Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

medlülüne (Tasavvuf Sözlüğü)

ulaşıncaya kadar delile bakrnakla maşgul olurlar. Medlülü elde edince Hakk Teâlâ onlara başka bir delil gösterir ve bu böyle sürüp gider. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Onlara ufuklarda ve nefslerinde …

ulaşıncaya kadar delile bakrnakla maşgul olurlar. Medlülü elde edince Hakk Teâlâ onlara başka bir delil gösterir ve bu böyle sürüp gider. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Onlara ufuklarda ve nefslerinde âyetlerimizi göstereceğiz. Allah âyette onlara âyetler göstereceğini ve bunun da tek âyet olmadığını belirtmiş, sonra da devamında şöyle a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/beyan/" beyân /a buyurmuştur: Onun (Kur'ân'ın) hak olduğu iyice belli olsun diye.

Bu belli oluş, onların delile vakıf olmaları ve medlülün meydana gelmesidir. Bu, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a değişik mükâşefe fetihlerinin bulunduğu bir meseledir. Nitekim bazı süfilere keşf olarak hem delil hem de medlül verilmiştir. Delil bunlara asla medlülü olmadan verilmemiştir. Hatta bazı âlimler, ancak akıl yoluyla ulaşılabilen delil olan vehbi ilimlerin, hibe edildiği kimselere ancak delilleriyle hibe edileceğini ileri sürmüşlerdir. Çünkü bu ilimler o delillere akıl yönüyle bağlıdır

muhâdara-mükâşefe-müşâhede Süfilerden bir kısmı ise şöyle söylemiştir: Allah ancak delilleriyle akıl yönüyle ulaşılabilecek ilimlerden vermek istediğini delilsiz verir. Çünkü maksad delil değil, medlüldür. Eğer Hakk Teâlâ tarafından akıl yürütmeye bağlı olarak elde edilebilecek bir ilim delilsiz olarak meydana gelmişse delile ihtiyaç yoktur. Biz bazen nefste medlüliin meydana gelmesine karşılık olan delili ve bunların bir araya gelemeyeceğini biliyoruz.

Delil ve medlülün bir arada bulunamayacağı düşüncesi yanlıştır. Medlül ile bir araya gelemeyecek olan delile aynı delille bakmaktır. Çünkü delile bakan medlülü kaybedebilir, bulabilir veya elde edebilir

Kulun muhâdarası bazen ilâhi kevni isimlerle birlikte meydana gelir. Yani Allah Teâlâ, bazen kendisini, bazen de âlemi kevni isimlerle vasfetıniştir. (Fütühât, II, 546

Muhâdara, Allah Teâlâ'nın isimlerinden feyz almak husüsunda kalbin Hakk ile huzür bulmasıdır. (Kâşânî, 81; Câmi’, 97

Mükâşefe, bâtıni ilimlerle uğraşanlar arasında sırrın yatağıdır. İlk inceliği sağlam bir tahkike götüren mükaşefedir. Bu mükâşefe süreklidir. İkincisi, devam etmesi daha evlâ olan müşâhededir. Üçüncüsü ilmin değil, gözün mükâşefesidir. Bu mükâşefenin gâyesi müşâhededir. (Ravza, 493

Müşâhede, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hicab/" hicâbın /a (perdenin) yok olarak ortadan kalkmasıdır. İlk inceliği cereyân eden mârifetin, ilmin sınırları üzerinde, vecd nürunun pırıltılarında müşâhede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesidir /a . Bu, cem'in fenâsına götürür. İkinci inceliği, ıyân müşâhedesidir. Bu müşâhede, şevâhid (âlemle olan) bağlantılarını koparır ve kudsi sıfatlara büründürür. Üçüncüsü ise, ayn-ı cem'e cezbeden (çeken) müşâhededir. (Ravza, 494

Bu topluluk a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a delilleriyle görülmesi sözüyle, O'nun her mevcüddaki ahadiyyetini kasd ederler. Bu da Hakk'ın ahadiyyetine olan delilin ta kendisidir. Bu delil de, ayna değil, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyete /a delildir. (Esfâr, 65

