Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

kurb (Tasavvuf Sözlüğü)

secdesidir ve Hakk'ın kabül mertebesinin kapısını çalmaktır. Kapı açılır, başını kaldırır, bu tecellide ona hâsıl olan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dehset/" dehşetten /a dolayı elindeki ameller düşer. Ne getirdin? diye …

secdesidir ve Hakk'ın kabül mertebesinin kapısını çalmaktır. Kapı açılır, başını kaldırır, bu tecellide ona hâsıl olan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dehset/" dehşetten /a dolayı elindeki ameller düşer. Ne getirdin? diye nidâ edilir. Falan oğlu falanın amelleridir, sultanın beni ona a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halife/" halife /a kıldı; hazretin çölünden bana almamı emrettiğin tüm vergi bana arzedildi der

Hakk Onu imâm-ı mübinle kabül edin, onu ben yaratmadan evvel yazmıştım der. Bir harf bile değişmez. Onun zimmetlerini illiyyine kaldırınız buyurur, zimınetler kaldırılır. İşte bu sidre-i müntehâdadır

Ancak bu amellerde zulüm ve hakka muvâfık olmayan şeyler varsa, onlara gök kapıları açılmaz. Bu durumda onların varacağı yer felek-i esirdir, orada vâki olan hitâb, burada da vâki olur. Sonra onlara emr edilir, Siccin'e gönderilir. âyetinde olduğu gibi. (Tedbirât, 188

Rüh; kalble bitişme yeri hizâsına verilen isimdir. Husüsi bir şekilde gelen gayb ilmidir. (Istılâh, 533

Her rüh, nâri (hammeddesi ateş olan) veya nürâni (hammeddesi nür olan) cisimlerde zuhür eder. (Istılâh, 538

Hâl akıldadır. Akıl nefste değil rühtadır. Rüh, melek sâhibidir. Melek ise ilim, ferâset, ilhâm, uğur, âhiret, zikir, hak ve yakin sâhibidir. (Rülı, 40

Rüh-i Emin kalbime indiğinde

zayıf düşüp de bedenim

özlediğinde gayb âlemini

emanet etti bana mukaddes ilimleri

şübheden âri ilimleri

Ey dost, zannetme ki, Rüh-i Emin ile Cebrâil'i kasd ediyorum. Şübhesiz meleklerin hepsi Allah'ın bazen icmâle, bazen de tafsile bağlı vuslata dâir ilim türlerini emanet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a emin rühlardır. (Letâ'if, 40

Kevni a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/berzah/" berzahta /a kabül edilir nefs

Ulvi felekte kabül edilir rüh

iki emin arasında

His ise süfli felekte bağlı

Yok gam u endişe-yi süd u ziyân

Yok a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayal/" hayâl /a -i bimeâl-i in ân

Hâl-i ârif böyledir bidâr iken

Hakk buyurdu hüm ruküdün dinle sen

Dide-püş-i hâl-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a dem be dem

Dest-i taklib-i Hüdâ'da çün kalem

Kâtibi vakt-i rakamda görmeyen

Zann ider sebt-i hurüfu hâmeden

Şemmedir bu hâl-i âriften ıyân

Halk olurlar hâb-ı hissiden nihân

Rühlar eyler iken geşt-i vatan

Anda rüh âsüdedir bunda beden

Her biri âsüde-i hırs u hisâs

Mürg-veş âzâde-i dâmı kafes

Bir safir ile olurlar bend-i dâm

Yine kayd-ı âb u dâneneng nâm

Subh-dem çün deyre eyler feyz-i nür

Herkes-i zerrin-i çerh eyler zuhür

rüh Fâliku'l-ısbâh İsrâfil-vâr

Cümleyi süretde eyler cilve-dâr

Yine ervâh-ı basite ser be ser

Merkeb-i cisme rücü vü avd ider

Esb-i câna zin değildir çün muttasıl

Sırrı en-Nevmü ehu'l-mevt oldu bil

(Mesnevti, , 17

Uykuda ne gam, ne kazanmak, ne de kaybetmek endişesi vardır. Ne de şunun bunun hayali vardır

Ârif olan zâtın hâli uyanık iken de böyledir. Yani ârif olan uyanık iken de dünyâya karşı uykudadır

Cenâb-ı Hakk, Ashâb-ı Kehf hakkında da Onlar uykuda idiler tâbirini kullanmıştır. Bu nasıl olur? deme!

