Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

mekânı esfel-i sâfilin (Tasavvuf Sözlüğü)

olur. Nasıl ki yeryüzü güneşin ışığıyla aydınlanıyorsa, bedenler de rühun nüruyla aydınlanır. (Tedbirât, 110 Nefs âlemi iki kısımdır: İtâat eden ve isyân eden. İtâat edene a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ceberut/" ceberüt …

olur. Nasıl ki yeryüzü güneşin ışığıyla aydınlanıyorsa, bedenler de rühun nüruyla aydınlanır. (Tedbirât, 110

Nefs âlemi iki kısımdır: İtâat eden ve isyân eden. İtâat edene a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ceberut/" ceberüt /a âlemi diye isim verilir. Nefs âlemi, onlara göre, bütünüyle a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/berzah/" berzahtır /a . İsyankâr oları nefs ise bu şehrin düşmanlarıdır. (Tedbirât, 154

Nefs, kıvılcımlarını söndürmek için Allah'ın kalb ateşine musallat a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a rühtur

Nefs, kulun vasıflarıyla alâkalı olan şeydir. (Istılâh, 533

Parladı Hakk'ın vücüdu

Nefsim ey nefsim

Sakın inkâr etme O'nu

bende bulursun Ben'i

bende kendimdeyim

Ey nefs, ey darlık ve bolluk arasında bir yerde bulunan nefs! Allah seni a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a ehlinin en aşağısı olarak seçti. (Rülı, 137

Nefsi latife-i insâniyye olarak isimlendiriyorlar. Bilinmelidir ki a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tasavvuf/" tasavvuf /a erbâbının ıstılâhında bu nefs kavramı, berzah âleminden külli nefse kadar iki yönü ifâde eder. Çünkü berzah, ikisi arasında engel bulunan kimse için iki husüs tahakkuk edinceye ve Allah'tan başka mevcüd kalmayıncaya kadar berzah olmaz. O, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a zuhürunu sebeblere bağlamıştır. Çünkü mevcüd sebebsiz olarak var olmaz. Her mevcüd, biri kendisine, biri de Allah'a ait iki sebeble varolur. O da sebeb ile Allah arasında bir mânidir

Aynlardaki ilk berzah Külli Nefs'in varolmasıdır. O, akıldan ortaya çıkmıştır ve var edicisi Allah'tır. Onun sebebine ait bir yönü ve Allah'a ait bir yönü vardır. O da ilk ortaya çıkan berzahtır. Bunu anladığında, cesedi idâre eden, kulun latif yönü olan nefste, ancak bu cesedin düzeltilmesi ve sağlam bir hâle getirilmesinden sonra bir ayn ortaya çıkar. O zaman Hakk kendi rühundan ona üfler ve nefs, nefh-i ilâhi (ilâhi üfleme) ile tesviye edilmiş ceset arasında ortaya çıkar. Bundan dolayı mizâc orada etkilenir ve nefsler birbirinden üstün hâle gelir. İlâhi nefh bakımından aralarında bir üstünlük yoktur. Üstünlük onun bunu kabül edip geliştirmesindedir. Onun tabiata ve ilâhi rüha yönelik tarafı vardır. O nefsi berzah âleminden kabül ettik

Kulun sıfatları arasında berzah âleminden te'sir almış olanlar da böyledir. Bir topluluğa göre bunlar, nefs açısından kınanmıştır. Çoğu âlimlere göre, onun fiili olması sebebiyle onu Allah'a izâfe ettiklerinden dolayı övülmüştür. Sebeb yönünden değil, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bilakis/" bilakis /a onunla aynı olmayan sebeb dolayısıyla, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a bulunan kınanmadan ötürü övülme ve yerilme arasındaki bir yer olan berzah âleminden olmuştur

Her vasıf kulun nefsine ait olur. Ancak bu vasıfta Hakk, aynının vücüdu katında nefs tarafından müşâhede edilemez. Bu görüş illetlidir (sağlam değildir). Bundan dolayı onunla alâkalı olarak şöyle denilmiştir: O nefstir, yani onda nefsten fkendisinden) başka bir şey müşâhede edilmez. Bazılarının onu gördüğü gibi, o onu Hakk'dan görmemiştir ki, Hakk onun tarafından onda müşâhede edilebilsin. Bunun gibi, kevni bir sebeb dolayısıyla onda bu vasıf ortaya çıktığında, müşâhedesinde Allah ile alâkası yoktur ve onda Allah ile alâkalı bir fikir de bulunmaz. O, kulu bu vasıfla bulunmaya sevk eden o kevni illet sebebiyle malüldür (illetlidir, hatalıdır). Tıpkı dünyânın nimet ve geçici heveslerinden birini seçen bir kimse gibidir o. Onu sadece bu gaye ve onun sevgisi hareket geçirir. Allah katından ona herhangi bir düşünce ve ilhâm gelmez. Bu hareket illetlidir hatalıdır) denir. Yani bu konuda senin müşâhedende Allah'a ait bir başlangıç yoktur. (Fütühât, TI, 558

