inden bir rahmet olarak yapılmıştır. Hiçbirini kendi reyimden yapmadım.” buyurmuştur.
C. Sahabe’nin Keşfi
Ebû Bekir’in Keşfi
Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu )’in sadık olduğuna yüce Allah, Zümer Suresi 33. ayetinde şehadet eder ki:
“ Doğruyu getiren (Resulullah) ve onu tasdik eden (Ebû Bekir’dir).” buyurdu. Bir insan Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu )’in başarılı kahramanlıklarını nasıl sayabilir? Bu hususta birçok olaydan yalnız bir tanesini anlatacak olursak bu davanın üzerinden perde kalkar.
Urve ( radıyallâhu anhu ) babasından, o da Aişe ( radıyallâhu anha )’den: Muhakkak ki Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu )’in vefatı gelip çattığında, Aişe ( radıyallâhu anha )’yi çağırarak dedi ki: “Benim ailem içinde arkamdan zenginliği bana daha hoş gelen ve fakirliği daha çok ağırıma giden senden başka kimse yoktur. Âliye mevkiinde kesimi yaklaşmış yirmi vusuk (deve yükü) hurmayı sana vermiştim. Sen o hurmaları bir senede kesseydin, senin olurdu. Şimdi ise ölümüm yaklaştı, artık o vârislerindir. Şimdi iki oğlan, iki de kız kardeşin vardır.” Aişe ( radıyallâhu anha ) dedi ki: “Benim kız kardeşim Esma’dır.” Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu ): “Harice’nin kızı Habibe’den doğacak olan da kız kardeşindir. Onun kız olacağı benim kalbime ilka edildi. Ona hayırla muamele et!” dedi. Harice’nin kızı Habibe Ümmü Gülsüm’ü doğurdu.[8]
Tac-us Subkî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Bu anlatılanlardan anlaşılıyor ki Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu ) için iki keramet vardır:
Birincisi: Bu hastalıktan öleceğini haber vermiştir. Çünkü bu gün mal vârisindir demesi buna delildir.
İkincisi ise: Bir çocuğunun doğacağını ve onun da kız olacağını doğumundan önce haber vermesidir.
Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu )’in bu sırrı açıklaması Aişe ( radıyallâhu anha )’ye hibe ettiği ve henüz Aişe’nin kabzetmediği şeylerden dönmesi hususunda onun kalbini hoş etmek ve onun güvende olması için özel olarak ne kadar bıraktığını da bildirmesindendir. Çünkü Ebû Bekir Aişe’ye kendisi ile iki erkek ve iki kız kardeşinin malın mirascısı olduklarını haber verdi.[9]
İkinci Halife Ömer b. Hattab’ın Keşfi
sellem ), Ömer ( radıyallâhu
anhu )’in ilham Resulullah ( sallallâhu
edilenlerden olduğuna şahitlik etti.
Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’den rivayet olunduğuna göre Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Sizden evvelki ümmetlerin içinde ilham edilen insanlar vardı. Eğer ümmetimin içinde böyle bir kimse var ise o da Ömer ( radıyallâhu anhu )’dir.” buyurdu.[10]
Çünkü Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in ümmeti diğer geçmiş ümmetlerden daha faziletlidir. Madem ki ilham ehlinin diğer ümmetlerde bulunduğu sabit ise ümmet-i Muhammed’in içinde bulunması daha evladır. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın: “Ümmetimin içinde böyle bir kimse varsa” buyurması tekit içindir. Bir kimsenin “Eğer benim bir dostum varsa o da filandır” dediği gibi. Burada o kişinin muradı, onun diğerlerinden sadakâtının kemâlini ihtisas etmesidir. (Diğerlerinde ilham yoktur demek değildir.)
Muhaddes Kelimesinin Manası : Muhaddes, zannı doğru ve kendine ilham gelen kimsedir. O öyle bir kimse ki ruhlar alemi tarafından kalbine bir şey konmuştur, sanki diğeri ona konuşmuş gibi olur.