Onlar gece gündüz dünyâ hâllerine karşı uykuya dalmışlardır, onlar Cenâb-ı Hakk'ın elinde evirip çevirdiği kalem kesilmişlerdir

Yazı yazan eli göremeyen kişi, kalemin hareket ettiğini görür de, yazma işini kalemden bilir. (Mesnevî , I, 53

Halkın his uykusuna, tabii uykuya dalarak, hiç değilse uyuduğu zaman bu âleme gözünü kapasın da dünyâ hırsından kurtulsun diye Allah, âriflerin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halinden/" hâlinden /a misâller vermiş, örnekler göstermiştir

Halkın canları, nedeni, niçini olmayan bir sahraya, rühlar âlemine gider. Rühları rühlar âleminde, bedenleri de yattıkları yerde istirahat eder

Sonra, ilâhi bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâretle /a bütün rühları tekrar ten tuzaklarına getirir, onları iyi ve âdil insan olmaya dâvet eder

Vakta ki seherin nüru görünür, felek akbabası altın kanatlarını çırpar, sabah olur, güneş doğar

Sabahın yaratıcısı olan Allah, İsrâfil gibi bütün rühları alır o ülkeden, rühlar âleminden şu görünen âleme, süret âlemine getirir

Etrafa dağılmış, yayılmış olan rühları ten ile, cesed ile bağlar. Böylece bedenleri tekrar rühlara hâmile yapar, gebe bırakır

Geceleri insanlar uykuya dalınca can atlarının beden eğerlerini soyar alır. Uyku ölümün kardeşidir Aclüni, II, 329) hadisinin sırrı budur. (Not: Şârihlere göre, geceleri, beden eğerinden kurtulan can atının sabah olunca tene geri gelmesini sağlayan uzun ip bir semboldür. Bu uzun ipin vazifesini tende kalan hayvâni rüh

rüh görür. Hz. Ali Efendimizin ; Rühlar, bir şua vâsıtasıyla bedenlere bağlı kalırlar sözü bu konuya ışık tutmaktadır. Şefik Can) (Mesnevî, I, 54

Bu riyâzetlerle dervişân ayân

Cismini ifnâ ider ibkâ-yı cân

Tâ bekâsın itmeye sâlik şiâr

Niçün eyler cismini zerd nizâr

Her amelde bezl cüda varmaz el

Görmese verdiklerin câna bedel

(Mesnevtı, II, 128

Dervişlerin bu riyâzetleri ne içindir? Çünkü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bedene/" bedene /a gelen eziyetler, sıkıntılar rühların sağlığını temin eder

Bir Hakk yolcusu riyâzâtta rühun bekasını, ölümsüzlüğünü bulmasa, fazla oruç a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tutmak/" tutmak /a , fazla yorucu ibâdetlerde bulunmak süretiyle, bedenini hırpalar, hasta eder mi idi?

İnsanın rühu, verdiğinin karşılığını görmese yahut görmüş gibi verileceği bilmese, elini açar da cömertlik eder, ibâdette bulunur mu? (Mesnevî, III, 267

Cân dir ey eczâ bana pest oldu ferş

Bendedir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gurbet/" gurbet /a ki aslım oldu arş

Sebze vü âb-ı revâna meyl-i ten

Aslıdır zira ana oldur vatan

Âlem-i kuds oldu ammâ meyl-i cân

Cây-gâh-ı aslı cândır Lâ-mekân

Meyjl-i cândır a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmet /a fazl u ulüm

Meyjl-i tendir bâg u râg-ı merz-i büm

Meyl-i cân oldu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/terakki/" terakki /a vü şeref

