Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

lallah (Tasavvuf Sözlüğü)

a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhidi /a kasd ediyorum. Bu mertebe çok şerefli bir mertebedir Şunu bil ki âlem yokken bile Vâcib-i Vücüd'a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehadet/" şehâdet /a ediyordu. Çünkü âlem, …

a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhidi /a kasd ediyorum. Bu mertebe çok şerefli bir mertebedir

Şunu bil ki âlem yokken bile Vâcib-i Vücüd'a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehadet/" şehâdet /a ediyordu. Çünkü âlem, yokken de var olması tercih edilmişti, ayn-ı sâbitti o ve Hakk onu yok a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a iken de kendisini dinlemek ve itâat etmekle sıfatlandırmıştı. :

Yokken onları görmek Hakk'a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/muhal/" muhâl /a değildi. Bundan dolayı mümkünâttan hiçbiri yokluktan varlık sahnesine çıktıklarında bunu asla inkâr etmedi. Ancak âlem içerisinde sadece tabiatının perdesinin hâkim olduğu bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/insan/" insâni /a mevcüd inkâr etti ve bazı şeyleri O'na ortak koştu

Allah onu, aslında sadece kendisine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhid /a olan bir tek Rabb'e kulluk etmek, dinleyip itâat edecek bir yapıda yaratmıştı. Mâbüd (Allah) bu tabiat perdesini ona bir gayb olarak yarattı. Böylece onlardan bir kısmı, bir olan Allah yerine, (tabiat 1116 tevhid

perdesinin etkisiyle) gözüyle görmeye alışık olmasından dolayı, semâvi âlemden (gök âleminden) yıldızlar veya süfli âlemden unsurlar ya da bunlardan oluşan gözüyle görüp müşâhede edebildiği birtakım maddi varlıkları kendisine rabb edindi, nefsi bununla sükün buldu. Edindiği bu ilâhın, Hakk'a şâhidlik ettiğini ve kendisine O'ndan daha yakın olduğunu vehmeder. Allah'a yaklaştırsın diye onun hizmetinde bulunup ona kulluk eder. (Fütühât, ITIL, 301

Yaksalar bir yerde on şem'i eger

Birbirinin gayrıdır kılsan nazar

Birbirinden fark yokdur nürda

Nüruna baksan şeb-i deycürda

Ger fişürde olsa yüz sib enâr

Yek olur ol add olundukda şümâr

Kısmet-i tâdâd yokdur mânide

Rütbe-i âdâd yokdur mânide

İttihâd-ı yâr-ı yârân hübdur

Möânf-i süret aceb mergübdur

Mahv u ifnâ eyler isen süreti

Eyledin tahsil-i genc-i vahdeti

Sende a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a yok inâyât-ı Hüdâ

Mahv ider eltâfına canlar fedâ

Cümleye oldu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/inayet/" inâyet /a eyleyen

Kullara feyz a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hidayet/" hidâyet /a eyleyen

Münbasıt bir gevher idik ser be ser

Reste-i pâ vü ser idik ser be ser

Nür ile rahşân idik çün âfitâb

Saf idik ekdârdan mânend-i âb

Sürete geldi çün ol nür-i basit

Oldu meşhüd-ı 'aded zıll-i halit

Ber-tarâf olsa zılâl-i muhtelif

Nür olurdu vahdet ile muttasıf

Belki kâbil idi tafsil-i saded

Lik havfım lagziş-i pâ-yı hıred

(Mesnetti, I, 28

Bir yere görünüşte, şekil ve süret bakımından, her biri öbüründen ayrı on tane mum getirseler

tevhid 1117 Sen, yüzünü mumların aydınlattığı yere çevirsen, bu on mumun her birinin nürunu, öbürünün nürundan ayırd etmek imkânsızdır

Eğer sen, yüz tane elma, yüz tane de ayvayı sayarak bir yere toplar, sonra bunların hepsini sıkar, sularını çıkarırsan yüz sayısı kalmaz, hepsi de bir olur

Mânâlarda bölüm, sayı yoktur. Mânâlarda ayırd ediş, tek tek sayış olamaz

Dostun dostlarla buluşması hoştur. Sen de mânâyı yakala, eteğinden tut, süret, görünüş inatçıdır, serkeştir

İnatçı süreti, görünüşü eziyetle, riyâzetle erit ki, onun altında gizlenmiş bulunan vahdet hazinesini görebilesin