Tac-us Subkî ( rahmetullâhi aleyh ) şunları anlatıyor: Ömer ( radıyallâhu anhu ) Zenim el-Halicî’nin oğlu Sariyye ( radıyallâhu anhu )’yi teçhiz ederek askerin üzerine kumandan tayin edip Fâris memleketlerine gönderdi. Onlar Nihavent kapısına varıp şehri muhasara edince askerin durumu zorlaştı. Çünkü düşman askeri çok sıkı bir halde toplanıp karşı koyuyordu. Nerede ise müslüman askerleri hezimete uğrayacaktı ki o anda, Ömer ( radıyallâhu anhu ) Medine’de minbere çıktı ve bir hutbe irad etti. Hutbe okurken birden bire yüksek bir ses ile: “Ya Sariyye! el-cebele, el-cebele (dağdan tarafa, dağdan tarafa çekil). Her kim kurda koyun yaydırmak ister ise zulmetmiş olur.” dedi.[11] Yüce Allah, Sariyye ( radıyallâhu anhu ) ve bütün askerlerine Nihavent kapısında oldukları halde, Medine’nin minberinde olan Ömer ( radıyallâhu anhu )’in sesini duyurdu. Hemen dağa sığındılar. Hepsi birden: “Bu Ömer ( radıyallâhu anhu )’in sesi” dediler. Bu sebeple galip gelerek başarıya ulaştı ve kurtuldular.
Tac-us Subkî ( rahmetullâhi aleyh ) diyor ki: “Hazret-i Ömer ( radıyallâhu anhu )’in maksadı keramet göstermek değildi. Lâkin kendine keşfedildi, o kavmi apaçık gördü. Kendini onların arasındaymış gibi gördü ve Medine’deki meclisinden bir an gaip olup onun duyuları müslümanların başına gelen musibetler ile meşgul oldu. Amirlerine sanki aralarında imiş gibi hitab etti.”[12]
Bu kıssada alanacak iki ders vardır:
Birinci: Binlerce mil uzaktan sahih olan bir keşif ve orayı aynen görmek. Vaki olan kıssa on dört asır evveldi. O zaman televizyon neredeydi? Ömer ( radıyallâhu anhu )’in bu kadar uzak yere sesini yetiştirmesi nasıl oluyor?
İkinci: Çok uzak mesafeden sesini Sariyye ( radıyallâhu
anhu )’ye yetiştirmesi.
Ömer ( radıyallâhu anhu ), Mezhic kabilesinden bir topluluk gördü ve aralarında Eşter diye biri vardı. Onu iyice gözden geçirdi. Sonra: “Allah onu katletsin. Ben onun sebep olacağı (müslümanların başına gelecek) kritik günleri görüyorum.” dedi. Hakikaten de o günlerde olanlar da oldu.[13]
İbn-i Asakir, Tarık bin Şihab’tan tahriç ederek der ki: “Ömer ( radıyallâhu anhu ) ile bir kişi konuşurken eğer o kişinin sözlerinde yalan varsa bu sözü söyleme derdi. O kişi konuştuğu esnada yine yalan söylerse bunu da söyleme.” derdi. Sonra o kişi Ömer ( radıyallâhu anhu )’e derdi ki: “Bütün konuştuğum şeylerin içinde, bunu söyleme dediklerin hariç, hepsi doğrudur.”[14]
İbn-i Asakir, Hasan ( radıyallâhu anhu )’ın tahriç ettiğine göre der ki: “Konuşma esnasında yalan olduğunu bilen varsa o da Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu ) idi.”[15]
Beyhakî, “Delâil” kitabında Ebû Hediyye el-Humsî’den tahriç ederek der ki: “Ömer ( radıyallâhu
anhu ) ehl-i Irak’ın, amirlerini taşa tuttuklarını haber aldığında, öfke ile çıktı, namaz kıldı ve namazında sehv yaptı. Selam verdiğinde: “Ey Allah’ım onlar benim aklımı ve zihnimi karıştırdılar, sen de onların akıl ve zihinlerini karıştır. Onlara “Sakafîli çocuğu” gödermede acele et.” dedi. O, aralarında cahiliyye hükmü ile hükmeder, ne iyilerini kabul eder ne de kötülük yapanlarını bırakır.