Meyl-i ten tahsil-i esbâb uu alef

Ol şeref hem câna mâildir müdâm

Bil yuhibb ile yuhibbün'u tamâm

(Mesnevit, HI, 170

Rüh bedenin cüzlerine der ki: Ey benim topraktan gelen, toprağa mensüb olan cüzlerim! Çektiğim gurbet acısı daha büyüktür, çünkü ben rüih âleminden gelmişim, arşa mensübum. (Not: Mevlânâ'nın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mursid/" mürşidi /a Burhaneddin Tirmizi Hazretleri'nin şu meâldeki bir kıt'ası çok düşündürücüdür: Rüh gurbettedir. Beden ise kendi vatanında, yani yeryüzünde yaşamaktadır. Allah'ım, garib ve vatandan ayrı dşmüş olan vüha acı, merhamet et. Şefik Can

rüh Bedenin meyli, yiyeceğe, içeceğe, yeşilliğe , akar sularadır. Çünkü onun aslı onlardandır

Rühun meyli de mânevi hayâtadır. Diri ve ebedi olan, kâinâtı yaratan Allah'tır. Çünkü mekânsızlık rühu onun aslıdır

Rühun meyli, hikmete ve mânevi olan bilgi ve mârifete; bedenin meyli ise bağlara, bahçelere, üzümleredir

Rüh mânen yücelmek, yükselmek ister; beden ise kazanca, paraya, pula, yiyeceğe, içeceğe düşkündür

O yücelmenin meyli ve o yücelmenin aşkı rüh tarafınadır. Bunun mânâsını Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever âyetini oku da anla! (Mesnevî, III, 352

Cesed, rühlardan zuhür eden ve nâri veya nüri cisimlerde şekillenen şeydir. (Kâşânî, 39; Câmi’, 80

Tasavvuf erbâbına göre rüh, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucerred/" mücerred /a bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/insan/" insâni /a latifedir. Hekimlere göre rüh, hayat, his ve hareket kabiliyeti olan ve kalbde bulunan latif buhardan meydana gelir. Hekimler buna nefs derler. Bu ikisi arasında, külli ve cüz'1 şeyleri idrâk eden kalb vardır. Hekimler, rüh-ı evvel ile kalb arasında fark görmezler ve buna nefs-i nâtıka derler. (Kâşânî, 151; Câmi’, 85

Rüh-i Âzam, en önde, ilk ve son olan bu rüh, Akl-ı Evvel'dir

Rüh-i ilkâ, gayb bilgilerini kalbe atan Cebrâil'dir . Kur'ân'da bu şekilde kullanılmıştır: Arşın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a (Allah, kavuşma günüyle korkutmak için) kullarından dilediğine irâdesiyle Rüh'u gönderir. Mü'min, 40/15) (Kâşânî, 152; Câmi’, 85

Ervâh-ı şeytâniyye , Fütühât adlı eserin müellifinin bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kitabi/" kitâbı /a kendisine getirdiklerini iddiâ ettiği rühtur. Bunun için kitâbında buna benzer pek çok şeyler zikretmektedir. Meselâ, yalnızken kendisine istediği yemeği getirdiklerini, istediği şeyi temin ettiklerini vs. Bu tür şeyler aslında cin ve şeytanlarla irtibâttan meydana gelir. İnsanlar da bunları velilerin kerâmetleri zannederler. Bunlar da şeytâni hâllerden başka bir şey değildir... (Furkân, 87

Rüh iki mânâda kullanılır: Birincisi, karışımların letâfetinden meydana gelen, latif buhara benzeyen bir cisimdir. Diğer azalar ise kesâfetten meydana gelmiştir. Bunun yeri, (göğsün) sol boşluğunda bulunan, etten yapılmış, çam kozalağı şeklindeki kalb denilen şeydir. O, ilâhi sır ve bununla alâkalı şeylerden mürekkebdir. İtidâli kabüle istidâdı vardır. (Allah) onu ilâhi sırlarla birleşebileceği semâvi âlemlere yaklaştırmıştır. O, damarlar vâsıtasıyla bedenin diğer organlarına yayılır. Beden onunla hayat bulur. Nürlar bedene onunla akar

