, ekmeliyyet hazreti , mertebe-i merâtib mertebeler mertebesi) diye isimlendirilmiştir. Bu şekilde isimlendirilmesinin sebebi, mertebelerin tamamının orada temeyyüz hükmüyle zuhür edip ortaya çıkmasından dolayıdır (yani o mertebede isimler birbirinden ayırd edilmeye başlarlar). İşte bu mertebe, esmâ, sıfât, şuün, itibâr ve izâfetlerin her birinin hakkını tam ve kâmil olarak verir. (Merâtib, 15
Merâtib-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucuddan/" vücüddan /a biri de vücüd-i sâri (sirâyet eden varlık) diye de adlandırılan Rahmâniyyet mertebesidir. Hz. Peygamber de buna Rahmân'ın nefesi diye a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a buyurmuştur. Bu, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a kevni ve ilâhi kesret ile her şeyi kuşatan rahmetinin tamamlandığı Rahmân Hazreti'dir. Bu duruma göre Rahmân Hazreti, hem isim ve sıfatları ve bunların eserlerini ortaya çıkaran ilâhi kesreti, hem de varlığı yokluğa tercih etmek süretiyle varlık sahasına çıkararak terkib edilmiş olan kevni kesreti kuşatmış ve rahmetini umümi olarak herkese tahsis etmiştir
Merâtib-i vücüddan biri de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rububiyyet/" rubübiyyet /a mertebesidir. Bu mertebede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ubudiyyet/" ubüdiyyetin /a varlığı taayyün eder, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybet /a ve ünsün te'siri ile celâl ve cemâlin yeri ortaya çıkar. Bu mertebe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a ve yücelik makamıdır. Orası, kudsi nazarla her şeyi kuşatan en yüce meclâ ve mukaddes müşâhede yeridir. Tenzih isimleri oraya rücü eder ve takdis yalnızca onunla husüsileşir. Hazret-i Kuds (Kuds Hazreti) denilen yer orasıdır. Peygamberler bu mertebeden gönderilmiş, şeriatlar o mertebeden teşri edilmiş, kitâblar o mertebeden indirilmiş, itâat edenin karşılaşacağı nimet, isyân edenin uğrayacağı azab orada tâyin edilmiştir. Bu mertebe, —Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/salat/" salât /a ve selâmı hepsinin üzerine olsun- peygamberlerin, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatleri /a bakımından değil de, nübüvvet ve risâlet bakımından tâyin edildikleri yerdir. (Merâtib, 16
Merâtib-i vücüddan biri mâlikiyyettir. Mâlikiyyet, emir ve yasağın nüfüz a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a mertebedir. Çünkü sultan mülküne hâkimdir, onun hakimiyyetinde olan bir kimse onun emir ve yasağını reddedemez. Allah Teâlâ'nın bir şeye Ol dediğinde olması bu tecellidendir. Çünkü tebâ sultana itâat eder. Rubübiyyet mertebesinden vârid olan emirdeki fark bir terbiye çeşididir. Bu sebeble, emir —Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun- peygamberlerden ibâret olan aracıların eliyle gelmiştir. Bu sebeble kul, bu emirlere uyma veya aykırı davranma a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imkani-2/" imkânı /a bulmuştur
Ancak mâlikiyyet mertebesinden vârid olan emir böyle değildir. Çünkü o emre muhâlefet kesinlikle mümkün değildir. İşte bundan dolayı mâlikiyyet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mertebesinde/" mertebesinde /a bir şeye Ol derse, o şey dediği vasıfta meydana gelir. Bu sebeble emir vâmerâtib-i vücüd sıtasız olur. Çünkü mâlikiyyet makamının emri her şeye nüfüz eder. Kâinâtta te'sirli olan isim ve sıfatlar te'sirini bu mertebeden alır. Bu mertebe, isim ve sıfatların efendisidir. Bu mertebeden ilk hakkını alanlar, nefsi sıfatlardır. (Merâtib, 17
Bu mertebeler, bir mahlük için zâtının kemâlinin ancak onlarla belirlendiği a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gercekte/" gerçekte /a dört tane isim ve nefsi sıfattır. Bunlardan biri Hayat ismidir. Hayatı olmayan bir külli zât, zâti kemâl derecesinden eksiktir. Bu sebeble bu noktada bazı ârifler ism-i azamın Hayy olduğu görüşünü ileri sürmüşlerdir