(Ben derim ki; bu deyimler ile Haccac’a işaret ediyor. İbn-i Lehia der ki: “O zaman henüz Haccac doğmamıştı.”[16] Ömer ( radıyallâhu anhu )’e Haccac’ın çıkacağı keşfolunmuştu demektir. Mütercim)
Osman b. Affan’ın Keşfi
Tac-us Subkî ( rahmetullâhi aleyh ) “Tabakat” ve diğer kitablarında şöyle zikreder: Bir adam yolda bir kadınla karşılaşmış ve onun güzelliğini düşünmüştü. “Osman ( radıyallâhu anhu ): Biriniz gözünde zina eseri olduğu halde geldi dedi. O kişi de: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan sonra vahiy var mı?” diye sordu. Osman ( radıyallâhu anhu ): “Hayır, lâkin mü’minin firâseti vardır.” dedi. Osman ( radıyallâhu anhu ) bunu o kişiyi te’dip edip yaptığı fiilden sakındırmak için izhar etti.[17] (Bu o kişiye bir nevi darılmaktır.)
Ali b. Ebi Talib’in Keşfi
İmam Ali Efendimiz, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın himayesinde büyümüştür. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ashabını birbiri ile kardeş ilan ettiğinde, Ali ( radıyallâhu anhu )’ye: “Sen kardeşimsin.” dedi.[18] Yine Ali ( radıyallâhu anhu )’ye: “Sen bana Musa’nın Harun’u menzilesinde olmaya razı olmaz mısın? diye sordu.[19]
El-Esbağ ( rahmetullâhi aleyh ) şöyle dedi: “Ali ( radıyallâhu anhu ) ile ben, Hüseyin ( radıyallâhu anhu )’in şehit edileceği ve kabri olacağı yere geldik. Ali ( radıyallâhu anhu ): “İşte burası (Hüseyin’in kafilesinin) develerin çökeceği yer. Burası da yüklerinin konulacağı yer. İşte burası da kanlarının akacağı yerdir. Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in ehlinden bir grubun katledileceği alan da burası, gökler ve yerler onlara ağlayacaktır.” dedi.[20]
Ali ( radıyallâhu anhu ) Küfe ahalisine: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın ehl-i beyt-i size (misafir olarak) inecek, sizden yardım istiyecekler, lâkin yardım göremeyecekler.” dedi. Hakikaten de Hüseyin ( radıyallâhu anhu )’e olan olaylar orada oldu.[21]
anhum )’ın hayat Şayet bu risalemizde Sahabe-i Kiram ( radıyallâhu
hikayelerindeki keşif ve firâsetlerini inceleseydik konu dışına çıkmış olurduk. Bunun için bu kadarla yetindik.
