Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

küllün (Tasavvuf Sözlüğü)

gitmesidir. Küllün gitmesi ise sadece sıfatlar hakkında söz mahv-isbât/nef y-isbât konusudur. Çünkü beşeriliğin bekası hâlinde zât hakkında fenâ tasavvur edilemez. O a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a kötü …

gitmesidir. Küllün gitmesi ise sadece sıfatlar hakkında söz mahv-isbât/nef y-isbât

konusudur. Çünkü beşeriliğin bekası hâlinde zât hakkında fenâ tasavvur edilemez. O a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a kötü sıfatları nefyetmek süretiyle güzel sıfatları a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isbat-etmek/" isbât etmek /a gerekir. Yani Allahu Teâlâ hakkında mânâyı isbât a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a , dâvâyı nefyetmek lâzımdır. Zira dâvâ nefsin bönlüğündendir. Süfilerin âdetlerine göre hareket edilerek, beşeri vasıfların Hakk'ın gücü tarafından mağlup edildiği kabül edilmiştir. Derler ki: Beşeri sıfatların nefyi, Hakk'ın bekasını isbâtla olur. (Hücvîrî, 460

Nefy, menfi olan (yok olacak) her şeyin fenâsını gerektiren şeydir

İsbât, müsbetin fisbât edilen bir şeyin) varlığını gerektirir. (Hücvîrî, 468

Mahv, nefslere ait sıfatların yok a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesiyle /a , isbât ise nefsleri (ilâhi) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbet /a eserleri olan kâselere sevk eden şeylerle mümkün olur. Şöyle de denilebilir: Mahv, nefse ve onun güvendiği şeylere fenâ nazariyle bakarak amellerin şekil ve kalıplarını imhâ etmek, isbât ise Hakk'ın o kimseye bahşettiği vücüdiyyet sayesinde amellerin şekillerini isbât etmektir. Bu durum, kulun nefsi yardımıyla değil, Hakk sayesinde, Allah'ın 5, onun nefsâni vasıflarını imhâ etmesinden sonra, yine onun isbâtı sayesinde hâsıl olur. (Avârif, 310

Mahv, âdetin vasıflarının ortadan kalkmasıdır. İlletin ordatan kalkmasıdır da denilmiştir. Hakk'ın setr edip (örtüp) nefy (yok) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a şey olduğu da söylenmiştir. İsbât, kulluk vazifelerini yerine getirmektir ya da vuslatın isbâtıdır da denmiştir. (Istılâh, 533

Süfi tâifesine göre malıv, alışılan vasıfların ortadan kaldırması, illetle beraber, Hakk'ın örttüğü ve yok ettiği vasıfların da giderilmesidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Allah dilediğini mahv, dilediğini de isbât eder. Ra'd, 13/39

Fakihlerin nesih dedikleri mahvın sâbit olması, ilâhi bir nesihtir. Bu nesihte Allah, sâbit olmuş ve varlığa a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib-olan/" sâhib olan /a şeyi ortadan kaldırır ve yok eder

Hükümlerdeki mahv, o hükmün müddetinin (ömrünün); eşyâda mahv ise müddetinin dolmasıdır. Çünkü Allah Teâlâ, şöyle buyurmuştur: Her şey belli bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zamana/" zamana /a dek akıp gider. Hüküm belli bir zamana kadar devam eder, sonra da ortadan kalkar, fakat (o şeyin) kendisi kalır. Çünkü Allah Teâlâ, Belli bir zamana dek... buyurmuştur. Hüküm müddeti muayyen bir zamana ulaştığında, (o şeyin) kendisi kalsa da (müddeti); artık devam edemez. Allah umüma ait işlerde husüslardan farklı olarak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/adetleri/" âdetleri /a kaldırır. Âdetler, bir kısmının zâhirinden, bir kısmının da bâtınından kaldırılır, fakat (yine de o şeyin ya da kalbin veya kişinin) üzerinde âdetlerin vasıfları kalır. Bu hâl, kalblerde meshin (değişmenin) meydana gelmesi gibi, mahv a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a olmakla birlikte a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâlin /a vehmidir. (Fütühât, II, 542