Mânâlar bahçesidir meskenim benim

Bir gözüm ben gören

Yok bende ikilikten başka hiçbir şey

İkinci diye çağırır beni

İkinci değilim ben

Benim varlığımıda biter

meydana gelen her şey

Zât'a karşı olanı izlerim ben gözlerden

Kazanılmış bir hükmüm var benim

uzaklarda vakitlerde

yoktur benim benzerim

benzeyenden başka hâlime hâli

Tenkit et istersen

dilimin getirdiği

zarifliklerden sarkıtılan

güzel a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatleri /a

yüz çevirmiş kalblere

çınlayan tasarruflardan münezzeh

arzulanan cennet bahçelerinin güzelliklerinden

Nefes-i Rahmâni (Rahmâni nefes), bu neş'etin (ortaya çıkışın) hayat kaynağıdır. O, nefs-i nâtıka ile bilir ve idrâk eder. Düşünme kuvvet ile hakkın onda icmâl ettiğini tafsil eder (ayrıntılı olarak açıklar). Eşyâya mertebelerini indirir, her hak sâhibine hakkını verir

Orta kat semâya ve adaletli hazrete (makama) vardık. Peygamber, yücelik ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a âyetlerine yükseldi. Bunlar hayat vermek konusunda, anne ve babaların en yücesidir. Ulaşmak istediğimiz bu semâya vardığımızda, sevgili a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmetin /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a bizim için izin istedi. O semânın efendisi de bize izin verdi. Bunun üzerine içeri nefs girdik. İçeri girince Hazret ayağa kalktı, biz de oturduk. Hazret: Bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mahfuz/" mahfüz /a ve korunmuş olan kafile nereden geldi? diye sordu. Biz: Yabancı beden ülkesinden geldik diye cevâb verdik. Bunun üzerine o: Merhaba, sevgilinin ülkesinden gelen ziyaretçilere! Orası —(nefs)- ne güzel bir korunmuş şehir! dedi

Erkânı bağdaş kurmuş bir şekilde durmuşlardı. Saltanatını güzel bir âlem kılmıştı. Bu âlem yüksek ve alçak diye ikiye ayrılmıştı. Bu sultan yüksek âlemin sultanıydı ve o sultanlıkta ilâhi sıfatlar kaim olmuştu. O sıfatlar hayy (diri), âlim (bilen), mürid (dileyen), kadir (kudret sâhibi), mütekellim (konuşan), basir (her şeyi gören) ve semi (işiten) diye adlandırılmıştı. Bu sıfatlar dokuz besleyici kuvvetlerle muhkemleştirilmişti. Bu kuvvetler de gıdalandıran, büyüyen, süret ve şekil veren, konuşan, akleden, koruyan, düşünen, hayal eden ve hisseden kuvvetlerdir. Bu kuvvetler faydalı olanları cezbeden, onları tutan, zararlı şeylerden korumak için de mideye girenleri hazmeden ve onları mideden uzaklaştıran kuvvetlerle de sağlamlaştırılmıştı. İçinde fazladan olan çok şey bulunduğundan bu şehrin düzenini açıklamak uzun sürer

Ne var ki bu şehir (nefs), sonradan yaratılmış a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olanlarin/" olanların /a hakikatini ve ilâhi hakikatlerin bir kısmını bünyesinde toplamıştır. Allah ondan daha şerefli bir mahluk yaratmamıştır. Hiç kimse tarafından ondan meydana gelen hikmetler gibisi meydana gelmemiştir. Ona özlü sözler söyleme kudreti verilmiş ve çeşitli hikmetler bahşedilmiştir. Ah! Ona olan uzun özlemim ve ona duyduğum hasretim! (Letâ'if, 112