D. Ariflerin Keşfi
İmam Şafiî ve Muhammed b. Hasan ( rahmetullâhi aleyhima )’dan rivayet edildi ki: “Bu iki zat Kabe’nin avlusunda iken bir kişi de mescidin kapısındaydı.” O iki zattan birisi: “Bence bu adam marangozdur.” Diğeri de: “Bilakis bence bu adam demircidir” dediler. Onlardan birisi süratle o adamın yanına geldi ve sordu. O adam da: “Marangoz idim, şimdi ise demirciyim.” dedi.[22]
Ebû Saîd el-Harrâz ( rahmetullâhi aleyh )’dan rivayete göre diyor ki: “Mescid-i Haram’a girdim, üzerinde iki hırka olan bir fakir gördüm. Kendi kendime bu ve buna benzeyenler, insanların üzerine yüktür dedim. O bana seslenerek:
“ Muhakkak ki Allah gönlünüzde ne varsa bilir. Bu sebeple O’ndan sakınınız.” (Bakara 235) dedi. Hemen gizli olarak istiğfar ettim. Yine seslenerek:
“ O, kullarının tevbesini kabul edendir.” (Şura 25) dedi. O kişi birden kayboldu ve onu göremedim.”[23]
Bunun gibi misaller başkaları için vaki oldu. Hayr-un Nessec ( rahmetullâhi aleyh ) anlatıyor: “Ben evimde oturuyordum. Cüneyd’in kapıda olduğu bana vaki oldu. Kalben bunun olmayacağını söyledim. İkinci ve üçüncü defa yine kalbime vaki oldu. Bu defa kapıya çıktım. Ne göreyim, Cüneyd kapıda, niçin birinci hâtıraya ehemmiyet verip çıkmadın?” dedi.[24] İbrahim el-Havvâs ( rahmetullâhi aleyh )’ın şöyle dediği rivayet edildi: “Bağdat’ta Medine camiinde idim. Orada sûfilerden bir cemaat vardı. Zarif, güzel kokulu, hürmetli ve güzel yüzlü bir genç geldi. Ben arkadaşlarıma: “Bu gencin yahudi olduğu kalbime doğuyor dedim.” Arkadaşlarımın hepsi de bu sözümü hoş görmediler. Ben mescitten çıktım, o genç de çıktı. Sonra o genç arkadaşlarımın yanına geri döndü ve onlara: “Bu şeyh benim hakımda ne söyledi?” diye sordu. Hepsi de ondan utanıp çekindiler, genç ısrar etti. Onlar da bu ısrar üzerine: “ Şeyh senin yahudi olduğunu söyledi.” dediler. O genç arkadaşlarımdan hemen ayrılıp bana geldi, elime kapanıp müslüman oldu. O gence dediler ki: “Müslüman olmana sebep nedir?” Genç: “Biz kitabımızda sıddîk olan kişinin firâsetinin hata etmeyeceğini görürdük. Ben müslümanları imtihan etmeyi düşündüm ve dedim ki: “Eğer bunlarda sıddîk varsa ancak tasavvuf taifesinde olur.” dedim. Çünkü onlar Allah Sübhane’nin kelamını okuyorlar. Şeyh halimi öğreninceye ben de firâseti doğru oluncaya kadar sizi aldattım. Bildim ki o zat sıddîktir. Sonra o genç, sûfilerin büyüklerinden oldu.”[25]
Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Muhakkak Allah’ın ibadet eden kulları vardır. İnsanları inceleyip simalarından bilirler.” buyurdu.[26]
Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ) camide insanlara konuşurken bir nasranî karşısına dikildi: “Ey şeyh! “Mü’minin firâsetinden sakının, zira o Allah’ın nuru ile bakar.” hadisinin manası nedir diye sordu?”[27] Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ) başını öne eğdi. Sonra başını kaldırdı ve: “Senin müslüman olma vaktin geldi, İslâm ol!” dedi. O nasranî genç de müslüman oldu.[28]
Evliyanın çoğunda vâki olan keşif hakkındaki asıl dayanak yukarıdaki firâset hadisidir. Keşif ehli birini gördüğünde o kişi yanında olmadığı halde sanki oradaymış gibi hasıl olan şeyleri haber verdiğini bulursun. Fakat bu (firâset) Rahman’ın ahlâkı ile ahlâklanmayanların elinde büyük bir fitnedir.