Sen o inatçı süreti eritemez isen, kulu, kölesi olduğum Allah, inâyeti ile, merhameti ile onu eritir. (Not: Ey Hakk âşıkı, sen dini ve insâni vazifelerini yap. Gönül gözüm açılmadı, kesret görüşünden kurtulamadım diye ümidsiz olma. Esirgeyen ve acıyan Allah, hiç ummadığın bir zamanda, sürete, şekle bağlılığı senden giderecektir. Şefik Can

Bu baş gözü ile görünmez, ancak gönül gözü ile hissedilir. Çünkü o, hem kendini gönüllere gösterir, hem de dervişin dünyevi hâdiselerle yırtılmış olan gönül hırkasını diker de onu aşk ve irfân yoluna düşürür. (Not: Mütezile inancında olanlar, Allah'ı görmenin imkânsız olduğuna inanırlarken, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sunnet/" sünnet /a ehli, Peygamberimizin Ayın ondördüncü gecesi, ayı semâda gördüğünüz gibi Rabb'inizi göreceksiniz hadisine göre Hakk'ı görmenin mümkün olduğu kanaatindedirler. Hakk, kendi âşıklarına, kendini müşâhede etme lütfunda bulunur da, böylece Hakk'dan ayrı düşmenin verdiği ümidsizliği, kalb kırıklığını giderir, onların gönül yaralarını tedâvi eder. Ezeli inâyeti ile ona yardım eder. Şefik Can) (Mesnevî , I, 46

Biz bütün kâinâta, tek bir cevher hâlinde yayılmıştık, orada hepimiz de başsızdık, ayaksızdık. (Not: Ezelde, bütün rühların bir kaynaktan geldiklerini anlatmak için Hz. Mevlânâ'nın Tek cevher hâlinde yayılmıştık diye buyurması Peygamber Efendimiz'in şu meâldeki bir hadisinden mülhemdir: Allah'ın ilk yarattığı beyaz bir inci idi. Bu beyaz inciye Hakikat-i 5 1 10 1 5 7 613 1317 198 28 91.375153 Muhammediyye 5 1 10 1 5 8 827 1317 119 29 93.289497 deniliyor. 5 1 10 1 5 9 964 1317 116 21 91.299591 Rühların 5 1 10 1 5 10 1095 1317 85 25 59.639336 Rühu , 4 1 10 1 6 0 130 1354 1051 29 -1 5 1 10 1 6 1 130 1354 116 21 92.476212 Nürların 5 1 10 1 6 2 258 1354 86 25 18.353668 Nüru

Akl-ı küll Kalem-i küll , Kalem-i âlâ da tâbir ediliyor. Bu cevher, bileşlik olmayan bir cevher idi. Mahlükların hepsi bundan yaratıldı. Bütün yaratıklar bu cevherde, elsiz ayaksız ve birbirinden farksız bir hâlde bulunuyordu. Şefik Can

Bu âlemde görülen bölünmeler, tefrikalar, imtiyâzlar o âlemde yoktu. Biz o âlemde Ahadiyyet Mertebesi'nde, güneş gibi her tarafa nür saçan bir cevher idik. Su gibi berrak ve saf bir hâlde bulunuyorduk. (Not: Cenâb- Hakk'ın, Gayb-ı Mutlak'ın meydana çıkmayan, belirmeyen ilk zuhür mertebesine ârifler, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyet /a mertebesi demişlerdir. Bu mertebeye Gaybü'l-gayb (bilinmeyenin bilinmeyeni) ve Kenz-i Mahfi (gizli hazine) de denir. Allah fikrinin kalbde zuhür ve tecellisi olan 1118 tevhid

feyz de feyz-i akdes ve fe /z-imukaddes diye ikiye ayrılır. Allah'ın ahadiyyet sıfatının tecellisi olan feyz-i akdes, Allah'ın kendi kendine tecelli etmesi ve âyân-ı sâbiteyi var kılmasıdır. Feyz-i mukaddes ise varlıkların vücüda gelmesine sebeb olan Allah'ın isimlerinin tecellisidir. Şefik Can

O güzel ve latif nür sürete gelince, şekle bürününce, kal'a burçlarının gölgeleri gibi sayılar meydana geldi

Burçları mancınıklarla yıkın da, birbirinden bölünenlerin, ayrılanların arasındaki fark kalksın (Not: Kal'a burçları, insanların maddi varlığı, benliği ve gururudur. Şefik Can

Ben bu sırrı etraflıca açıklamayı, anlatmayı çok isterdim, ama, zayıf akıllı birisinin ayağının kaymasından, inkâra düşmesinden korkuyorum. (Mesnevî , I, 47