İsbât, bütün âlemin üzerinde durduğu, karar kılınan bir durumdur. Bir kimse peygambersiz olarak, yani peygambere bağlı olmak dışında (fiziki) âdetlerin hükmünü kaldırmak isterse edebsizlik ve câhillik etmiş olur

mahv-isbât/nef y-isbât İnsanların hark-ı âdet dedikleri şey de aslında bir âdettir. Âdetleri ibtâl bir âdet olarak sâbit olursa, bu takdirde âdetler -isbât söz konusu değilse- mahvedilmiş olmaz. Ancak isbât sâhibinin Hakk'a ulaşmış olması gerekir. Çünkü sâhibi ortaya koyduğu için âdetlerin hükümleri sabit olmuş olur

Muvâfakat sohbetin şartındandır. Sübütunda a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmet /a gördüğü şeyi izâle etmekle hükmeden kimse, onunla nasıl beraber olur, ona nasıl vâsıl olur? Hele bir de bu makamın sâhibi Allah'ın hâkim olduğunu, yaptıklarını isbât ettiğini, kendisi yapmasa da, istemese de, sâhibinin yaptığını isbât ettiğini biliyorsa o kimse nizâkârdır. Seninle çekişen kimseyle ne sen arkadaş olursun, ne de o seninle arkadaş olur. Buna rağmen hâlâ onunla çekişirsen, bu inattan başka bir şey olmaz. İsbât sâhibi, Hakk'a vuslatı sürekli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimsedir /a . O, âdetlerin hükümlerini isbât ediyor, çünkü onu görüyor. Böyle olmakla birlikte âdetlerin hükmünü kaldırması veya onların mahvını istemesi mümkün değildir. (Fütühât, II, 542-543

Nefy: Bunun mânâsı, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdunda /a (varlığı konusunda) O'ndan önce hiçbir şeyin olmamasıdır. İlim Hakk'ın vücüdundan evveliyetin imkânsız olduğuna taalluk etmiş, biz de bunu bilmişizdir. Yine bizde mevcüd olan sıfatlar gibi bildik ki, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/evveliyyet/" evveliyyet /a bizde de var olan bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikattir /a . Nefyi de biliyoruz. Çünkü bir kısım şeyler varken yok oluyor. Bu şeylerin hâlden hâle, mekândan mekâna, nazardan nazara intikal etmesiyle bizim için açıklığa kavuşmuş oluyor. Biz nefyin ve evveliyetin hakikatini de anladık. Sonra nefyi evveliyet üzerine hamlettik ve Hakk'ı onunla vasfettik (Yani Hakk'ın evveliyeti yoktur dedik). Evveliyet selbi bir sıfattır. Bir şey benzeri ve zıddıyla bilinir. (Tedbirât, 208

Nefy ile anladım O'nu

isbât ile anlayamamıştım oysa

şübheye düşmeden

Bizi ayakta tutan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayret/" hayrete /a erdiğinde

çoğu onu azab olarak gördüğü için

tabiat ateşinde kaldım nazarında O'nun

Bu yüzden uzun bir süre

tahsis etmedim çoğunu ve söylemedim

tezâhür yerleridir boyun eğen

Tadına vardım müşâhedenin

özünü içtim doyasıya

Müşâhede ettim O'nu

bambaşka bir müşâhedeyle

akdimizin şeklinden

müşâhede âleminde bir acâib hâl

mahv-isbât/nefy-isbât

kalsaydını O'nun gaybındaki gaybette

toprak olsaydını ya da

Cümle şey hâliktir illâ vech-i Hakk

Vech-i Hakk'da hâlik olmaktır ehak

Kinı olursa vech-i Bâki'ye sezâ

Küllü şey'e hâlikün olmaz cezâ

Geçdi lâ dan oldu illâ da bil

Kim ki illâ da ola fâni değil

Ol ki mâ vü men dise der-gâhda

Redd olur yok kadri bâb-ı şâlıda

(Mesnegvfi, I, 120

Allah'ın Zât'ından başka her şey fânidir. Madem ki O'nun Zât'ında yok olmamışsın, artık varlık arama