Bazen keşif, kabirlerinde nimetlenen veya azap gören kabir sahibinin durumunu bilmekle olur: Allâme Abdurrauf el-Münavî ( rahmetullâhi aleyh ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın: “Şayet ölülerinizi gömmeyi terketmeniz endişesi mevcut olmasaydı, bu kabristanda işitmekte olduğum kabir azabından birazını sizlere işittirmesi için muhakkak Allah’a dua ederdim.”[29] hadisinin şerhinde diğer korkuları değil de kabir azabını onlara duyurmak istedi. Çünkü mezar ahiret menzillerinin evvelidir. Mezar keşfi insanın takatına göredir. Bir kimsenin gücünün yetmeyeceği şeyi keşfetmesi helak olmasına sebep olur.
Tenbih
Bazı sûfiler der ki: “Birçok tasavvuf erleri kabirleri keşfederek orada azap mı görüyorlar yoksa nimet içindeler mi buna muttali olurlar (Allah’ın izni ile bilirler). Orası (kabir alemi) çok korkunçtur. Kabrin sahibi bir gün ve bir gecede birkaç defa ölür ve yüce Allah’tan azabın kendisine perdelenmesini ister. İşte bu yüce makam ancak ruhaniyeti cismaniyyetinin üzerine galip gelenlerde meydana gelir. Hatta onlar ruhaniler gibi olur. Şârî burada cismaniyeti, ruhaniyetine galip gelenlere hitab etmemiştir. Ruhaniyeti, cismaniyetine galip gelenlere hitab etmiştir. Çünkü Mustafa ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) her kavme gücüne göre hitap ederdi.[30] İnsanlar arasında meşayihin firâsetleri hakkında haberler pek çoktur. İnanan ve gönül veren insanlar da sayılamayacak kadar çoktur. Ama bu haberlerin şahitlerinden, sahabe, tâbiin ve ondan sonraki ehlullahdan naklederek zikrettiklerimizi inkârcılar ve maddeden başka şeye inanmayanlar tasdik etmezler.
Tacettin es-Subkî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Şunu iyi bil ki kişinin kalbi saf ve temiz olduğunda Allah’ın nuru ile bakar. Gözü, bulanık ve safa baktığında onu anlar ve bilir. Bundan sonra da muhakkak makamlar muhtelif olur. Onlardan bazıları nerede pislik, bulanıklık var onu bilirler, lâkin aslı nedir, nereden geldiğini bilmezler. Bazıları da bu makamdan daha yüksek olup onun aslını da bilirler. Nasıl ki Osman ( radıyallâhu anhu )’ın başına gelen bir nesneyi aslıyla bildiği gibi. Bir kişinin (nikah düşen yabancı) bir kadına baktığını ve ona meylettiğini bilip kalbine kir ve leke bıraktığını Osman ( radıyallâhu anhu ) görmüş ve sebebini anlamıştır. Buradaki incelik şudur, her günahın bir kiri ve lekesi var ve kalbe kara bir nokta bırakır. O da kalbte reyn (örtü ve perde) meydana getirir. Yüce Allah’ın Mutaffifin Suresi 14. ayetinde buyurduğu gibi:
“ Hayır bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.” Ta ki kökleşene kadar, bundan Allah’a sığınırız. Kalp kararmış, nur kapıları kapatılmış ve mühür vurulmuş ve tevbeye yol kalmamıştır. Yüce Allah Tevbe Suresi 87. ayetinde:
“ Onların
kalplerine
mühür
vuruldu.
Bu
yüzden
onlar anlamazlar.” buyurdu.
Küçük isyanlar küçük lekeler bırakır. Bu leke ve günahlar ise ancak istiğfar etmek ve keffaretleri işlemekle silinir. Bunları ancak Osman ( radıyallâhu anhu )’ın gözleri gibi keskin göze sahip olanlar anlar. Çünkü bu küçük lekeyi anlayıp bir kadını gören ve ona bakan kimseyi görüp de onu ikaz eden ve aslını bilen (yalnız) Osman ( radıyallâhu anhu )’dır.[31] İşte bu yüksek makam karşısında birçok makam boyun eğer.