Müşâhede, kalbdeki Hakk'tan gelen a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhidin /a görülmesidir. Alâmet ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ru-yet/" rü'yet /a (görme) kaydına bağlı olan müşâhede ise böyle değildir. Bu sebeble Hz. Müsâ 4 Rabb'im, (kendini) bana göster de sana bakayım. demiştir, Bana (kendini) müşâhede ettir dememiştir. Çünkü o (görülemez, ancak) müşâhede edilebilir. Hz. Müsâ'ya kendisine gizli kalan şeyi göstermiştir. (Esfâr, 66

Müşâhede, ancak Hakk'ın kulun kalbinde tecelli etinesiyle olur. Kalbinde başkası varken, başkasını düşünmen doğru değilken ve ancak başkasında kaybolduğunda onu müşâhede etmekten uzakta iken, Allah'ı müşâhede yoluyla bilmen nasıl mümkün olur? Bu, onu bilmemenin ta kendisidir. Câhillerden olma! Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun! (Esfâr, 330

Müşâhede, kalblerin, Allah'ın gayblardan haber verdiği şeylere muttali olmaktır. (Câmi, 54

muhâdara-mükâşefe-müşâhede

Müşâhede üç kısımdır: Avâmın müşâhedesi Hakk ile olur; a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a müşâhedesi Hakk için olur; ehass-ı havâssın müşâhedesi ise Hakk olur. Hakk ile müşâhede eşyâyı delilleriyle görmek, Hakk için müşâhede Hakk'ı eşyâda görmek, Hakk'ı müşâhede ise, Hakk'ı hiçbir şey olmaksızın (vâsıtasız olarak) görmektir. (Câmi’, 62

Şöyle denilmiştir: Mişâhede, kalblerin kir ve pisliklerden, Cebbâr (olan Allah'ın) murâkabesinde zıtlardan ve ağyardan temizlenmesi sayesinde, sırların nürlarıyla gaybın idrâk edilmesidir. Böylelikle mârifetin saflığından ve yakinin kuvvetinden dolayı ince bir perde ardından gayba bakıyormuş gibi olur. Bu yüzden Müşâhede, murüâkabeden doğar denilmiştir. Hiç kimse müşâhedenin hakikatini daha fazla açıklamamıştır. (Câmi’, 253

Mükâşefe bazen mütâlaa, bazen müşâhede, bazen de kulların sırlarına muttali olma mânâsına gelir. Hakikatte o ferâsettir. (Kavânin, 94

Bir düşüncenin insanın aklına düşmesi mükâşefe lütuflarındandır. Böylece elbisesinin kenarında kendisine emir veren veya yasaklayan bir yazı bulur. Böyle bir durum Ebü Medyen'derh gerçekleşmiştir. Hatırına karısını boşama geldiğinde, Ebul Abbas (Mürsi) şeyhin elbisesinde Karını boşamaman gerekir yazısını görmüştü. Yine böyle bir durum İbn Arabi'derh de gerçekleşmiştir. Kitâb yazmakla meşgulken, kendisine şöyle hitâb edilmiştir: Tavsifi çok hassas, anlaşılması çok zor olan bu bölümü yaz. O andan itibâren ne yazacağını bilmiyordu. Sonunda bu hâl ondan gidiverdi ve önünde nürdan yazılı bir levha gördü. Onda nürdan yeşil satırlar vardı. Sonra o levha yukarıya doğru yükselip gitti

His (duyular) dünyâsından gaibi keşfeden şey de bunlardandır. Hiçbir perde ve zulmet, insanların evlerinin en ücrâ köşelerinde bile yaptıkları şeylere onun muttali olmasına mâni olamaz. Yine bu da mükâşefattandır: Zina eden, içki içen, hırsızlık yapan, küfre sapan kimse kendisinin yanına geldiğinde, günâha doğru yürüdüğünde ya da zulüm yaptığında, mükâşefe ehli olan kişi bu fiili, o kişinin o fiili işleyen uzvunda yazılı olarak görür. Bu makam genellikle İbn Arabi'nin" şeyhi Ebü Ya'zi'der mevcüddu. Bu mükâşefe, verâ a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a muhakkiklerde mevcüddur (verâı gerçekleştirenlere hastır