Sonra ilim gelir. Çünkü ilim sıfatı olmayan bir Külli Hayy'ın hayatı hakiki değil arazidir, geçicidir. Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a ilim zâti hayyın şartıdır. Çünkü hayatın kemâli onunladır. Bundan dolayı Allah Teâlâ ilmi, hayatla tâbir etmiş ve şöyle buyurmuştur: Ölü iken... yani câhil iken ... dirilttiğimiz... yani öğrettiğimiz... Hayatı olmayan bir âlimin varlığı düşünülemeyeceğinden hayat ilimden önce zikredilmiştir. Hayat bütün nefsi sıfatlardan önce gelir. Bu yüzden muhakkik âlimler tarafından hayat diye adlandırılmıştır. Bir de imam (başta gelen) sıfatlar vardır. Yani bütün nefsi sıfatlar, diğer sıfatların imamlarıdır. Çünkü onların tamamı bu imam sıfatların kapsamına girer
Bir diğeri ise irâdedir. Çünkü irâdesi olmayan bir Külli Hayy'ın başkasını yaratabileceği düşünülemez. Hakk Sübhânehü ve Teâlâ bütün eşyâyı yaratandır. O, Mürid'dir. İrâdeyle eşyâ husüsileşir ve mümkün dâiresi içinde mahlükatın varlık tarafı yokluk tarafına tercih edilmiş olur
Bundan sonra a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a adı gelir. Çünkü bir şey isteyip de onu yapmaya gücü yetmeyen acizdir. Hakk Teâlâ acizlikten münezzehtir çünkü o, Mutlak Kadir'dir. Bu dört sıfat isimlerin analarıdır. Bu ikinci tecellidir, gaybın anahtarlarıdır. Bu sıfatla, Zât'ın kemâliyle alâkamız tamamlanmış oluyor. Çünkü hayat, ilim, irâde ve kudret a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a olan, varlığında ve başkasını yaratmada kemâl sâhibi olur. (Merâtib, 18
Esmâ-yı celâliyye (celâli isimler) hazreti de, merâtib-i vücüddandır. Kebir, Aziz, Azim, Celil, Mâcid gibi isimler celâli isimlerdir. Biz bütün isim ve sıfatları Şemsün zaharat li bedrin karra hiye adlı kitâbımızda zikrettik. O, bugün bizim elimizde bulunan el-Kamıüsu'l-âzanı ve'n-Nâmtisu'l-akdem a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kitabi/" kitâbının /a kırk dördüncü cüzüdür. (Merâtib, 19
Esmâ-yı cemâliyye hazreti (cemâli isimler mertebesi) de, merâtib-i vücüddandır. Rahim, Selâm, Mü'min, Latif gibi isimler cemâli isimlerdir. Izâfi olan isimler de bu isimlere dâhil edilir. Bunlar Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın, Karib, Baid isimleridir. (Merâtib, 20
Esmâ-yı fiiliye hazreti (fiili isimler mertebesi) de merâtib-i vücüddandır. Bunlar iki kısımdır: Birincisi celâli fiil isimleridir. Bunlar, Mümit, Dârr, Müntakim gibi isimlerdir. İkincisi cemâli fiil isimleridir. Bunlar da Muhyi, Rezzâk, Hallâk gibi cemâli fiil isimleridir. (İyi) anla
merâtib-i vücüd
Merâtib-i vücüddan biri de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/alem-i-imkan/" âlem-i imkândır /a (imkân âlemidir). Fiili tecelliler, Hakk'a ait ilâhi tenezzülâtın sonudur. İlk Akıl, yaratılışa ait ilâhi tenezzülâtın başıdır. İmkân, Hakk ve halk (âlemleri) arasında orta bir mertebedir. Çünkü o, -yani imkân- her iki yönü de kabül ettiğinden, ona ne yokluk, ne de varlık izâfe edilebilir. Bir mümkün varlık imkân âleminden taayyün ettiğinde, halka (yaratılışa) ait âleme iner ve orada zuhür eder. Taayyün etmeyen şey de böyledir. Çünkü o, kendi imkânında bâkidir. Şu hâlde imkân âlemi, iki varlık türü —yani kadim ve hâdis varlıklar- arasında bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/berzah/" berzahtır /a . Bunun sebebi, adem (yokluk) isminin mümkün varlık için a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kullanilmasi/" kullanılmasının /a hiçbir bakımdan doğru olmamasıdır. Herhangi bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a yoluyla da olsa, bu nisbet karşılığında onun içiri vücüd ismini kullanmak daha doğrudur. Böylece vücüd da, adem de (varlık da yokluk da) olmaz. O, hakiki vücüd ile mecazi vücüd arasında orta bir yerdedir. Çünkü tahkik ehline göre adem halktan; vücüd ise Hakk'tan ibârettir. Halk mâdüm (yok), Hakk ise mevcüddur (vardır). Mümkün ise bu iki mertebenin arasındadır. Sonu olmayan, mâdüm olmayan, yok olmayan, helâk olmayan Mutlak Mevcüd Allah'tır ve O, sonradan yaratılmışların vasıflarından münezzehtir. (Merâtib, 20