Rühun ikinci mânâsı ise bu ilk mânâsı ile alâkalıdır. Târifi şöyledir: İnsanda bulunan rabbâni, âlim ve müdrik bir latifedir. Sözü edilen bu rüh bedene binip de rüh

onun içinde dolaştığında, gözde görme; dilde tat alma; kulakta işitme; burunda koku alma ve ciltte dokunma husüsiyeti ortaya çıkar. Her şeyde, o şeye süreti hâlinde bulunan ilâhi kaynağın vasıflarının bu rühun üzerindeki etkileri açıkça görülür. Mezkur ilâhi kaynağın kayıt altına alınmış bir süreti yoktur. Onun böyle bir süreti olsaydı, sadece o süretle birlikte bulunurdu

şaştım kaldım kendime

tüm yaratılışıma

hepsi ne kadar şaşılacak işlerdir bunların

habere ihtiyacı yok onun

süretiyle birlikte zuhür etti her mevcüd

zanla vâkıf olamanı bu süretlere ben

Işte bu latife, akıl ve anlayışları, hakikatini idrâkten âciz bırakan acâib bir şeydir. Şer'i olarak, bu husüstan bahsetme kapısı kapalıdır. (Ravza, 111

Rüh, maddeyi ayıran bir cevherdir. Kendisi birleşme, ayrılma, sükün ve hareketle vasıflanamaz. Âlemin içinde de, dışında da değildir. Cisimlere karışan ve yerleşen bir şey de değildir. O, kendisiyle ilâhi âlem arasında bir vâsıta bulunmayan ilâhi bir nürdur

Nefs rühun cevherine benzeyen nürâni bir cevherdir. Ancak onda cisme tedbir edecek bir salâhiyyet (yetkinlik) vardır. Nefs rühun zâhiri, rüh nefsin bâtınıdır. Nefs bedenin bâtını, beden de nefsin zâhiridir. (Ravza, 572

Rüh, mücerred (soyut) âlemden olduğu için cisim âlemiyle ilgisi yoktur. Rüh, kendi âleminden cisim âlemine indirilip bedenine yerleştiğinde ve cisimlerde olan ve kendi âleminde görmediği şeylerin cisimlerde meydana geldiğini görünce cisim âlemine tutuldu ve bedenine aşık olup onu tasavvuru mümkün olmayan bir şekilde sevdi. Çünkü rüh cisim âlemine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhid /a olmakta ve elde edilebilecek şeylerin elde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesinde /a vâsıtadır

Rüh, zuhüra gelmek istedi, çünkü zuhüru, tüm mevcüdâta te'sir eden Hakk'ın varlığı istedi. Nitekim Hakk, (bir hadis-i kudside) kendisi hakkında şöyle buyurmuştur: Ben gizli bir hazine idim... Cisim âleminin, bilhassa bedenin sevgisi rüha yerleştirilmiştir

Bedenin hâkimiyeti rüha öyle hükmetti ki rüh, kendinden geçti, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tenasuh/" tenâsuha /a inananlar hâriç insanların bir kısmının belki de hepsinin inandıkları gibi sanki bedenden başka bir şey kalmadı ve hâl diliyle şöyle söylendi: Ben sevgidenim, sevgiden olan benim.

Rüh, içine yerleştiğinde, şuürunu kaybettiği bedeninden ayrılırken yalnızca onu tasavvur eder, gönlünde başkasına yer vermez. Bu yüzden, ölümden sonra kendini bedeninin süretinde görür ve ondan ayrılmaya dayanamaz. Çünkü göz rüh açıp kapayıncaya kadar bile bedenini düşünmeden edemez. Çünkü bedenini unutacak olsa, kendi zâtını ancak soyut olarak idrâk edecektir

Kümmelin düşünceleri kendi irâdeleriyledir. Bu yüzden büyüklerimiz: Kemâle ermişler, berzahlarında hiçbir şeyle kayıt altına alınmamışlardır demişlerdir. Avâının düşünceleri ise mecbüri, yani irâdeleri dışındadır. (Esfâr, 133