kevni berzahta kabill edilir nefs

ulvi felekte kabül edilir rüih

iki emin arasında

his ise süfli felekte bağlı

Mâder-i büttür büt-i nefs ii hevâ

Lik o büt mâr oldu bu büt ejdehâ

Âhen seng oldu nefs büt şirâr

Âb içinde o şirâr eyler karar

Seng âhen âbdan olmaz pesin

Bu ikiden âdem olsun mu emin

Seng âhende nihândır çünki nâr

Âb içün ol nâre yok te'sir-i kâr

Âteşi sü söndürür bi-ihtiyâr

Seng âhenden ne mtünıkin mahv-ı nâr

(Mesnetii, I, 32

Büt siyeh sü küzede itmiş kiimün

Çeşme ol âb- siyâha nefs-i dün

Ol tirâşide sanem seyl-i siyâh

Büt-tırâşın nefsi ayn-i âb-ı râlı

Büt derün-i küzede âb-ı siyeh

Nefs-i şümun çeşme sâr-ı âb-ı rel

Yüz sebüyı kesr ider bir pâre taş

Virmez âb-ı çeşmeye amma telaş

Büt şikest olmak bakılsa sehldir

Sehl görmek nefsi gayet cehldir

İster isen süret-i nefsi eger

Düzenin bâbı yididir kıl nazar

Her nefes bir mekr her mekrinde hem

Oldu yüz fir'avn fir'avni be hem

Hâlık-i Müsâ ve Müsâ'dır penâlı

İtme Fir'avn ile imânın tebâh

Din-i Ahmed'de olup ahd-i Ahad

Ola gör vâreste-i Bü cehl-i bed

(Mesneviti, , 32

Bütün putların anası, sizin nefsinizin putudur. Hâriçte görülen putlar, birer yılandır, hâlbuki nefs putu bir ejderhâdır

Nefs, çakmak taşı ile demirdir. Put ise, çakmak taşından sıçrayan kıvılcımdır. O kıvılcım su ile söner. (Mesnevî , I, 49

Kıvılcım söner ama, çakmak taşı ile demir su ile söndürülebilir mi? İnsanoğlu bu ikisi kendisiyle beraber oldukça nasıl emin olabilir?

Çakmak taşı ile demirin ateşi, kendi içlerinde gizlenmiştir. Onların içlerine su girmez ki ateşi söndürsün

Su, ancak dışarıda bulunan ateşi söndürür. O, taşın ve demirin içine nasıl girer?

Nefsin ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehvet/" şehvetin /a sembolü olan çakmak taşı ile demirden, küfrün ve bütün kötülüklerin kıvılcımları sıçrar. Dumanları yükselir

Kaptaki, küpteki su bitse de, nefs çeşmesinin suyu tazedir, kesilmeden akar durur

nefs Put, testide gizli duran kara sudur. Sen nefsi, bu gizli kara suyun kaynağını bil

O yontulmuş put, çamurlu, kirli kara bir sele benzer. Put yontan nefs ise ana yoldaki çeşmedir

Bir taş parçası yüz testiyi kırar. Fakat çeşmenin suyu durup dinlenmeden akar. Put kırmak kolaydır, hem de pek kolay, fakat nefs putunu kırmayı kolay sanmak bilgisizliktir, bilgisizlik

Nefsin, her anda bir hilesi vardır ki, onun her hilesi ile isyân denizinde yüzlerce Firavun ile Firavun'a uyanlar batmadadır

Sen, kurtulmak istiyorsan, Müsâ'nın Rabb'ine ve Müsâ'ya sığın. Benliğe kapılıp firavunluk a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a imânını kaybetme

Ey kardeş, Sen Allah'ın emrine ve aziz Peygamberimizin sünnetine uy da, ten Ebü Cehl'inden ve nefsâni isteklerden kurtul... (Mesnevî, I, 50

Şeyh ile görse seni nefsin müdâm

Ol sana nâçâr olur elbette râm

Akl olur gâlib dem-i sayd u şikâr

Kelb nefse ger ola şeylı ile yâr

Mekr fende oldu nefsin ejdehâ

Rüy-ı şeyhi ammâ zümürrüd-tâb ana

Mazharı çünkim veliyyullâh olur

Yüz zirâ olsa dili kütâh olur

Yüz dil ammâ her dilinde yüz lugat

Dâstân u zerki pejmürde-sıfat

Nefs elinde subha vü Mushaf ayân

Hançer seyf âstininde nihân

İtme anda vaz'ı sâlüsa nazar

Heni-ser henı-sırrın itme el-hazer

Cânib —i havza vüzü içün çeker

Kasdı itmekdir sana ka'rın makar

Akl a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/himmet/" himmet /a -pişe nürâni iken

