Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

lardaki (Tasavvuf Sözlüğü)

vücüdudur. Dördüncü mertebe onun yazılardaki vücüdudur. İlim mertebesi hariç olmak üzere, bizim ilmimize nazaran Allah'ın gerçek vücüdu bu mertebelere göredir. İlim mertebesi ise şu an hazır bulduğumuz şeyi idrâk …

vücüdudur. Dördüncü mertebe onun yazılardaki vücüdudur. İlim mertebesi hariç olmak üzere, bizim ilmimize nazaran Allah'ın gerçek vücüdu bu mertebelere göredir. İlim mertebesi ise şu an hazır bulduğumuz şeyi idrâk etmektir falgılamaktır). (İnşâ', 7

Benim sözümdür sırrım

Ben a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdunun /a aynıyım O'nun

Gördüğünde aynımı

Şuhüdunun'aynıyım O'nun

Bununla olur şükrüm

Şükredersem artırmasından

Durumu varlığıma en yakın

Şahdamarı olan kişi

Sevgilimin murâdıyla müridi arasındayım

Kulu olsam da O'nun

O'nun vücüdu olmayan bir yokluğum ben

Vücüdumla sâbit oldu yanımda

Vücüdunun aynına bakan göz

Aynına baktım vücüdun

göremedim kadimi

hâdis olanı görebildim sadece

Bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/beyan/" beyân /a var aramızda sanırım

Kelüs diyor perdelere

Hakikatimi arayanlara benzettim kendimi

Gece-gündüz iştiyâkla arzular gibi

Ondan alsın diye bazen

Gayba verir onu

açılmış görünmez onu

Yok olur mu Kadim dışındaki sebebler

Açıkça hâdis olarak görürüz onu

Adem, mâdümun zâtı üzerine zaid (yok olan bir şeyin özüne eklenen) bir duvücüd- adem 1223 rumdur. Sıfatın sıfatlanan şeyle kaim olması gibi, o da mâdüm olan şeyle kaim olur. (Esfâr, 7

Vücüd, şeyin hakikatini bilmenin bir ismidir. İlk inceliği, ledünni ilmin vücüdudur (varlığıdır). Bu, Hakk'ı keşfetmenin sıhhati husüsunda müşâhedeye dayalı ilimleri ortadan kaldırır (ledünni ilim gelince müşâhedeye mahal kalmaz

İkincisi, vücüdun aynı (ta kendisi) olarak Hakk'ın vücüdudur. Buna a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a edebilecek hiçbir şey yoktur. Üçüncüsü, ezeldeki istiğrakıyla, vücüdun resmini ortadan kaldıran bir makamın vücüdudur. (Ravza, 496

Bizim, zâtımızın dışında bir vücüdumuz daha var mıdır? (sorusuna cevâb olarak) denildi ki: Hayır. Çünkü bizim hâricimiz (dışımızda kalan âlem), sırf mevhüm bir âlemdir. Çünkü o, eğer var olan mümkünât (sonradan yaratılanlar) cümlesinden olsaydı, onun hakkındaki söz, bizim hakkımızdaki söz gibi olurdu. Eğer o, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/muhal/" muhâl /a veya mâdüm olan mümkünât cümlesinden olsaydı sizin: Biz hâriçteyiz sözünüz şu mânâya gelirdi: Biz ademdeyiz. O a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a , vâcibin aynı olması doğru değildir. (Esfâr, 7

Merâtib-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucuddan/" vücüddan /a tecelli-yi Zâti (Zâti tecelli), Ahadiyyet ve Vücüd-ı Mutlak (Mutlak Vücüd)" diye ifâde edilen ilk zâti tenezzülâttır. Biz Mutlak Vücüd'un mârifetine dâir bir kitâb telif ettik ve bu kitâba da el-Vücüdu'l-Mutlakü'l-Mu'arref bi'l-Vücüdi'l1-Hakk (Hakk'ın Vücüdu Olarak Bilinen Vücüd-ı Mutlak) adını verdik. Bu konuda bilgi isteyen o kitâba müracaat edebilir. Bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyet /a tecellisi Sırf Zât'ın hakikatidir. Fakat ilk mertebe değildir. Çünkü o mertebede vücüd, Zât için taayyün etmiştir. Ahadiyyet tecellisi olan ilk amâ, vücüdun kendisine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a mertebesinden üstün (ve öndedir

Şunu bil ki, ahadiyyet tecellisi zâhirlikle bâtınlık arasında bir bağdır. Yani zâhirlikle bâtınlık arasında üçüncü bir yer olması gerekir, tıpkı gölge ile güneş arasında farazi bir çizgi görmemiz gibi. Bu bakımdan muhakkikler ona berzahiyıyet-i kübrâ fen büyük berzahiyyet) demişlerdir

Ahadiyyet, bâtınlıkla zâhirlik arasında bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/berzah/" berzahtır /a . Bu ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a -i Muhammediye'nin hakikatinden ibâret olup, buna felek-i velâyet , Fekaabe kavseyni ev ednâ (O'na iki yay uzaklığı kadar, hatta daha da fazla yaklaşmıştı) , ilm-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a , şe'n-i sırf ve âşık-mâşuk a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbetin/" nisbetinden /a hareketle aşk-ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucerred/" mücerred /a makamı diye ifâde edilir. Mutlak ilim tâbiri de böyledir. Bununla, âlime ve mâlüma nisbeti olmayan ilim kasd edilir. Mutlak Vücüd'dan da kıdeme ve hudüsa nisbet edilmeyen vücüd kasd edilir. Öyle ise bundan şunu anlamalısın ki bu mertebe, bütün itibârlar, nisbetler, izâfetler, diğer isim ve sıfatların bâtınlığının sâkıt olduğu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet-i-cem/" ahadiyyet-i cem'den /a ibârettir. Bazıları ona hüviyet mertebesi" derler. Çünkü o, Zât'a mahsüs olan şe'n-i sânide (ikinci tecellide) isimler ve sıfatların gaibidir. (Merâtib, 14