Şu da bu mükâşefe ehlindendir: Bir kimse yanı üzere hareket a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiğinde /a veya durduğunda, buradan onun mertebesini bilir ve vücüd itibâriyle (varlık açısından) bu mertebenin varacağı yeri de bilir. Bu mertebenin bu şahsa (ait olduğunu) kesin olarak iddiâ eder, durum da dediği gibi olur. Bunda da asla hata yapmaz. Bu durumun bazı şeyhlerde sâbit olduğunuda ittifâk vardır. Ebü Medyen Mağribi, meclisinde hareket eden bir adamın dışarı atılmasını emretti ve Şu kadar sene sonra bunun hâlini göreceksiniz dedi. Orada bulunan bazılarına bunu tafsili (ayrıntılı) olarak söyledi. Dedi ki: O, mehdilik iddiâsında bulunacak. Yirmi sene sonra dediği gibi de oldu. Bu ledünni ilhâm ilimlerindendir

muhaddesün Uyanıkken ağaçtan kendisine bal, süt ve su akıtılan ve onu içen kişinin mükâşefeleri de böyledir. Maddeden a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucerred/" mücerred /a (soyutlanmış, sıyrılmış) mânâ âlemi kendisinde tecelli eden kimseninkiler de bunlardandır. Ağaçların, madenlerin ve diğerlerinin sırlarına vakıf a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olanlarin/" olanların /a mükâşefeleri de bunlardandır. Her taşın husüsiyetini, sırrını ve zararlarını bilir. Allah'tan fehm (anlama) makamıyla ve âyetlerini doğru işiterek rızıklandırılanların mükâşefeleri de bunlardandır. Çeşitli seviyelerdeki cansız varlıkların konuşmalarını işitir ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/adetleri/" âdetleri /a ortadan kaldırırlar. Hârikulâdelikler ikiye ayrılır: Biri işitene, diğeri kendisine yöneliktir. İşitene yönelik olan hârikulâdelik, onun hakikatini anlamasıdır. Kendisine yönelik olan ise, kerâmet yoluyla kendi nefsinde onunla konuşmasıdır. Bazı sahabilerin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/avuclari/" avuçlarında /a çakıl taşlarının Allah'ı tesbih etmesi bu türdendir. Kul bu makamı hak edince, bütün mevcüdâtın Zeyd ve Amr'ın (Ali ile Veli'nin, herhangi bir insanın) konuşması gibi konuşma diliyle Allah'ı tesbih ettiğini işitir. Bitkiler âlemi kendisine keşf olunan kimsenin mükâşefâtı da bunlardandır. Her ağaç ve ot taşıdığı zararlı ve faydalı husüsiyetleriyle onunla konuşur ve der ki: Ey Allah'ın kulu, ben şöyle faydalıyım, ben şöyle zararlıyım. (Nebhâni, I, 31

Efendimiz Cüneyd şöyle buyurmuştur: Müşüâhede üç kısımdır: Rabb'dan olan müşâhede, Rabb için olan müşâhede ve Rabb'i müşâhede.

Başka bir tasnife göre müşâhede üç kısımdır: Hakk'ı Hakk ile müşâhede, vicdanın istidlal yoluyla Allah'ın Zât'ının birliğine nazar etmesidir. Hakk için müşâhede, varlıkların oluşunda ve yaratıkların tamamında Hakk'ı düşünmek ve onun eksikliklerden münezzeh olduğunu bilmektir. Eşyâdan önce Hakk'ı müşâhede ise, eşyâdan önce onun görülmesi. Bu müşâhede, keşften üstün olan vasıftan (ve keyfiyetten) mücerred (soyutlanmış) hâl türünden bir görmedir. (Rihle, 211

(Ayrıca bk. ilhâm; a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilme-l-yakin-ayne-l-yakin-hakka-l-yakin/" ilme'l-yakin-'ayne'l-yakin-hakka'l-yakin /a ; keşf/küşüfât; yakin