Cümle şey hâliktir illâ vech-i Hakk

Vech-i Hakk'da hâlik olmaktır ehak

Kim olursa vech-i Bâki'ye sezâ

Küllü şey'e hâlikün olmaz cezâ

Geçdi lâ dan oldu illâ da bil

Kim ki illâ da ola fâni değil

Ol ki mâ vü men dise der-gâhda

Redd olur yok kadri bâb-ı şâlhda

(Mesnevti, I, 120

Allah'ın Zât'ından başka her şey fânidir. Madem ki O'nun Zât'ında yok olmamışsın, artık varlık arama

Kim bizim Zât'ımızda, hakikatimizde yok olursa, yok olmak"tan kurtulur, beka bulur

Çünkü o illâ dadır; lâ dan geçmiştir. Makamı illâ da olanlar ise yok olup gitmez, yani Hakk'da fâni olamaz. (Not: Tevhidi bildiren Lâ ilâhe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/illallah/" illallah /a cümlesinde kabül ve inkâr a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelimeleri /a bir arada geçer. Lâ ilâhe dediğimiz zaman, Allah'tan başka tanrı inkâr edilir. İllallah da ise Allah'ın varlığı tasdik ve kabül olunur. İşte bu tevhid kelimelerini söyleyenlerden bir kısmı Allah'tan başka tanrıyı inkâr eder de, Yalnız Allah vardır demez. Böyle kişiler Lâ dan geçmiştir. İllâ 'da takılıp kalmıştır. Hâlbuki, kurtuluş yolunu bulan mü'miri; Allah'tan başka tanrıyı değil, kendi de dâhil olmak üzere, Allah'tan başka ne varsa her şeyi inkâr eder, onları yok bilir. Şefik Can

İşte bu yüzdendir ki, kim Hakk kapısında ben ve biz diyerek varlık iddiâ ederse, o kapıdan kovulur, Lâ makamında dolaşır durur.(Mesnevî , I, 196

Tevhid, kıdemi hadesten ayırd etmektir. Bu sözle Cüneyd, tevhidin, Kadim tevhid 1119 olanla sonradan olan, Hâlık ile mahlüku birbirinden ayırmak olduğunu anlatmıştır. (Furkân, 87

a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevekkul/" Tevekkül /a , tevhid üzerine binâ edilir. Tevhid birkaç tabakadır: Birincisi, kalbin Allah'ın birliğini Allah'tan başka ilâh yoktur, O birdir ve ortağı yoktur, mülk O'nundur, hanıd de sadece O'na mahsüstur, O her şeye kadirdir diyerek tasdik etmesidir. Delilini bilmeden bu sözü tasdik etmek avâının itikadıdır

İkincisi, muhtelif varlıkları görmek, ama bunların sadece bir olan Allah'tan sudür ettiğini bilmektir. Bu ise mukarrabünun makamıdır

Üçüncüsü, insanın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/basiret/" basireti /a , Allah'tan başka fâil olmadığını görebileceği şekilde açılınca, O'ndan başkasına nazar etmez. Korkusu O'ndan olur, O'ndan ümid eder, sadece O'na güvenip dayanır. Çünkü, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatte /a fâil sadece O'dur. O her şeyden münezzehtir, her şey O'nun emrindedir. Ekinin bitmesinde yağmura güvenmediği gibi, yağmurun yağmasında buluta, geminin hareket etmesinde de rüzgâra güvenmez. Çünkü işlerin meydana gelmesinde sebeblere dayanmak cehâlettir. Kendisine hakikatin kapıları açılan kimse, rüzgârın kendi kendine esemeyeceğini, onu estirecek bir gücün a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a olması gerektiğini bilir

Kulun, deniz yolculuğunda sağ sâlim karaya çıkmasını rüzgâra bağlaması, boynunun vurulması için krala getirilen, sonra onun affına mazhar olan, sonra da faf emrinin yazıldığı) mürekkeb, kâğıt ve kaleme teşekkür etmeye başlayan ve Bunlar olmasaydı ben kurtulamayacaktım diyerek kalemi görüp, kalemi tutan eli görmeyen kimsenin yaptığı işe benzer. Bu büyük bir cehâlettir. Kalemin bu husüsta bir vazifesi olmadığını bilen kimse ise kaleme değil, yazana teşekkür eder. Allah'ın bütün yarattıklarına hâkimiyeti, kâtibin elindeki kaleme hâkimiyetinden daha büyüktür. Sebebleri var eden ve istediğini yapma gücüne a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib-olan/" sâhib olan /a Allah'ı noksanlıklardan tenzih ederim. (Kudâme, 354

Tevlüd, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbet /a makamlarının en husüsi olanıdır. Çünkü Sevgili ancak onunla taayyün eder. O mücmeli açıklar, mühmeli tâyin eder, sevgi yönünü ayırd eder, özü kabuktan temizler. (Ravza, 414

