Eşerr-i şer (şerrin en kötüsü), a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a hayır olmayan ve hayırla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmayan kibirdir... ... Kibir, nefsini insanlardan üstün gör558 kibr
mendir. Bir kul için tevâzüu tercih etmekten daha iyi bir şey yoktur. (Âdâbı, 147
(Sordum:) Kibir nedir, neden kaynaklanır?" Cevâb verdi: Kibrin âfeti pek büyüktür. Allah'ın hemencecik cezâsını ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gazabini/" gazabını /a gerektiren belâların bir çoğu ondan kaynaklanır. Çünkü kibir, ancak Allah'a. yaraşır. Ondan başka hiç kimseye kibretmek lâyık olmaz ve yaraşmaz. Çünkü Allah'tan başka her şey kuldur. O ise, ilâh ve kadir olan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/melik/" meliktir /a . Başkasına lâyık olmadığından Allah katında kibir ne kadar büyük bir günâhtır! Eğer kul yalnızca Mevlâ'ya lâyık olan bir şeyi yapacak olursa Mevlâ Teâlâ'nın ona olan gazabı artar. (Ri'âye, 232
Din konusunda kendini beğenmekten kaynaklanan kibir, ilim ve amelden dolayı olur. İlimden dolayı olması şöyledir: Âlim kendi ilmini beğenir bu da onu diğer insanlara karşı kendini büyük görmeye götürür ve ondan daha muttaki de olsalar avama karşı büyüklenir. Hz. Ömer'in âlimler hakkında duyduğu endişe bu idi. Nitekim onlara şöyle demişti: İlim öğrettiğiniz kişilere karşı mütevâzi olun, zorba âlimlerden olmayın ki Allah katında ilminiz cehâletiniz olarak görülmesin! Yani kibirlendiğiniz zaman, ilminiz Allah katında sizi tezkiye etmez
Âlim, ilmiyle kibirlendiği zaman ilimde kendisinden aşağıda olanı hakir görür, onu aşağılar, ondan uzaklaşır. Onu da kendisinden uzaklaştırır, küçük görür, kovar, kullanmak ister, ona öğrettiğini başına kakar. Halka karşı büyüklenir, kibrinden dolayı önce onların selâm vermesi için kendini tutar, onlarla alay eder, kendisi hakkında hafife alınan bir şey olunca ya da ihtiyaçları karşılanmayınca onlara kızar. Çünkü o, onlara karşı bütün bunları hak ettiğini, onlara göre kendisinin değeri yüksek olduğundan onların bunu yapmaları gerektiğine inanır. Onlardan birisiyle tartışacak olsa, kibir ve büyüklük taslamaktan dolayı, bile bile hakkı reddeder. Vaaz edecek veya kendisine öğütte bulunulacak olsa sert çıkışır. (Ri'âye, 239
Kibir ne ile ortadan kalkar? diye sordum. Bana şöyle cevâb verdi: Din ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a konusunda derecesini bilmekle.
Peki derecesini ne ile bilir? dedim. Başlangıcını, hayatını ve sonunu bilmekle diye cevâb verdi (ve devam etti:) Başlangıcı hiçbir şey değilken, ondan önce asırlar geçmiştir ve Allah onu yokluktan sonra yaratmıştır. (Ri'âye, 248
Kalbde kibre sebeb olan şey kişinin kendisinin Müslüman kardeşinden daha iyi olduğunu düşünmeye ve ona basit ve değersiz bir gözle bakmaya ve bu yüzden kendisini beğenmeye götüren havâtır ve benzerleridir. Böyle bir şeye sevk eden hâtır anında dikkatli ve uyanık olmalı, kalbe gelen hâtır kovulmalıdır. Eğer kişinin nefsi bunu kabül etmeyecek olursa ona değersiz olduğunu, yapması gerekenleri, hayatının sonunu ve âhiret hayatında kötü bir sonuçla karşılaşacağından korkulması gerektiğini hatırlatmalıdır. (Ri'âye, 259
Bil ki kibir, nefsi yüceltme konusunda kalbe gelen bir hâtırdır. Kendini büyük görmek, büyüklenmek de onun ardından gelir. Kendini aşağı görmek de, nefsi alkibr çaltma husüsunda kalbde meydana gelen bir hâtırdır. Nefsi hakir görmek ve tevâzü da onun ardından gelir
Kibir ve tevâzüun her biri umümi ve husüsi olmak üzere ikiye ayrılır. Umümi tevâzü giyecek, mesken ve bineceğin asgarisiyle yetinmektir. Bunun karşısında tekebbür (büyüklenmek) vardır ki bu, kendini üstün görmektir. Husüsi tevâzü, düşük seviyede ya da değerli bir kimse tarafından ortaya konulan hak bir kanaati kabül etmeye nefsi alıştırmaktır. Bunun karşısında tekebbür vardır ki bu da, hakkı kabüle yanaşmamaktır. Bu ise azim bir günâh ve büyük hatadır. Umümi tevâzüa gelince, o da başlangıcını ve sonunu, şu anda içinde bulunduğun âfet ve kirlilikleri hatırlamandır. (Minhâc, 36
