Lahz, gönül gözlerinin gaiblerde kendisine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a edilen yakin fazlasından beliren düşünceye a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işârettir /a . (Lüma', 431
Lahz, göz açıp kapayacak andır. İlk inceliği, aldatma endişesi karışmış olan hariç öncesinde sevinç veren fazileti mülâhaza etmektir. Bu sevinç şükre götürür, ancak Hakk ile kaim olan bunun haricindedir. İkincisi nürun keşfini mülâhaza etmektir. Üçüncüsü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/aynu-l-cem/" aynü'l-cem'i /a mülâhaza etmektir. (Ravza, 490
â'iha/lâ'ime (bk. a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/leva-ih-levami-tavali-tavarik-sevarik-kadih/" levâ'ih-levâmi'-tavâli'-tavârık-şevârık-kâdih /a ) latife/letâ'if ( ilk) / ââ.k) ) Latife, akılda beliren ve zihinde parıldayan bir işârettir. Mânâsı ince olduğundan ibârelere sığmaz. (Lüma', 448
Letâif, hâlin inceliğinden kalbe gelen bir işâretlerdir. (Hücvîrî, 467
Latife, Hakk'ın seninle birlikte olduğunu bilmendir. (Istılâh, 534
Süfiler, latifeyi iki mânâda kullanırlar. Birincisi, insanın hakikatını kasd ederler. Bu, bedenin latifenin merkebi, onun tedbir mahalli, maddi ve mânevi mâlümâtı elde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a âlet mânâsıdır. Aynı zamanda latifeyi, akılda beliren ve ibârelere sığmayan, mânâsı gayet ince işâret mânâsında da kullanırlar. Latife, zevk ve hâl ilimlerinden biridir. (Fütühât, TI, 492
Latife, akılda beliren ve zihinde parıldayan bir işârettir ki ibârelere sığmaz. (Kâşânî, 73; Câmi’, 94
Zâkirde kendinden geçme ve dünyâyı unutma, pek az bir şuur kalmakla birlikte hislerinin kaybolması hâli meydana gelince zikri bırakır, o keyfiyete tâbi olarak kalbi vukufa dalmış bir şekilde virdin gelmesi ve feyzin inmesi için kalbini hazırlayarak bekler. Çünkü bazen kısa zaman içerisinde onları anlamasa da kendisine pek çok şey gelebilir. Daha sonra bu feyizleri devamını isterse gözlerini açar. İkindiden sonra kendisine belli bir zaman ayırır ve zikretmeksizin yalnızca kalbi bir vukufla a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rabita/" râbıta /a yapar
lâzım-ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a li zâtihâ
Eğer zâkir Allah'tan gayrını kalbine getirmeye zorladığı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a getiremeyecek derecede zikir kalbine yerleşmiş ise zikri rül a ulaşmıştır. Rüh, sol meme altında olan bir latifedir. Sonra sırr a ulaşır. Sır, göğsün solunda, kalbin üzerindedir. Sonra hafi ye ulaşır ki bu da sağda ve rühun üzerindedir. Daha sonra göğsün ortasında olan ahfâ ya ulaşır
Bu beş latife, Allah'ın kün emriyle yarattığı emir âlemi dir. Bu âlem, Allah'ın nefs-i nâtıka ve (dört unsurdan, yani hava, su, toprak ve ateşten ibâret olan) halk âlemi latifeleriyle terkib ettiği madde dışı bir âlemdir. Zikir en sonunda bu nefse ulaşır. Nefs beyindedir ve dört unsur oraya konulmuştur. Bütün bu mahaller, sırasıyla zikir mahalleridir. Latifelerin kalbden sonraki yerleşme sırası, bu sıraya göredir. Zikir nefs latifesine iyice yerleşince, zikrin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sultani/" sultanı /a meydana gelir. Bu da zikrin, insanın bütün bedenini hatta bütün âfakı kaplaması demektir. (Buğye, 145
Letâif..Müceddid İmam Rabbâni ve onu izleyenler, beş tanesi emir âleminden, beş tanesi ise halk (yaratılmış olan) âleminden olmak üzere insanın on latifeden meydana geldiğini açıklamışlardır. İlk beş tanesi femir âleminden olan latifeler), kalb, rüh, sır, hafâ ve ahfâdır. Ikinci beş latife ise, nefs ve (hava, su, toprak ve ateşten oluşan dört) tabiat unsurudur. Kün emriyle ortaya çıkan âleme emir âlemi , dereceli olarak yaratılan âleme de halk âlemi demişlerdir. İmkân dâiresi bu âlemlerin ikisini de içine alır. Bu dâirenin yarısı arşın altından toprağa kadar olan kısımdır. Diğer yarısı da arşın üstünde olan kısımdır. Bu âlem emir âlemidir
Halk âlemi ise arşın altındadır. Allah insan bedenini yarattığında bu emir âleminin latifelerini kendisine bağlanacak ve ona âşık olacak şekilde insan bedenindeki anılan mahallere yerleştirmiştir. Hakk'ın yardımı kulun hâlini istilâ ederse, onu velilerinden birinin hizmetine gönderir. O veli de içini temizlemesi ve pak hâle getirmesi için ona riyâzet ve mücâhedeyi emreder, çok zikir ve tefekkürün bereketiyle latifelerini asıllarına yönlendirir. (Câmi’, 63
Murâkabe, feyiz veren başlangıç noktasından feyzi beklemekten ve kaynağına gelmesini düşünmekten ibârettir. Murâkabe, sâlikin latifelerinden biridir. Bu latife, feyzin kaynağı olarak görülmüştür. Bu yüzden her makam için bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/murakabe/" murâkabe /a tâyin etmişler ve bu süretle imkân dâiresi için de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyet /a murâkabesi tâyin etmişlerdir
Ahadiyyet murâkabesi, tüm a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a vasıfları kendinde toplayan, noksan sıfatlardan münezzeh olan ve mübarek Allah adıyla anılan Zât-ı ahadiyyetin murâkabesinden ibârettir. İşte bu yüzden Allah Teâlâ'dan kalb latifesine feyzin gelmesi düşünülmektedir. Bazen kul, zikretmeden bu murâkabe ile meşgul olur, fakat murâkabesiz zikrin faydası olmaz. (Câmi, 64
lâzım-ı hakikat li zâtihâ ( L1â) ââ.âkI 8539 ) Lâzım-ı hakikat li zâtihâ Zât'ına lece? 581 mahsüs hakikatın lâzımı); Zât'ına mahsüs ifâdesiyle, zâtına lâzım olmanın sebebi olması bakımından değil, Zât'a mahsüs olanın kendisi kasd edilmiştir. (Heyâkil, 94) lece Lece (sığınma, ilticâ etme), kalbin ihtiyaç ve ümid samimiyeti ile Allah'a yönelmesidir. (Lüma', 444
