çeşitli şekillerini görür de ondan başka bir şey müşâhede etmezsen ve sen, başkasında değil de kendinde fâni olursan, kendi zâtından fâni olmadan (kendini kaybetmeden ve unutmadan) fenâ hâli yaşamış olursun. Çünkü sen, senin için latifen itibâriyle kendinle müşâhede edilmiş; sen, senin için kendinle beraber şekil ve bedenin itibâriyle fâni olmuş oluyorsun. Bu fenâ hâlinde terkibini fnelerden yaratılmış olduğunu) müşâhede edersen, müşâhede ettiğin bir hayal ve kendin ya da başkası olmayan bir misaldir. Bu fenâda senin hâlin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ru-yet/" rü'yet /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a olan uyuyan kimsenin hâli gibidir. (Esfâr, 66
Fenâ, Allah'tan başka her şeyden Allah ile fâni olmaktır. Bu fenâda (fenâ hâlinde olduğunu) görmekten de fâni olman gerekir. Böylece Hakk'ı müşâhede hâlinde olduğunu bilemezsin. Çünkü bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a şahid olunabilecek bir gözün yoktur. Burada bu durumda olan bazı kimselere bir yanılma söz konusu olmaktadır
İnşallah sana, Allah'ın bana ilhâm etmiş olduğu bu durumdan İyanılgıdan) kurtulma yolunu açıklayacağım. Bu şöyle olur: Bu hâlin sâhibi, dediği gibi, Allah'ı müşâhede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a ondan başka her şeyden fâni olduğunda, onu ya işlerinde (ya da fiillerinde) müşâhede eder yahut âlem veya Allah'ın âlemdeki eserlerinden gaybet etmediği ve Allah'ı işlerinde müşâhede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a hâlde (müşâhede ettiğini) görmez. Eğer O'nu işlerinde (yani O'nun fiillerini) müşâhede ederse, Allah'tan başka her şeyden fâni olmuş olmaz. Eğer işlerinin dışında, O'nun asla âleme muhtaç olmadığını müşâhede ederse, bu doğru bir iddiâ olur. Çünkü Allah âlemlere muhtaç değildir. Bu müşâhede makamı Sıddik-i Ekber'in makamı idi. Çünkü o şöyle de256 a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/fena-beka/" fenâ'-bekâ' /a
mişti: Gördüğüm hiçbir şey yoktur ki, ondan önce Allah'ı görmüş olmayayım Bu sözüyle o, hiçbir şey yokken Allah'ı gördüğünü isbatlamış oldu. Sonra bir diğer müşâhede makamına getirildiğinde şey in ondan sâdır olduğunu gördü. Onu hiçbir şey yokken görmüştü. O, bu görüşü müşâhededen önce saydı ve şöyle dedi: Gördüğüm hiçbir şey yoktur ki, ondan önce Allah'ı görmüş olmayayım. Böylece işi sana olduğu gibi açıklamış oldum. (Esfâr, 68
Bize göre bu yolda bekanın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbeti /a fenânın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbetin/" nisbetinden /a daha şereflidir. Çünkü en düşük olandan fenâ, fâniye göre ebed derecesindedir. En yüksek olanda bâki olmak da bâkiye göre ebed derecesindedir. Bekanın seni bu durumdan ifnâ eden kuvvet ve hâkimiyeti vardır. Beka, Hakk'a mensub olman ve ona bağlanmandır. Bu anlamda beka bu yolda ehlullahın kendi dillerinde kullandıkları şekliyle en yüksek mertebedir. Fenâ varlığa nisbet edilmendir. Çünkü sen Ben şundan fâni oldum dersin. Oysa Hakk'a nisbet daha üstündür. Nisbet konusunda beka daha evlâdır. Çünkü beka ve fenâ birbirlerine bağlı iki hâldir. Bu yolda ancak fâni olan bâki, bâki olan fâni olur. Fenâ ile vasıflanan ancak beka, beka ile vasıflanan da ancak fenâ hâlinde olur. Şu hâlde bekanın nisbetinde Hakk'ı müşâhede, fenânın nisbetinde ise mahlüku müşâhede vardır. (Esfâr, 254