Rühu'l-Kudüs, rühlar rühudur. Kün (Ol)! kelimesinin himâyesine girmekten uzaktır. Ona mahlük denilmesi câiz değildir. Çünkü o, Hakk'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdunun /a kaim olduğu husüsi bir yöndür. Bu rühtur, ama (diğer) rühlar gibi değildir. Çünkü o Allah'ın rühudur. Bundan Âdem'e üfürülmüştür. Âyette de buna işâret edilmiştir: Ona rühumdan üfledim. Âdem'in rühu mahlüktur; ama Allah'ın rühu mahlük değildir. O Rühu'l-Kudüs'tür, yani o kevni eksikliklerden münezzeh bir rühtur. Bu rühun mahlükat içinde ilâhi bir vecih olduğu ifâde edilmiştir. (İnsân, II, 8

Rühun çeşitli vecihlerine göre pek çok ismi vardır. Kalem-i Âlâ, Rüh-ı Muhammedi, Akl-ı Evvel, Rüh-ı İlâhi. Bu isimler aslın fer'e yüklenmesi şeklinde verilir. Rüh isminin İlâhi Hazret'te tek bir ismi vardır; o da rühtur. (İnsân, IL, 11

Nefs ismi ıstılâhta beş tür şey için kullanılır: Nefs-i hayvâni, nefs-i emmâre, nefs-i mülhime, nefs-i levvâme ve nefs-i mutmainne. Bunların hepsi rühun isimleridir. Nefsin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a ise sadece rühtur. Rühun hakikati ise Hakk'tır. Anla!

Bu anlatılanların ardından, onun bedeninde bazı rühi alâmetler ortaya çıkarsa —ki bunlar az zamanda çok yer kat etmek, gayba ait işleri bilmek gibi şeylerdir- işte o zaman nefsin adı rüh olur. Bundan sonra kötü hâtırların kesildiği gibi iyi hâtırlar da kesilir, ilâhi sıfatlarla sıfatlanır, Zât'la alâkalı hakikatler de tahakkuk ederse, o zaman ârifin ismi marüfunun (artık hakkıyla tanıdığı Allah'ın) ismi, sıfatı O'nun sıfatı, zâtı O'nun Zât'ı hâline gelir. Allah hakkı söyler, doğru yola iletir. (İnsân, II, 43

Rühun nasibi, bedeninin hayatıdır. Bu da, bir müddet bedenine ittihâd (birleşme) gözüyle bakmasıdır. Ölümü ise bu bakışın bedenden kendisine dönmesidir. Bu şekilde tamamıyla kendi âleminde bâki kalır. (İnsân, II, 11

Merâtib-i vücüddan biri de Rüh-i Âzam'dır. O da Külli Nefs'tir. Külli Nefs ise, apaçık bir imam ve Kitâb'ın imamı olarak ifade edilen Levh-i Mahfüz'dur. İlahi ilimler nefsin içinde yayılmıştır, orada varak ve levhte yazılı harfler zuhür etmiştir. Bunlar da divitte harflerin olması gibi akılda mündemicdir. Bu itibârla akıl Ümmü'l-Kitâb, nefs ise Kitâb-ı Mübin'dir (apaçık kitâbdır;. Nitekim Kalem-i Âlâ Ümmü'l-Kitâb, Levh-i Mahfuz ise Kitâb-ı Mübin'dir. Bu itibârla ilm-i ilâhi Ümmü'l-Kitâb, vücüd bütünüyle Kitâb-ı Mübin'dir. Zât-ı ilâhi Ümmü'l-Kitâb, ilm-i ilâhi ise Kitâb-ı Mübin'dir. Bu işâretleri düşün, seni alâkadar eden noktalarını kavra, kaderin sırrını keşfet! Hidâyete erdiren Allah'tır. (Merâtib, 22