Kibr-i nefs (nefsin kibri), tekebbür (kendini büyük görmek) ile nefsini küçük görme arasında bir hâldir. O nefsini küçük gördüğü ve ona fazla önem vermediği a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a , nefsinin değerini ve üstünlüğünü beğendiği için, büyük işlere ehil oluşunun takdir edildiği bir fazilettir. Bunun alâmeti, âlimler tarafından yapılan büyük ikrâmlara az sevinmek, düşük seviyede bulunan kişilerin ikrâmına, küçük şeylere, cimrilik sayılabilecek ve mutluluk sağlayacak şeyler yerine geçecek ikrâmlara sevinmemektir. (Mizân, 73
Tekebbür, nefsin, (hak etmediği hâlde, gerçek) değerinin üzerine çıkmasıdır. (Mizân, 74
Tevâzü, kibirle zillet arasında itidâle (dengeye) uymaktır. Buna göre kibir, insanın kendini olduğundan yükseğe çıkarması; zillet ise, insanın kendisini ayıplanacak ve hakkını kaybetmeye götürecek bir duruma düşürmesidir. Meşâyıhın tevâzüun açıklaması ile ilgili işâretlerinin bir çoğundan, onların tevâzüu zillet yerine koyacak dereceye vardırdıkları ve bunda da nefsâni duyguların karışık olduğu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ifrat/" ifrâtın /a zirvesinden a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tefrit/" tefritin /a derinliğine indirdikleri anlaşılınaktadır. Bu da itidâlden sapmayı gösterir. Meşâyıhın bundan maksadları müridlerinin ucub (kendini beğenme) ve kibir duygularına kapılmalarından korkarak, nefslerini kırma konusunda mübâlağada bulunmuş olmalarıdır
Kibir nedir? diye sorulacak olursa buna şöyle cevâb veririz: Kibir, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rububiyyet/" rubübiyyet /a hazretinde söyleyenlerin derecelerine göre malılükatın ene (ben) iddiâsının zâhir olmasıdır
Kibir, kibriyânın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a , gerekeni bilmesi bakımından kalblerin hâllerinden biridir. Çünkü Hakk her mahlük tarafından bilinmekte ve ilim de kibriyâya tâbi olmaktadır. Bunu en iyi bilenin kalbinde Hakk'ın kibriyâsı, kalbinde bulunması gerektiği hâlde bulunmayandan daha büyüktür. Eğer kibriyâ Zât'ın sıfatı olsaydı, mürekkeb (bileşik) olacaktı. Zât'ın aynı olsa Hakk Sübhânehü ona tecelli etse ve tecellisinde ilmi ondan kaldırsa, tecelli kılınan bu tecelli edeni bilmediğinden onda kibir izi olmaz. Eğer onu bilgilendirse peşinden kibir gelirdi
İlim mâlümun değil, âlimin vasfı olan bir sıfattır. Kibir de kibriyânın bu şahsın kalbinde izi olduğunu bilmekle vasıflandığı bir sıfatıdır. Bu yüzden hadis-i kudside şöyle vârid olmuştur: Kibriyâ benim ridâmdır (elbisemdir). Müslim, Tahrimü'l-kibr, 10; Ebü Dâvüd, Mâ câ'e fi'l-kibr, 4; Tayâlisi, 314) Kibriyâ, kul ile Hakk arasında bir perdedir ki, kulun o elbiseyi giyenin künhünü -o da nefsidir- bilmesine mâni olur
Şu hâlde ona yakışan Rabb'ini bilmesidir. Bununla birlikte kibir ancak o elbiseyi giyenden başkasına nisbet edilir. Çünkü bu tuhaf bir hâldir. Azamet de böyledir. Çünkü sıfatı ne zâti, ne de mânevi olan Hakk'ın Zât'ının mânevi sıfatlarla kaim olması imkânsızdır. Öyle olduğu hâlde sıfatın tecelli etme noktasında mahlükatın inkârı vârid olduğu için, bunun nefsi olması da imkânsızdır
Her iki husüs da geçersiz olduğuna göre, geriye sıfatın yalnızca tecelli edene ait olması kalıyor. O da varlık ya da tecelli eden ile tecelli olunan arasında düşünülebilecek bir hâldir. Çünkü kulluk kibrin zıddı ve onun tersidir. Her ikisinde de olması a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/muhal/" muhâldir /a . Buna göre geriye yalnızca onun ilmin vasıflarından olması kalıyor. Yani kibir (büyüklük), yücelik ve izzetin nisbeti ilmin tıpkı teşbihte dediğin gibi zevk ve eğilime göre bu nisbetlerin varlığından o ilmin götürdüğü muhakkak mâlüma nisbeti olur. (Fütühât, TI, 102