Kim bizim Zât'ımızda, hakikatimizde yok olursa, yok olmak tan kurtulur, beka bulur

Çünkü o illâ dadır; lâ dan geçmiştir. Makamı illâ da olanlar ise yok olup gitmez, yani Hakk'da fâni olamaz. (Not: Tevhidi bildiren Lâ ilâhe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/illallah/" illallah /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/cumlesinde/" cümlesinde /a kabül ve inkâr a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelimeleri /a bir arada geçer. Lâ ilâhe dediğimiz zaman, Allah'tan başka tanrı inkâr edilir. İllallah da ise Allah'ın varlığı tasdik ve kabül olunur. İşte bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a kelimelerini söyleyenlerden bir kısmı Allah'tan başka tanrıyı inkâr eder de, Yalnız Allah vardır demez. Böyle kişiler Lâ dan geçmiştir. İllâ da takılıp kalmıştır. Hâlbuki, kurtuluş yolunu bulan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mu-min/" mü'min /a ; Allah'tan başka tanrıyı değil, kendi de dâhil olmak üzere, Allah'tan başka ne varsa her şeyi inkâr eder, onları yok bilir. Şefik Can

İşte bu yüzdendir ki, kim Hakk kapısında ben ve biz diyerek varlık iddiâ ederse, o kapıdan kovulur, Lâ makamında dolaşır durur.(Mesnevî , I, 196

Mâhiyyet-i nefij ve isbât İnefy ve isbâtın mâhiyeti)... İkinci meslek olup en yararlı, en faziletli ve en çok etkili olandır. Nefy ve isbât Lâ ilâhe illallah sözüdür. Bu kelime-i tayyibe onu söyleyeni açık şirkten korumasının yanı sıra, gizli şirkten de korur ve o kimseyi hâlis ve muhalles yapar (hâlis kılar). Aynı zamanda bu kelime kalbleri, unsurların (elementlerin) alâkasından tecrid eder, nefsleri hayvâni sıfatların rezilliklerinden temizler ve zikredene devamlı olarak sıdkı, ihlâsı, ledün ilimlerini, gayb sırlarını açar ve çeşitli ilâhi tecellileri müşâhede ettirir. (Câmi', 137

Murâkabe, kelime-i tevhiddeki harfleri mülâhaza etmeden bizzât nefy ve isbât mânâsını ifâde eder. Çünkü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/murakabe/" murâkabe /a , bâtında ilâhi vücüdun vahdetini isbât dümahv-ı erbâb-ı serâ'ir şüncesidir. İşte bu mânâ bizzât illallah sözünün mânâsıdır. Çünkü nefy ve isbâtın sonucu murâkabedir

Kalb ile nefy ve isbâtın hakikati şudur: Zikreden kişi, önce kalb lisânıyla, kalbin bütün alâkalarını reddederek lâ ilâhe (hiçbir ilâh yoktur) der, sonra da yine kalb lisânıyla kalbinde Hakk'ın birliğinin, tekliğinin varlığını isbât ederek illallah (Allah'tan başka) sözünü söyler. Bu şekildeki nefy ve isbâtta mezkür (zikredilen Allah) ile bir huzürda olmak ve onun dışındakileri unutmak için nefesi içinde tutmaya gerek yoktur. Bahsedilen nefy ve isbât oluyorsa nefesi tutmaya hiç gerek yoktur. Nefy ve isbâtta gerek duyulan mezkürun (Allah'ın) huzürunda olmak ve onun dışındakileri unutmaktır. Zikreden kimse bu iki ismi (nefy ve isbâtı) bu şekilde söylerse a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a bir saflık ve temizlik meydana gelir ve Allah'ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bilenler/" bilenlerden /a ve ona ulaşanlardan olur. (Câmi’, 233