Devenin böğürmesi, koçun bağırması, keçinin melemesi, insanın seslenmesi ya da konuşması gibi sesler, eşyâya nüfüz eden hayattan nasibi olan şeylerdir. Bu hayat rüh olarak; rüh da eşyâda var olan hayatla muttasıf olduğu için ...lâhüttur..." böyle isimlendirilir. ...Nâsüt ise bu rühun kendisiyle kaim olduğu mahaldir... Yani nâsüt bedendir. ...Nâsüt, bu rühun kendisiyle kaim olmasıyla... yani rühun, nâsüt ile kaim olması (bedenle ayakta durabilmesi) sebebiyle ...rüh olarak adlandırılmıştır... O, O'ndan bir rühtür hadisinde geçtiği gibi, (lâhütun da nâsütun da) tamamı rüh olarak isimlendirilmiştir. (Sofyavi, 251

Rüh, nakledilen haberin zâhirine göre, sadece nısf-ı âlâya aittir. Hesab, bedenle birlikte rüha da şâmil olacaktır. Bu, Ehl-i sünnetin cumhürunun görüşüdür. (Meçşârık, 47

Ervâh-ı enbiyâ a için belli bir yer tâyin edilemez. Umümi hâlde, göklerde ve yerde imkân âlemi dâhilinde rühâniyyetlerinin imdâdının, husüsi hâlde ise o peygamberlerin seyyidi ve sonuncusunun rühâniyyetinin ulaşmadığı bir yer yoktur şeklinde itikad edilemez. Ancak şöyle inanmak yerinde olur: Onlar diridirler, cesetleri ise kabirlerindedir. Bunlar şehidlerin hayat mertebesinden bir üst mertebede hayat sürerler, namaz kılarlar, hacc yaparlar, telbiyede bulunurlar, Allah Teâlâ'ya itâattan lezzet almak için tesbihatta bulunurlar. Allah Teâlâ bu sayede onlara fazlını artırır. (Buğye, 71

Rühun, bedenin (dünyâdaki) hâlinden başka bir hâli daha vardır. Bu da Refik-i Âlâ'da gerçekleşir. Ölünün bedeniyle beraber olur. Çünkü bu rühun sâhibine selâm verildiğinde karşılık verir. O, orada kendi mekânındadır. (Buğye, 77

Rüh, latif bir cisimdir. İnsan bedeninin boşluklarında dolaşır. (Câmi’, 55

Rüh üç kısımdır: (Allah) düşmanlarının rühları ki, cehennemde azab göreceklerdir; evliyânın rühları ki, cennette nimet göreceklerdir; enbiyânın rühları ki, Kerim'in (Allah'ın) katında ikrâm göreceklerdir. (Câmi’, 62

İnsâni rüh, emr aleminden inip hayvâni rüha yüklenen insandaki idrâk eden, bilen latif bir cisimdir. Akıllar, onun künhünü idrâkten âcizdir. Bu rüh mücerred olabilir, bedende saklı olabilir

Hayvâni rüh: Kaynağı cismâni kalbin boşluğu olan latif bir cisimdir. Damarlar vâsıtasıyla bedenin diğer organlarına yayılır... (Câmi' , 246

Rüh-i Âzam: Rubübiyyet yönüyle İlâhi Zât'ın mazharı olan insâni rühtur. Bundan dolayı onu hiçbir dâire çevreleyemez, hiçbir hedef ona ulaşamaz, künhünü Allah'tan başkası bilmez. Işte bu Akl-ı Evvel'dir, Hakikat-i Muhammediye'dir, Nefs-i Vâhide'dir, Hakikat-i Esmâiyye'dir. Bu, Allah'ın kendi süretinde yarattığı ilk varlıktır, en büyük halifedir, nürâni cevherdir. Cevher olması itibâriyle Nefs , nürâni olması itibâriyle de Akl-ı Evvel olarak isimlendirilir. Nitekim onun çokluk âleminde Akl-ı Evvel'den, Kalem-i Âlâ'dan, nürdan, Külli rüh Nefs'ten, Levh-i Mahfüz'dan ve benzerlerinden çıkan tezâhür ve isimleri vardır. Bunun dışında onun insâni küçük âlemde ehlullahın ıstılâhında zuhür ve mertebelerine göre tezâhür ve isimleri bulunmaktadır. Bunlar sır, hafâ (gizli), ahfâ fen gizli), rüh, kalb, kelime, ruv (akıl, gönül), fuâd, sadr, akıl ve nefstir. (Câmi’ , 246; 273