Küçük günahlar birbiri üzerine gelerek bulanıklık çoğalır. Ne zamanki günahlar çoğalır, vasfettiğimiz şekilde kalpler kararır. İşte o zaman her bir basiret sahibi onu müşâhede eder, Allah’ın izni ile bilir. Her kim ki isyana bulaştığını ve kalbinin karardığını görür, bunu tedkik edemezse o bilsin ki kalp gözü kör olduğu için onu görmesine mani olmuştur. Eğer o adam basiret sahibi olsaydı kalbindeki şiddetle kararmış olan pası ve lekeyi görürdü. Bir insan ancak basireti kadar görür. Sana söylediğimiz şeyleri iyi anla![32]
Firâset, meydana gelmesi caiz bir olaydır. Firâset, yüce Allah’ın dinine sımsıkı sarılan, azalarını muhafaza eden, kalplerini parlatan ve nefislerini terbiye eden salih kullarına ikram ettiği ilâhi bir bağıştır.
Münavî ( rahmetullâhi aleyh ) el-Camii’s sağir şerhinde: Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in “Her kavmin bir firâseti vardır. Bunu ancak eşraf bilir.” hadisinin şerhinde “Firâsetin kaide ve esası haramlardan göz kapamaktır.” buyurdu. Bu konuda Kirmanî ( rahmetullâhi aleyh ) şöyle der: “Her kim zahirini sünnete uymakla, bâtınını devamlı murakabe ile, nefsini şehvetlerden kesmekle, gözünü muhalefetlere kapamakla ve helal yemeyi de adet edinmekle iman ederse onun firâseti ebediyyen hata etmez. Sonuç olarak, her kim bunlara muvaffak olursa kalbi ile hakikatleri apaçık görür.”[33]
Her
halükârda
kalpler
o
karanlık
günahların
kirlerinden temizlenmesine ve parlamasına göre birbirlerinden ayrılırlar. Kalpler, her ne zaman parlaması artarsa pahası da artar ve gözle görülmeyen mikropları meydana çıkaran mikroskop gibi olur. Öyle ki kalp parlaması arttığı zaman kıymeti de artan bir cam gibidir. Pencere camı nerede, gözle görülmeyen mikropları meydana çıkararak keşfeden mikroskobun camı nerede? Pencere camı ile mikroskobun camı kıyas edilemeyeceği gibi safi ve parlayan kalplerle, bulanık ve karanlık olan kalpler de kıyas edilemez. Tıpkı meleklerin şeytanlarla kıyas edilemeyeceği gibi… Her kim ciddi bir gayret gösterirse firâseti bulur. Her kim de tasavvuf yolunda yürür ve başlangıcını sağlam yaparsa neticeye ulaşır. Muhakkak ki başlangıçlar sonuçlara delalet eder.
Dipnotlar
- Seyyid Şerif’in Tarifat’ında s.110’da
- Tirmizi, Ebû Said el-Hudrî (radıyallâhu anhu)’den Kitab-ut Tefsir’de rivayet etti.
- Mirac-üt Teşevvüf s.18’de
- Hüccet-ül İslâm İmam Gazalî der ki: “Kalbin cilası ve basireti ancak zikirle hâsıl olur. O ise ancak ittika ehli olanlarda yerleşir. Takva zikrin kapısı, zikir keşfin kapısı ve keşif de fevzül ekberin (büyük kurtuluşun) kapısıdır. Fevz ise Yüce Allah’a mülâki olmaktır. İhya-i Ulumiddin lil Gazalî c.3 s.11’de
- Mukaddemet-ül İbn-i Haldun s.329’da
- Buhari Sahihinde Kitab-u Ebvab-il Cemaat, Müslim Kitab-us Salat’ta rivayet ettiler.
