Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

lınmasının (Tasavvuf Sözlüğü)

semeresidir. Bu ise kulun Kayyüm sıdk olan Rabb'i ile kaim olduğunu görerek her türlü şekilden fâni olması, kendi kendine kaim olduğundan gâib olmasıdır. Bu da kulun eserleri görme konusundaki istiğrak ve (ibâdetlerini) …

semeresidir. Bu ise kulun Kayyüm sıdk olan Rabb'i ile kaim olduğunu görerek her türlü şekilden fâni olması, kendi kendine kaim olduğundan gâib olmasıdır. Bu da kulun eserleri görme konusundaki istiğrak ve (ibâdetlerini) gizleme kirinden kurtulmasıdır. Bu durum, süfi hâlinin kaybolmasıdır. Melâmeti, ihlâs makamında bulunan fakat, ihlâsın hakikatını kavrayamayan kimsedir. İşte a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/melamet/" melâmeti /a ile süfi arasındaki bâriz fark budur. '"(Avârif, 49

Sıdk, din husüsunda tavizsizlik ve sağlamlıktır. Hâller husüsunda Allah yolunda gayrettte bulunmaktır. Böyle bir fiili, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayretle /a yerine getirmiş olan kişinin fiilidir. Işte bu imân kuvvetidir. (Fütühât, TI, 219

Her kulun kullandığı kelimelere dikkat etinesi ve sadece doğruyu konuşması gerekir. Sıdk fi'l-kavl (dilde ve sözde doğruluk), sıdkın en meşhur ve açık çeşididir. Târizlerden (gösterişten ya da üstü kapalı sözlü sataşmalardan) de sakınmak gerekir. Çünkü târiz yalana benzetilmiştir. Ancak maslahatın gerektirdiği bazı hâllerde târize zarüret olabilir

Sıdk-ı niyet ve irâde (niyet ve irâdede sadakat), tamamen ihlâsla alâkalıdır. Amele nefsin hazlarından bir şey karışırsa, sadakat niyeti a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/batil/" bâtıl /a olur (boşa gider). (Kudâme, 394

Sıdk fi'l-azm (azimde sıdk) ve vefâ göstermek: İlki meselâ insanın Allah bana mal verirse tümünü tasadduk edeceğim gibi sözler söylemesidir. Bu, azim husüsunda sadakattir. Bazen bunda tereddüt bulunabilir. İkincisi ise azimde vefâkârlıktır. Nefs, vaadlerde bulunma husüsunda cömerttir. Çünkü vaad etinekte sıkıntı yoktur. Fakat iş tahakkuk edip tatbik sahasına konacağı zaman a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehvet/" şehvetin /a hâkim olması sebebiyle azmi ortadan kaybolur

Sıdk fi'-a'mâl (amellerde doğruluk), amelin gizli ya da açık yapılmasının bir olmasıdır. Öyle ki, zâhiri amellerin, bâtındaki huşü gibi hâlleri göstermemesi; bâtının da bunun hilâfına bir hâl içinde bulunmaması gerekir. (Kudâme, 395

Sıdk işin başıdır, onunla işler tamam olur, onda işler bir nizama girer. Sıdkın en aşağı derecesi özün ve sözün bir olmasıdır. Sehll-i Tüsteri) şöyle der: Kendi nefsini veya başkasının nefsini süsleyen kişi sıdkın kokusunu alamaz. Zünnün şöyle der: Sıdk, Allah'ın, bir şeyin üzerine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a kesmek için koyduğu kılıcıdır.

Yüce imâm ve ârif Hâris Muhâsibirh hazretlerinden rivâyet edilmiştir ki: Sâdık o kimsedir ki, halk nezdindeki itibârının tamamı insanların gönlünden çıksa —kalbi tam mânâsıyla a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/salah/" salâh /a bulduğu için- buna hiç aldırmaz; miskaller ağırlığınca güzel ameli bulunsa insanların bunu bilmesini arzu etmez; kötü amelinin halk tarafından bilinmesinden hoşnutsuzluk duymaz. Çünkü bundan hoşnutsuzluk duymak, halk arasında itibârının artmasını arzu etmekte olduğunun delilidir. Bu ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/siddik/" sıddikların /a ahlâkından değildir.

Şöyle de denilmiştir: Allah'tan sıdk taleb a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiğinde /a , Allah sana a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a ve âhiretin güzelliklerini görebileceğin bir ayna verir.

Ebu'l-Kasım Cüneyd'in"h şöyle dediği rivâyet olunmuştur: Sâdık, günde kırk kez sıdk