Nefs, hakikat ehlinin ıstılâhında, kulun bilinen ve kınanan söz ve fiillerindendir. Nefsin, beden kalıbına tevdi edilmiş bir latife olması muhtemeldir, o da kötü ahlâkın mekânıdır. Tıpkı rühun, beden kalıbına tevdi edilmiş iyi ahlâkın mahalli olan bir latife olması gibi

Rüh ve nefs latif cisimlerden olan melek ve şeytana benzer. Rüh nefsten daha şereflidir... (Câmi’, 270

Rüh, nürâni cevherlerden mürekkeb latif bir cisimdir. Onun cisme girmeden önce ulvi âlemde basit (başka varlıklara karışmamış) olarak bulunmasından dolayı bir süreti yoktur. Bir cisme girdiğinde o yere ait bir süret kazanır. Saadet ve şekavet de böyledir. O, hâdistir, Hâlık'ı (yaratıcısı) ile sınırlanmıştır, kadim değildir. Yaratıldıktan sonra yok olmaz. O, rabbâni emr âlemindendir. (Kavânin, 81

Rühun gelişmesi, nefs, akıl, kalb, rüh ve sırdandır. Ilim ve idrâk konusunda her tavrın sona ereceği bir sınır vardır. Nefsin ilim ve idrâkinin sınırı maddenin zâhirine aldanarak onun zâhiriyle ilgilenmek, bâtındaki ibretten gaflet ve maddenin hazlarıyla meşgul olmaktır. Aklın ilim ve idrâkinin sınırı O'ndan başka her şeyi terkederek Yaratıcısına dönmek ve nürları taleb etmektir. Böylece akıl, bağlardan kurtulur, Mevlâ'sına olan talebi şiddetlenir. Rühun ilim ve idrâkinin sınırı, ceberüt sırlarını taleb ederek meleküt nürlarına yönelmektir. O, bu seyrin (yolculuğun) yorgunluğuyla istirahat etmiş, ancak sırra sâhib olamamıştır. Sırrın ilim ve idrâkinin sınırı ceberüttur. Basiret, meleküt âleminin nürlarına vukufiyete nüfüz etmiştir. İşte bu, seyrin son noktasıdır. (Rihle, 227

Nefsin yurdu şeriattır, rüh emir âlemindendir, kalb ise izzet yurdudur. (Nefehât, 72

Bedenindeki rüh, Rühü'l-Kudüs olan Cebrâil, Rühullah olan Hz. İsâ Mesih sea, saf saf gelecek olan melekleri karşılayacak ve kıyâmet günü ayakta kalacak olan melek ve Külli Rüh, rüh diye adlandırılmıştır

Biri şöyle sordu: Rüh bölünür mü? Cevâb: Hayır, ancak onun mertebeleri vardır diye cevâb verdi. Bedenindeki rüh beden âlemine tasarruf eder. Cebrâil olan Rühü l-Kudüs ilâhi vahyin kemâlatıyla vazifelidir. Mesih Rühu se, ölülerin diriltilmesinde tasarruf sâhibidir. Anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Kur'an Hz. İsâ'nın tasarruflarıyla alâkalı bundan başka şeyler de anlatmıştır

Rüh olarak adlandırılan melek vücüd, göz ve ağızlara sâhibdir, meleklerin rühâniyyât-ı âdemiyyet

rühlarını yayar. Külli rüh ise iktizâya, şuüna, gayb ve şehâdete sâhibdir. Iktizâ kader, şuün O'nun isim ve sıfatlarıyla tecellisi, gayb mutlak tenzih, şehâdet ise mutlak teşbihtir. (Nefehât, 145

(Ayrıca bk. akl; kalb; nefs

rühâniyyât-ı âdemiyyet ) Rühâniyyât-ı âdemiyyet (Âdemi rühlar) her gece inerler. Rabb'lerinin ikrâmı ve yardımıyla her mertebeye uğrarlar. Bunlar hareketleri itibâriyle çok hızlı ve bereketleri fazla olan rühlardır. (Letâ'if, 139