Zevâli olmayan, hükmü değişmeyen, hem Hakk, hem de halk olarak sabit olan beka, ilâhi bir sıfattır. Fenâ ise, yok olabilen bir nisbet olup yaratılmışlarla ilgili bir sıfattır. Hakk'ın hazretinde onun bir te'siri yoktur. Hakk'a nisbet edilen her sıfat yaratılışa mahsüs sıfattan daha tam ve daha yüksektir. Ancak ubüdet müstesnâdır, çünkü onun yaratılışa nisbeti ve üstünlüğü, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rububiyyet/" rubübiyyetin /a nisbetinden daha tam ve daha yüksektir
Eğer Fenâ ubüdete bağlıdır ve ondan ayrılmaz diyecek olursan sana şöyle cevâb veririz: Onun ubüdet gibi olması doğru değildir. Çünkü ubüdet sabit bir sıfat olup yaratılışının ortadan kalkması mümkün değildir. Fenâ ubüdeti kendisinden ifnâ ettirebilir hükmü ubüdetin hükmüne aykırıdır (Hiçbir fenâ kulluğu ortadan kaldırmaz). Şey'i aslından çıkararak hakikatini perdeleyen her durum, bu taifeye göre şeref değildir. Çünkü o, sana işi olduğunun tersini vermiş ve seni câhillere katmıştır. Beka, kulun yok olmayan sabit hâlidir. Çünkü, aynının, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdundan /a (varlığının) başka bir şey olmasıyla vasıflanması a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/muhal/" muhâl /a olduğu gibi, onu isbat etmek için aynının yok olması da muhâldir. Bilakis vücüd /varlık) yokluktan sonraki sıfatıdır. (Esfâr, 255
Fenâ, kulu şaşkınlık hükmü istilâ etmesinden doğan şuürsuzluktan ibârettir. Kendinden fenâsı O'nunla bir şuürsuzluk hâli, sevdiğinde fenâsı ise O'nda yok olmasıdır. Fenâ bu taifenin dilinde şahsın nefsini ve nefsin gereklerinden herhangi bir şeyi bilmemesinden ibârettir. Bunu bilirsen mahlükata tahsis edilmiş olan ilâhi irâdenin her hâlde ve her şekilde illetsiz ve sebebsiz olarak sâdır olduğunu, aksine sırf ilâhi tercihle meydana geldiğini de bil. Çünkü o, yani irâde, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/azamet/" azamet /a hükümlerinden veya ulühiyyet sıfatlarından biridir. Ulühiyyeti ve azameti sebebsiz olarak fenâ'-bekâ' kendisine aittir, Bu görüş, İmam Muhyiddin Arabi'nin" görüşünün aksidir. Çünkü o bu konuda şöyle demiştir: Allah'ın ihtiyar eden olarak adlandırılması câiz değildir, Çünkü o, herhangi bir şeyi isteyerek yapmaz, aksine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a olan bilginin gerektirdiği şekilde yapar. Kendisinde olan bilginin gerektirdiği bilgi de ancak olması gerektiği şekilde olur. O zaman da ihtiyar eden olmaz. İmam Muhyiddin'in el-Fütühâtü T-Mekkiyye adlı eserindeki sözü böyledir. O, ilâhi tecelliden elde ettiği sırla konuşmuş, ancak elde ettiğinden fazlasını da kaçırmıştır. Bu, ilâhi azametin gerektirdiği şeylerdendir. Onun elde ettiklerini biz de elde ettik, daha sonra izzetin tecellisinde Allah'ın eşyâda ihtiyar sâhibi olduğunu, zarüretsiz ve irâde eden olmaksızın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bilakis/" bilakis /a ilâhi bir iş ve zâti bir sıfatla sâdır olan dilemeyi ihtiyar etmesi hükmünce eşyâda tasarrufta bulunduğunu gördük. (İnsân, I, 49
Tevhid-i vücüdi'yi ilk olarak açıkça ortaya koyan Muhyiddin Arabi'dir. Daha önce gelen meşâyıhın ibârelerini, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhidi /a anlatıp a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ittihad/" ittihâddan /a haber vermiş olsalar bile, bunları tevhid-i şuhüdiye haml etmek mümkündür. Hakk'dan başka hiçbir şey görülmediği için bazıları (şatahât cümlesinden olmak üzere) Mâ fi cübbeti sivallah (Cübbemin içide Allah'tan başka hiçbir şey yoktur) , bazıları Sübhâni mâ