mahv-ı erbâb-ı serâ'ir Mahv-ı erbâb-ı serâir (sır sâhiblerinin mahvı), illetleri ve âfetleri yok etmektir. Bunun karşılığında vuslatın isbâtı vardır. Bu da kulun vasıf, ahlâk ve fiillerinin şekillerinin; Hakk'ın sıfat, ahlâk ve fiillerinin şekli tecellisi yoluyla ortadan kalkması sayesinde olur. Nitekim kudsi hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Onun işiten kulağı ve gören gözü olurum. (Kâşânî, 79; Câmi’, 96

mahv-ı erbâb-ı zâhir/mahv-ı erbâb-ı zavâhir

Maho-ı erbâb-ı zavtihir (zavâhir erbâbının mahvı) (mahv-ı erbâb-ı zâhir (zâhir erbâbının mahvı) (Câmi')), kötü âdet ve ahlâkın ortadan kalkması, yerine kulluk hükümlerinin konulması ve güzel ahlâkın kazanılmasıdır. (Kâşânî, 79; Câmi’, 96

mahv-ı ubüdiyyet/mahv-ı ayn-ı abd

Mahv-ı ubüdiyyet ve mahv-ı ayn-ı abd (ubüdiyyetin ve kulun aynının, yani kendisinin mahvı), vücüdun (varlığın) aynlarla olan alâkasını ortadan kaldırmaktır. Çünkü aynlar, âlemiyyet (âlem olma, âlemlik) hükmüyle vâhidiyyet mertebesinde ortaya çıkan ve Zât'la alâkalı olan durumlardır

İşte bu yüzden âyân, ebedi olarak Hakk'ın vücüdunun zuhür etmiş olduğu aynın mâdümlarından (yokluklarından) başka bir şey değildir. Âyân, vücüdu (varlığı) mümkün olmakla birlikte, kendisini gösteren varlığında ve bilinen süretiyle izleri olan yok olan şeydir

Vücüd (varlık), yalnızca Hakk Teâlâ'nın kendisinden ibârettir. İzâfet, hariçte varlığı olmayan bir nisbettir. Fiiller ve te'sirler yalnızca varlığa tâbidir. Çünkü yok olan te'sir edemez. Bu duruma göre Hakk Teâlâ'dan başka fâil ve mevcüd yoktur. Şu hâlde Allah, taayyünü ve Zât'ıyla alâkalı bir durum olan kul süretiyle sınırlanması itibâriyle âbid, mutlak olması itibâriyle de mâbüddur. Kulun kendisi yoklu604 ma'iyyet

ğunda devam etmektedir. Öyleyse kul mahvolmuş, ubüdiyyet (kulluk) ise malhvedilmiş olmaktadır

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: Attığın zaman sen atmadın, Allahı attı. Allah Teâlâ'nın: Üç kişinin konuştuğu yerde mutlaka dördüncüsü O'dur. Beş kişinin konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur Mücâdele, 58/7) ve Andolsun Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kâfir olmuşlardır Mâide, 5/73) âyetlerini okumuyor musun? Allah âyette üçün dördüncüsü olduğunu söylemiş, fakat üçün üçüncüsü olduğunu reddetmiştir. Çünkü onlardan biri olsaydı, varlığının onlar gibi mümkün olması gerekirdi. Oysa Allah Teâlâ bundan münezzeh ve mukaddestir. Allah, onların dördüncüsü olması sebebiyle, varlıklarının hakikati veya zâtlarının taayyünü bakımından onlardan farklıdır (zât itibâriyle onlardan farklıdır, sıfat bakımından da onların aynı değildir). (Kâşânî, 80; Câmi’, 96