Gâlib olmak nefs-i zulmâni neden

Bâis oldur hânede aklın garib

Dergehinde kelb ise şir-i mehib

(Mesnevitı, III, 97

Nefs, şeyhe uyduğunu, şeyhle beraber adım attığını görünce, ister istemez senin buyruğun altına girer

Şeyh senin dostun olunca, akıl o vakit köpek nefsini yener. (Mesnevi2, III, 201

Nefs, yüzlerce gücü, kuvveti ile, yüzlerce hüneri ile, mârifeti ile bir ejderhâdır. Şeyhin yüzü, ona karşı göz çıkaran zümrüddür. (Not: Zümrüd taşının, yılan gözünü kamaştırıp görmez hâle getirdiği söylenir. Şefik Can

Nefs, Allah velisinin huzürunda bulunursa, onun yüz arşın uzunluğundaki dili kısalır, yani kötülüğe cüreti kalmaz

Nefsin yüz dili vardır, her birinde yüz çeşit lugatı vardır. Onun hilesi, masalı anlatılmaz ki... (Not: Nefsin çeşitli dil bilmesi ve birçok lugat sâhibi oluşu; çeşitli renklerde, çeşitli diller konuşan dünyâ milletlerinin her birisinin dilini anlamasını ifâde etinektedir. Şefik Can

Nefsin sağ elinde tesbih ve Kur'ân vardır. Ama yeninde ise hançer ve kılıç saklıdır. (Not: Bir taraftan kendisini süfi, imânlı gösteren nefs, fırsat bulunca türlü günâhlar, cinâyetler işler. Şefik Can

Onun mushafına, onun gösterişine bakma, kendini onunla sırdaş ve dost yapma

Nefs, seni abdest almak için havuza götürür, sonra seni iter, havuzun dibine atar

Akıl; nürlu ve iyilik isteyen Allah'ın bir armağanı iken, karanlıklar diyârındaki nefs ona nasıl galib gelir?

Çünkü senin aklın bedende garibdir. Nefs ise kendi evindedir, köpekler de kendi kapılarında a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybetli /a birer arslan kesilirler. (Not: Mevlânâ Divân-ı Kebir'inde bir gazelinde Bu aşk rüh gibi, bu balçıktan yaratılmış bedende garibdir diye buyurdu. Aşk, akıl, rüh, bütün bunlar, mânevi ve ulvi varlıklar oldukları için, süfli olan, topraktan yaratılmış bulunan bedende garib ve yabancı gibidirler. Nitekim Burhâneddin Tirmizi Hazretleri de... Rüh gurbettedir, beden ise kendi vatanındadır. Allah'ım, garib, mahzün ve vatandan ayrı düşmüş olan rüha acı, merhamet et diye yalvarır. Şefik Can) (Mesnevî , III, 202

Nefs fir'avnidir itme anı sir

Olmasın tâ köhne küfründe esir

Nefse bi-nâr-ı riyâzet yok a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/felah/" felâh /a

Serd âhen darb ile bulmaz salah

nefs Bi-mücâat ten muti olmaz ayün

Oldu darb-ı âhen-i bârid hemân

Olsa da giryân u nâlân zâr-zâr

Eylemez a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/islam/" islâma /a meyl-i ihtiyâr

Oldu çün fir'avn kaht ile tamâm

Eyledi Müsâ'ya arz-ı iltiyâm

Olsa müstağni ider tuğyân-ı fen

Har çü bi-bâr ola oldu çifte-zen

Pes olur mensi güzeşte mâcerâ

İtdigi ol âh u zâr-ı ibtilâ

(Mesnevî , IV, 139

Nefs bir Firavun'dur. Sakın onu şımartma, fazla doyurma da eski kâfirliği aklına gelmesin

Riyâzet ateşi olmaksızın, nefsi yola gelmez. Ondan kurtulamazsın. Demir kızıp ateş hâline gelmedikçe sakın onu dökneye kalkışma. (Mesnevî , IV, 643

Bilmiş ol ki, beden aç kalmadıkça Hakk'a doğru yönelmez, boyun eğmez, kafa tutar; onu tok iken yola getirmek soğuk demiri döğmek gibidir. (Not: Eğer Allah, bütün kullarının rızkını genişletseydi, yeryüzünde muhakkak ki taşkınlık ederler, azarlardı. Şürâ, 42/27) Şefik Can

Bu gölge varlık olan beden ve onun içinde gizlenen nefs ister ağlasın, ister inim inim inlesin. Aklını başına al da ona inanma, o müslüman olmaz

