ve lâkeyfiyyet (keyfiyetsizlik) örtüsü inmişti. İttihâd ve vahdet-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucuddan/" vücüddan /a haber veren ilimler kesilmeye ve yok olmaya başladılar. Yazılmış bulunan bu makamda açılan ihâta (her şeyi kaplama), sereyân (füyüzât, akış), kurb (yakınlık) ve maiyyet-i Zât (Zât ile beraberlik) perdelendi. Sonra, sözü edilen (vahdet-i vücüda dâir bu) nisbetlerde olduğu gibi Hazret-i Sâni'nin âlemle beraber sâbit olmadığına dâir olan yakin, yakin yoluyla bilinir hâle geldi. Aksine, -Allah sâylerini meşkür etsin- a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a ehlinin nazarında kabül edildiği gibi, O'nun ihâta ve kurbu, sadece ilmi yönüyledir. O, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a hiçbirisiyle birleşmiş değildir. O, Allah'tır 5, âlem de âlemdir. O, her türlünasıllık ve keyfiyyetten münezzehtir
Âlem ise, farktan (farklılaşan yaratışlardan) kıdeme (yaratılış öncesine) kadar keyfiyyet tertibine göre tertib edilmiştir. Dolayısıyla âlemin keyfiyyetten münezzeh olduğu, keyfiyyetle keyfiyyet tertibini kuranın aynı olduğu, Vâüâcib'in a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mumkunatin/" mümkünâtın /a ta kendisi olduğu, Kadim'in hâdisle aynı olduğu gibi görüşler ileri sürmek doğru değildir
Adem (yokluk), mümkün olan ademin mümkün olan özünü asla ortadan kaldırmaz. Aklen ve şer'an hakikatlerin değişmeye uğraması da imkânsızdır. Birinin diğerine hamledilmesinde hiçbir yönden isâbet yoktur. Çünkü bu her bakımdan imkânsızdır. Şeyh Muhyiddin ve takibcileri tarafından Vâcib Zât hakkında söylenen şeyler acâibdir. Zât, hiçbir hükmün altına girmemiş, mechül ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a vücüddur (varlıktır
Bununla beraber onlar, ihâta, kurb ve maiyyet-i Zât'ı sâbit görmüşlerdir. Bu hüküm, Zât için, O'nu yücelten ve tenzih eden bir hükümden başka bir şey değildir. Bu husüsta doğru görüş, ulemânın söylediği kurb ve ilmi yakınlıktır
Tevhid-i vücüdiye aykırı olan ilim ve mârifetlerin ortaya çıkması fakir için tam bir ıstırâba yol açmıştı. Bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhidin /a ötesinde daha yüce bir şey olmadığını sanıyordum. Bu sebebden dolayı da, benden bu mârifeti, yani tevhid-i vücüdi mârifetini almaması ve bu hâlimin üzerindeki perdenin tamamıyla kalkması için Yüce Allah Teâlâ'ya boyun eğerek, gönlü kırık bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a duâ ediyordum
Derken, hâldeki hakikat ve merâmdaki açıklık, makamın gerektirdiği şekilde ortaya çıktı ve şunlar mâlüm hâle geldi: Âlem her ne kadar sıfatlara ait kemâlâtın 1122 tevhid
görüldüğü ve isimlerin zuhür a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a tecelligâhlar olsa da, tevhid-i vücüdi ehlinin ileri sürdüğü gibi mazhar zâhirin (zuhür edilen şey zuhür eden şeyin) aynı, gölge de aslın kendisi değildir. (Mektübât, I, 42
Bil ki bu Tarikat-i Âliyye mensüblarına sülük esnâsında a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zahir-olan/" zâhir olan /a tevhid iki kısma ayrılır: Tevhid-i şuhüdi ve tevhid-i vücüdi
Tevhid-i şuhüdi, Vâhid'in müşâhedesi, yani sâlikin müşâhede ettiği varlığın Vâhid'den başka bir şey olmamasıdır. Tevhid-i vücüdi ise, sâlikin, mevcüdun bir olduğunu bilmesi ve buna itikad etmesi, O'nun dışında kalan varlıkların ise yok olduklarına inanması ve böyle sanmasıdır. O'ndan başkasının yok olduğuna inanmakla beraber, onların, bu Vâhid'in tecelligâhı ve mazharları olduğuna inanır. Tevhid-i vücüdi ilme'l-yakin, tevhid-i şuhüdi ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ayne-l-yakin/" ayne'l-yakin /a kabilindendir. Bu tevhid, bu tarikatın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zaruri/" zarüri /a usüllerinden biridir. Böylece fenâ hâli, tevhid-i şuhüdi olmadan tahakkuk etmez, tevhid-i şuhüdi tahakkuk etmeden de ayne'l-yakin müyesser olmaz. Bütün istilasıyla a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyet /a müşâhedesi, O'ndan başka hiçbir şey görmemeyi gerektirir. Tevhid-i vücüdi ise böyle değildir, yani zarüri değildir. İlmü'l-yakin, bu mârifet olmadan da elde edilebilir. Çünkü ilme'l-yakin, başlangıçtaki gâyesi itibâriyle O'ndan başka her şeyi nefy etmeyi gerektirmez. Bu hâl, Vâhid'in, istila yoluyla bilinmesinin hâkim olduğu vaktin ve O'nun dışındaki her şeyin ortadan kaldırılmasını gerekli kılar. (Mektübât, I, 56
Ene'l-Hakk (Ben Hakk'ım) sözünün mânâsı şudur: Hakk O'dur, ben değilim. Çünkü o kişi, nefsini görmediğinden, O'nu isbât etmiştir. Yoksa, nefsini Hakk'dan ayrı bir varlık hâlinde gördüğünden dolayı kendisinin Hakk olduğunu söylemiş değildir. Çünkü böyle bir söz küfürdür. Isbâtın olmamasının nefyi gerektirmeyeceği, bunun da tevhid-i vücüdinin ta kendisi olduğu söylenemez. Ama şöyle denilebilir:
İsbâtın olmayışı nefyi mutlaka gerekli kılmaz. Çünkü bu makam, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayret/" hayret /a makamıdır. Burada hükümler tamamen düşmüştür. Sübhâni... a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/cumlesinde/" cümlesinde /a de, söyleyenin kendisinin değil, Hakk'ın tenzihi söz konusudur. Çünkü nefsi, tamamıyla nazarından düşmüştür. Orada hiçbir hüküm taalluk etmez.
Bu ve benzeri sözler, ayne'l-yakin makamında bulunan kişilerden zuhür eder. Bu makam hayret makamıdır. Bu makamdan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakka-l-yakin/" hakka'l-yakin /a mertebesine yükseldiği zaman, bu ve benzeri kelimelerden çekinir ve itidâl sınırını aşmazlar. (Mektübât, 1, 57
Tevhid-i vücüdi'yi ilk olarak açıkça ortaya koyan Muhyiddin Arabi'dir. Daha önce gelen meşâyıhın ibârelerini, tevhidi anlatıp a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ittihad/" ittihâddan /a haber vermiş olsalar bile, bunları tevhid-i şuhüdiye haml etmek mümkündür. Hakk'dan başka hiçbir şey görülmediği için bazıları (şatahât cümlesinden olmak üzere) Mâ fi tevhid 1123 cübbeti sivallah (Cübbemin içide Allah'tan başka hiçbir şey yoktur) , bazıları Sübhâni mâ