Tevhid, Allah'ı hudüstan (yaratılmışlık belirtilerinden) tenzih etmektir. Ilk inceliği, avâmın tevhidi olup, şehâdet mânâsına gelir. Bundan maksad da şirki ortadan kaldırmaktır. Kıble onun üzerine dikilmiştir. Onunla canlar korunmuş, onunla kanlar ve mallar muhafaza edilmiştir

İkinci inceliği, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a tevhidi olup, hakikatlerle sâbit olan tevhiddir. Bu da zâhiri sebebleri ortadan kaldırmak, akli münakaşalardan sıyrılıp şevâhidle müşâhedelerle) alâkadar olmaktır. Fenâ ilmiyle ıslah edilir, cem ilmiyle berraklaşır

Üçüncüsü, Hakk'ın kendisini, hak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a şekildeki tevhididir. Allah süfilerden bir tâifeye bu tevhidin sırlarından bir kısmını göstermiştir. Onları kendisini vasıflamaktan dilsiz, anlatmaktan aciz kılmıştır. İşâret eden ancak şuna a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a 1120 tevhid

eder ki tevhid, hudüsu ortadan kaldırmak ve kıdemi (Allah'ın ezeliyetini) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isbat-etmek/" isbât etmektir /a . O, zamanın ve mekânın işâret ettiği ve sebeblerin sınırladığı her şeyin ötesindedir. (Ravza, 497

Tevhid, izâfetleri (her türlü mensübiyeti) düşürmektir. (Buğye, 6

Makamât, müridin birinden diğerine yükselerek, saadet için arzulanan gaye olan tevhid ve mârifete varıncaya kadar devam eder. Müridin bu tavır içinde yükselmesi gerekir. Bütün makamların aslı itâat, ikrar ve onlardan önce de imân ve bunlarla beraber devam eder

Neticeye varma konusunda bir âcizlik veya halel vâki olursa, bilsin ki, bu daha önce vâki olan (başka) bir şeyden dolayı gelmiştir. İnsâni havâtırda ve vâridâtta da durum böyledir. Bu sebeble mürid, diğer fiillerinde nefsini muhâsebe etmeye ve onların hakikatlerine nazar etmeye muhtaçtır. Çünkü, amellerden neticelerin elde edilmesi zarüri olduğu gibi, hatalardan dolayı eksikliğin olması da zarüridir. Böylece mürid bu (makamı) bulur. (Buğye, 18

Ey şerefli oğlum! Bu fakirin küçüklüğündeki itikadı, tevhid ehlinin meşrebi olan tevhid-i vücüddu. Fakirin babasıss da zâhir yönü itibâriyle bu meşrebde, bâtın yönü itibâriyle de sürekli olarak keyfiyetsiz tam bir teveccühün varlığıyla bu yolla meşgul oluyordu. Fakihin oğlu da yarı fakihtir hükmüne göre, bu fakir de ilim bakımından bu meşrebden pek çok haz almış, benim için bu meşrebden büyük bir lezzet hâsıl olmuştu

(Bu hâl,) Allah'ın beni hâlis ikrâmıyla, irşâd mâdeninin hazreti, irfân ve hakikatler mazharı, (Allah'ın) râzı olduğu dinin destekleyicisi Şeyhimiz, Efendimiz ve Kıblemiz Muhammed Bâki Billâh'ats ulaştırana kadar devam etti. Allah onun sırrıyla bizi de takdis eylesin. O, bu fakire Nakşibendi tarikatını öğretti. Bu miskine bol bol mükemmel teveccüh bahşetti. Tarikat-i Âliyye ile meşgul olmaya başladıktan sonra kısa bir süre içinde bana tevhid-i vücüdi kapıları açıldı. Bu keşf husüsunda bende bir aşırılık hâsıl oldu ve bu makamın ilim ve mârifetlerinden pek çok şey zuhür etti. Hatta bu makamın inceliklerinden bana açılmayan tek bir şey bile kalmadı. Şeyh Muhyiddin Arabi'nin ilim ve mârifetlerinin incelikleri görünür hâle geldi. Onun Fusüs'ta açıklamış olduğu tecelli-yi zâti ile şereflendim

O, bu mertebenin, urücun nihâyeti (yükselişin sonu) olduğuna, bu mertebeyle alâkalı olarak, bu mertebeden sonra adem-i mahzın (mutlak yokluğun) geldiğine inanmaktaydı. (Mektübât, I, 41

Bu tecellinin, Şeyh Muhyiddin Arabi'nin tafsilâtıyla (bütün ayrıntılarıyla