- Buhari Sahihinde Kitab-ul Cenaiz ve Kitab-ul Menakıb’ta rivayet etti. Bu hadisi Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mute gazvesi günü insanlar duymazdan evvel mucize olarak haber verdi.
- İbn-i Sad, Tabakat-ı Kübra, Ebû Bekir Sıddık (radıyallâhu anhu)’ın vasiyetinde bu konuyu zikretti, c.3 s.195
- Beyrutlu Şeyh Yusuf Nebhânî, Hüccetüllah Alel Alemin, s.860’da
- Buhari Sahihinde Kitab-u Menakib ve Müslim Kitab-u Fedail-us Sahabe’de rivayet ettiler.
- Acculûnî, Hafız İbn-i Hacer’in dediği gibi “hadis hasendir” dedi. c.2 s.380’de.
- Şeyh Yusuf Nebhânî Beyrutî, Hüccetullahi Alel Alemin s.860
- Allâme Münavî (rahmetullâhi aleyh)’in, Feyzül Kadir Şerhu Cami-us Sağir c.1 s.143’de.
- Allâme Celaleddin Suyûtî, Tarih-ül Hülefa, s.127-128’de.
- Allâme Celaleddin Suyûtî, Tarih-ül Hülefa, s.127-128’de.
- Allâme Celaleddin Suyûtî, Tarih-ül Hülefa, s.127-128’de.
- Nebhânî Hüccetüllahi Alel Alemin s.862’de
- Tirmizi, Kitab-ul Menakib’te, İbn-i Ömer’den tahriç etti ve hadis hasen garib dedi.
- Buhari Kitab-ul Megazi’de Sa’d b. Ebi Vakkas (radıyallâhu anhu)’dan rivayet etti.
- Riyaz-un Nadratu Fi Menakibi Aşera lil Muhibbit Taberi, c.2 s.295’te
- Allâme Münavî, Feyzül Kadir Şerhi Cami-us Sağir, c.1 s.143’de
- Tefsir-ul Kurtubi c.10 s.44’te
- Gazalî’nin İhyası c.3 s.21’de
- Risale-i Kuşeyriyye s.110’da
- Risale-i Kuşeyriyye s.110’da
- Bezzar ve Taberanî Evsat’ta Enes b. Malik (radıyallâhu anhu)’den rivayet ettiler. İsnadı hasendir. Mecmauz Zevaid c.10 s.268’de olduğu gibi.
- Tirmizi Ebû Said el-Hudrî (radıyallâhu anhu)’nin hadisinden Kitab-u Tefsir’de rivayet etti.
- Fetavayi Hadisiyye Hacer el-Heysemî s.229’da
- Müslim Sahihinde Kitab-ul Cennet ve Müt’atü Naimiha ve Nesaî Enes b. Malik (radıyallâhu anhu)’den tahriç ettiler.
- Allâme Münavî, Feyz-ül Kadir Şerhi Cami-us Sağir c.5 s.342
- Bu bakma konusunda Allâme Âlûsî Ruh-ul Maani isimli tefsirinde: “Habibim mü’minlere de ki, gözlerini kapatsınlar.” Ayetinde bakması haram olan şeylere gözün kapanması vacibdir. Ama birden bire görüp o anda şehvani tarafını düşünmeden bakmak affolunur. Ebû Davud, Tirmizi ve diğerleri Bureyde (radıyallâhu anhu)’den tahriç ettikleri hadis-i şerifte Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Bakmayı bakmaya tâbi etme! Zira birinci senin, diğer bakış ise senin değildir” buyurmuştur. Tefsiri Ruhul Maani lil-Allâmet-ül Âlûsî
- Hüccetullahi Alel Alemin lil Nebbehaniyyil Beyruti s.862’de
- Feyzül Kadir Şerhü Cami-us Sağir lil Münavî c.2 s.515’de
- Tarifet-u Şerif-ül Cürcânî s.23’de
- Fahrettin Râzî, Tefsir-ul Kebir, c.2 s.669’da