Merâtib-i vücüddan biri de Akl-ı Evvel'dir (İlk Akıl'dır). Peygamber Efendimiz
şöyle buyurmuştur: Alah'ın ilk yarattığı varlık aklıdır. Aclünüâ, I, 263) Akıl, Kalem-i Âlâ'dır. Nitekim Peygamber Efendimiz : Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdir (Aclüni, I, 263) buyurmuştur. Kalem Hz. Muhammed'in rühudur (nürudur). Bu konuda Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: Allah'ın ilk yarattığı şey Peygamber'inin nürudur ey Câbir! Aclüni, I, 265) Bu üç hadisle İlk Akıl, kalem-i âlâ ve rüh-i Muhammedi'nin aynı şeyden ibâret olduğu anlaşılmaktadır. Allah bütün ilimleri İlk Akl'a koymuştur. İstersen buna Kalem-i Âlâ'ya ya da Rül-ı Muhammedi'ye de diyebilirsin. Buna göre ilimler, sözün gönülde toplandığı gibi İlk Akıl'da toplanmış ve sözün dilde açıklığa kavuştuğu gibi Külli Nefs'te tafsil edilmiştir (birbirinden ayrılmış, ayrıntılı olarak tesbit edilmiştir). (Merâtib, 21
Merâtib-i vücüddan biri de Rüh-i Âzam'dır. O da Külli Nefs'tir. Külli Nefs ise, apaçık bir imam ve Kitâb'ın imamı olarak ifâde edilen Levh-i Mahfüz'dur. İlahi ilimler nefsin içinde yayılmıştır, orada varak ve levhte yazılı harfler zuhür etmiştir. Bunlar da divitte harflerin olması gibi akılda mündemicdir. Bu itibârla akıl Ümmü'l-Kitâb, nefs ise Kitâb-ı Mübin'dir (apaçık kitâbdır). Nitekim Kalem-i Âlâ Ümmü'l-Kitâb, Levh-i Mahfuz ise Kitâb-ı Mübin'dir. Bu itibârla ilm-i ilâhi Ümmü'l-Kitâb, vücüd bütünüyle Kitâb-ı Mübin'dir. Zât-ı ilâhi Ümmü'l-Kitâb, ilm-i ilâhi ise Kitâb-ı Mübin'dir. Bu işâretleri düşün, seni alâkadar eden noktalarını kavra, kaderin sırrını keşfet! Hidâyete erdiren Allah'tır
(Arş) merâtib-i vücüddan olup külli cisimdir. Arş, âleme nisbetle insanın kalıbı menzilesindedir. Cismâniyeti, rühâniyyeti, zâhiri ve bâtınıyla insanı çevreler. Bu sebeble, süfilerden bir kısmı onu külli cisim olarak isimlendirmiştir. Rühun bedeni herhangi bir yerinde olmaksızın kuşatmış olması gibi. Mevcüdun arşın vümerâtib-i vücüd cüdu olması da böyledir. Cüz'i ve külli varlıklarıyla eşit olan bütün âlemi çevrelemiş bulunan mevcüdâtta hareket etmiştir
İşte bu Rahmâni Nefes'tir, anlayan kimseler için hulülsuz rahmani istivâdır. Rühun süreti gibi vücüd (varlık) tümüyle Hakk'a aittir. Bu konuyu Kitâbü mecra'lhudüs ve'l-kıdem ve mevcüdü İ-vücitd ve'l-'adem adlı eserimizde açıklamıştık. Konuyla ilgili orada bulunan bilgileri tekrar etmeye ihtiyaç yoktur
Bil ki kalb, Allah'ın arşıdır. Âlemin tamamı Rahmân'ın arşıdır. İki arş arasında da iki ismin arasında olan şeyler vardır. (Merâtib, 22
Merâtib-i vücüddan biri de Kürsi'dir. Kürsi, fiil seviyesinden ibârettir. Nitekim hadiste şöyle vârid olmuştur: Hakk'ın kudret ayakları kürsiden aşağı sarkmıştır. Ayaklarından biri yasak, diğeri ise emirden ibârettir. Bedenindeki kürsi, bedenin ile kaim olan nefs-i nâtıkandır. Senin fiili isimlerin bu nefsten meydana gelir. Çünkü o, senin için uygun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olanlarin/" olanların /a meydana gelmesini, yaramayan şeylerin de uzaklaştırılmasını ister. Bu da külliyetin iktizasınca cüziyetin gereğince emir ve yasaktan ibârettir
Merâtib-i vücüddan biri de âlem-i ervâhtır (ulvi rühlar âlemidir). Onlar, Allah'ın celâl ve cemâlini gözleyen, arşı çevreleyen, ilâhi mücâlese ve muhâdara ehli olan (Hakk'a çok yakın olup O'nu müşâhede eden) melekler —ki bu mertebe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ceberut/" ceberüt /a âlemi olarak da tâbir edilmiştir-, mânâlar alemi —ki burada diğer melekler dışında, unsurlar ve tabiatlar bulunmaz- geri kalan mahlüklar tabiatlardan yaratılmıştır. Her semânııt melekleri isimlendirildikleri bir tabiattan yaratılmıştır. Bu melekler Allah'ın en şerefli mahlükları olup hepsi mukarrebdir (Allah'a yakındır). Allah onları vahdâniyyetinin nürundan yaratmıştır. Ancak ardarda gelen her bir mertebe, Vâhidi Tecelli itibâriyle Allah'ın isimlerinden bir isim, sıfatlarından bir sıfattır. (Merâtib, 23
Merâtib-i vücüddan biri de Allah'ın içinde âlemi yarattığı (dört) unsura ait sı
