arasında bulunan bir hâldir. Şöyle denilmiştir: Vakt, kulun, ihtiyârı olmaksızın, Hakk'ın tasarrufu altına girmesidir.
Yine şöyle denilmiştir: Vakt, Hakk'ın iktizâsı ve bunun senin üzerinde cereyân etmesidir. Vakt, seni eksilten, fakat yok etmeyen bir törpüdür denilmiştir
Şöyle de târif edilmiştir: Vakt, seni hükmü altına alan her şey, her şeyin onun hükmü ve tasarrufu altında deverân etmesidir.
Vaktin ilâhiyyetteki dayanağı, Allah Teâlâ'nın kendini O her gün yeni bir iştedir ftecellidedir) şeklinde vasfetmesidir. O a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a vakt asıl olup, varlığı fer üzerinde, yani kâinâtta zuhür eder (ortaya çıkar). Hakk'ın şuünu da (fiilleri de) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mumkunatin/" mümkünâtın /a aynlarında zuhür eder. Şu hâlde hakiki mânâda vakt, içinde bulunduğun hâldir. İçinde bulunduğun hâl ise istidâdının aynıdır. Hakk'ın şuünu sende, senin istidâdın kadar zuhür eder. Demek ki şe'n (Hakk'ın fiili), asıl olarak O'nun hükmü altındadır. Çünkü, imkânla mümkünün istidâdının hükmü, Hakk'ın fiilinin onda icâd edilmesine sebeb olmuştur. Muhâlin onu kabül etmediğini görmüyor musun?
Vaktin aslı, Hakk cihetinden değil, kevrı (yaratılmışlar) cihetindendir. Takdirin hükmü ise sadece mahlükat hakkındadır. Şu hâlde vaktin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a kevndir, hüküm de kevne mahsüs olan hükmüdür. (Fütühât, II, 528
Vakt, içinde bulunduğun hâlde üzerinde zuhür eden vâridâttır. Hakk'ın tasarrufuyla zuhür etmişse, rızâ göstermen ve teslim olman gerekir. Böylece vaktin hükmünde olursun ve hatırına başkası gelmez. Eğer senin gayretinle alâkalıysa, o zaman senin için daha mühim olana yapış. Geçmişle ya da geleceğinle alâkadâr olma. Çünkü geçmişi elde etmeye çalışman, içinde bulunduğun zamanı zâyi etmektir. Gelecekle alâkadâr olmak da böyledir. Çünkü belki de onu hiç elde edemeyecek ve vakti de elinden kaçıracaksın. Bunun için muhakkik, Süfi ibnü'l-vakttir fvaktin oğludur, vaktin icâblarını yerine getirir)'demiştir. (Kâşânî, 53; Câmi’, 104
Vakt, kâinât zarfının adıdır. Birinci yaprağı, lütfun aydınlığı yoluyla üns hâline geçilebilecek sâdık vecdin zamanıdır. Bu an, ya recâ a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/safasi/" safâsıyla /a cezbe veya havfın sadakatiyle ismet, ya da a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbet /a şülesiyle tutuşan bir şevk ateşidir. İkinci yaprağı, yola koyulup, telvin ve temkin hâlleri arasında yürüyen sâliktir. Üçüncüsü ise, o anda O'nda, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdun /a (varlığın) değil, şekillerdeki keşfin yok olmasıdır. (Ravza, 491
Vakt, geçmiş ve gelecekle alâkalı olmaksızın, içinde bulunduğun andaki a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halinden/" hâlinden /a ibârettir. Bu da iki yokluk (geçmiş ve gelecek) arasındaki zamandır. Eğer vaktinle hâlin aynı ise, sen ibnü'l vakt olursun. Vaktin hükmü altına girersin. 1172 a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vakt-i-da-im/" vakt-ı dâ'im /a
Çünkü O mevcüd (var), sen isemâdümsun (yoksun). O sâbit, sen ise mevhümsun (vehimden ibâretsin). Eğer senin her hâlin tâat ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ubudiyyet/" ubüdiyyeti /a (kulluğu) müşâhede ise temkin ehlindensin. Eğer bunun tersi bir hâlde isen, telvin ehlindensin. Birinci duruma göre vaktin kurb, ikinci hâle göre vaktin ise bu'd olur
Hangi hâlde olursan ol, vaktin sana a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/varidatin/" vâridâtını /a vermesi gerekir. Vakti kurb olanın vâridâtı kurb a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mertebesinde/" mertebesinde /a , vakti bu'd olanın vâridâtı da bu'd mertebesindendir. Hâli bırakıp geçmişe hüzünlenen mâbüdindendir. Çünkü o, geri gelmesi mümkün olmayanla meşgul olmuş, hâlin gerektirdiği şeyi kaçırmıştır. İşte bu ademin aynıdır. Gelecekle meşgul olan kişinin hâli de böyledir. (Esfâr, 324
(Ayrıca bk. hâl/ahvâl