Adem (yokluk), mümkün olan ademin mümkün olan özünü asla ortadan kal1224 vücüd-'adem

dırmaz. Aklen ve şer'an hakikatlerin değişmeye uğraması da imkânsızdır. Birinin diğerine hamledilmesinde hiçbir yönden isâbet yoktur. Çünkü bu her bakımdan imkânsızdır. Şeyh Muhyiddin ve tâkibcileri tarafından Vâcib Zât hakkında söylenen şeyler acâibdir. Zât, hiçbir hükmün altına girmemiş, mechül ve mutlak vücüddur (varlıktır

Bununla beraber onlar, ihâta, kurb ve maiyyet-i Zât'ı sâbit görmüşlerdir. Bu hüküm, Zât için, O'nu yücelten ve tenzih eden bir hükümden başka bir şey değildir. Bu husüsta doğru görüş, ulemânın söylediği kurb ve ilmi yakınlıktır

Âlem her ne kadar sıfatlara ait kemâlâtın görüldüğü ve isimlerin zuhür a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a tecelligâhlar olsa da, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a -i vücüdi ehlinin ileri sürdüğü gibi mazhar zâhirin (zuhür edilen şey zuhür eden şeyin) aynı, gölge de aslın kendisi değildir. (Mektübât, I, 42

Bil ki bu Tarikat-i Âliyye mensüblarına sülük esnâsında a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zahir-olan/" zâhir olan /a tevhid iki kısma ayrılır: Tevhid-i şuhüdi ve tevhid-i vücüdi

Tevhid-i şuhüdi, Vâhid'in müşâhedesi, yani sâlikin müşâhede ettiği varlığın Vâhid'den başka bir şey olmamasıdır. Tevhid-i vücüdi ise, sâlikin, mevcüdun bir olduğunu bilmesi ve buna itikad etmesi, O'nun dışında kalan varlıkların ise yok olduklarına inanması ve böyle sanmasıdır. O'ndan başkasının yok olduğuna inanmakla beraber, onların, bu Vâhid'in tecelligâhı ve mazharları olduğuna inanır. Tevhid-i vücüdi ilme'l-yakin, tevhid-i şuhüdi ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ayne-l-yakin/" ayne'l-yakin /a kabilindendir. Bu tevhid, bü tarikatın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zaruri/" zarüri /a usüllerinden biridir. Böylece fenâ hâli, tevhid-i şuhüdi olmadan tahakkuk etmez, tevhid-i şuhüdi tahakkuk etmeden de ayne'l-yakin müyesser olmaz. Bütün istilasıyla ahadiyyet müşâhedesi, O'ndan başka hiçbir şey görmemeyi gerektirir. Tevhid-i vücüdi ise böyle değildir, yani zarüri değildir. Ilmü'l-yakin, bu mârifet olmadan da elde edilebilir. Çünkü ilme'l-yakin, başlangıçtaki gâyesi itibâriyle O'ndan başka her şeyi nefy etmeyi gerektirmez. Bu hâl, Vâhid'in, istila yoluyla bilinmesinin hâkim olduğu vaktin ve O'nun dışındaki her şeyin ortadan kaldırılmasını gerekli kılar. (Mektübât, I, 56

Ey oğul, bu anlaşılması zor olan sırrı bir dinle! Hazret-i Zât mertebesindeki çok yüce ve münezzeh olan zâti kemâlât, Hazret-i Zât'ın aynıdır. Meselâ, bu mertebede bulunan ilim sıfatı, Hazret-i Zât'ın aynıdır. İrâde, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a ve diğer sıfatlar da böyledir. Yine bu mertebedeki Hazret-i Zât, hem tamamıyla ilimdir, hem de tamamıyla kudrettir. Yani Hazret-i Zât'ın bir kısmı ilim, bir kısmı kudret vs. değildir. O mertebede bölünme ve parçalanma imkânsızdır. Hazret-i Zât'tan çıkarılmış bulunan bu kemâlâta ilim a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mertebesinde/" mertebesinde /a tafsil ârız olmuş (bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâllerin /a , O'nun ilmi sayesinde ayrıntılı olarak ortaya konması söz konusu olmuş), böylece yüce ve münezzeh olan Hazret-i Zât'ın bekasıyla beraber (O'nun Zât'ında hiçbir artma ya da eksilme olmaksızın), bu iki mertebe arasında temyiz ortaya çıkmıştır. (İlk mertebe olan) vahdâniyyetin bu icmâli (toplu, henüz ayrıntılı hâle gelmemiş) sırflığına vücüd-adem 1225 nazaran, bu (ikinci) mertebede, bu tafsile layrıntılı bilgilere) dâhil olmayan ve temyiz edilmiş (ayırd edilmiş, birbirinden farklı hâle gelmiş) hiçbir şey yoktur. Aksine, her biri teker teker Zât'ın aynı olan bütün kemâlât, ilim mertebesine vârid olmuş, bu ikinci mertebede bir zılli vücüd (gölge varlık) kazanmış, sıfatlar diye isimlendirilmiştir. Bu zılli vücüdun var olması da, kendisinin aslı olan Hazret-i Zât ile mümkün olmuştur

Fusüs sâhibine (İbn Arabi'ye) göre âyân-ı sâbite, işte bu ilim mertebesinde ilmi bir vücüd kazanmış olan o mufassal kemâlâttan ibârettir. Bu fakire göreyse