Nefs, kıtlık zamanı Müsâ'nın huzürunda yerlere kapanıp yalvaran Firavun'a benzer

İnsan ihtiyaçtan, sıkıntıdan kurtulunca azar. Hani eşeğin yükünü alınca çifte atması gibi

İşi yoluna girince ağlayıp inlediğini unutur gider. (Mesnevî , IV, 644

Nefs, hayat, his ve irâdeli hareketlerin kuvvetini taşıyan bühâri (duman gibi), latif bir cevherdir. Hakim (filozof) bunu hayvâni rüh olarak isimlendirmiştir. O, nefs-i nâtıka olan kalb ile beden arasında bir vâsıtadır. Kur'ân'da, insanın derecesini artırmak ve ondan müteşekkil olduğunu ve onun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucerred/" mücerred /a (soyut) rühlar âleminin doğusundan ve kesif (yoğunlaşmış) cesetler âleminin batısından olmadığını ortaya koymak için Ne doğuya, ne de batıya a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a edilebilen zeytin ağacı olarak târif edilmiş bir zeytin ağacıyla buna a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a edilmiştir

Nefs-i emmâre, bedeni tabiata meyleder, lezzet ve hissi (duyularla alâkalı) şehvetleri emreder. Kalbi, şerrin sığınağı, kötü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâk /a ve davranışların kaynağı olan nefs

süfli yöne çeker. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Muhakkak ki nefs kötülüğü emreder. (Kâşânî, 95; Câmi’, 101

Nefs-i levvâme, gaflet uykusundan uyanacak kadar kalbin nüruyla nürlanan nefstir. Rubübiyyet ve halkıyyet (yaratılmışlık, yaratılış husüsiyetleri) yönleri arasında gidip gelen hâlini düzeltmekle işe başlar. Ne zaman zulmâni fıtratının ve yaradılışının gereği olarak kendisinden bir kötülük sâdır olsa ilâhi nür ona mâni olur ve böylece o nefsini kınamaya başlar. Gaffâr ve Rahim olan Allah'a yönelerek tevbe eder. Bundan dolayı Allah, şu kavlinde üzerine yemin etmek süretiyle anarak ona dikkat çekmiştir: Hayır, kınayan nefse yemin olsun. Kıyâmet, 75/2) (Kâşânî, 95; Câmi’, 102

Nefs-i mutmainne, hiçbir fazlalık olmaksızın kötü sıfatlardan kurtulup güzel ahlâkla bezenmek için kalbin nüruyla nürlanmayı tamamlayan nefstir. Bu nefs, Cenâb-ı Âlim-i Kuds'e yükselme, kötülükle alâkalı yönlerden temizlenme, itâate gayret sarf etme ve yüksek mertebeler makamına giden yolda yürüme konusunda tamamıyla kalbi izleyerek onun tarafına yönelir. Sonunda Rabb'i ona şöyle hitâb eder: Ey nefs-i mutmainne, sen Rabb'inden Rabb'in de senden râzı olarak ona dön. Kullarım arasına katıl ve cennetime gir. (Kâşânî, 96; Câmi’, 102

Ukâb (kartal takım yıldızı), onlara göre bazen İlk Akıl , bazen de Külli Tabiat olarak ifâde edilir. Onlar nefs-i nâtıkayı verkâ (kumru ya da güvercin) olarak adlandırmışlardır. İlk Akıl, ukâb gibi nefs-i nâtıkayı süfli âlemden alıp ulvi âlemin, kudsi fezânın zirvesine çıkarmıştır. Tabiat ise onu almış, süfli âleme götürmüştür. anlaşılır. (Kâşânî, 131; Câmi’, 90

Tevbe konusunda insanlar dört tabakadır: Birinci tabaka, ömrünün sonuna kadar ettiği tevbe istikametinde yaşayan tevbekardır. Bu insan, yaptıklarındaki aşırılıkları idrâk eder, bir beşer olarak işleyebileceği hatalar hâriç günâha dönmemeye azmeder. İşte bu, tevbede istikamettir. Sâhibi ise sâbık bi'l-hayrâttır (hayırlarda öne geçmiştir). Bu durum tevbe-i nasüh ve böyle bir nefs de nefs-i mutmainne olarak isimlendirilir. Bunlar farklı farklı olur. Aralarında mârifetin gücü altında şehvetleri sâkinleşen ve nefslerinin çekişmeyi bıraktığı vardır. Yine aralarında, dişe diş mücâhede ettiği hâlde, nefsin direndiği kişiler de bulunur

İkinci tabaka, tâatların esasları ve büyük günâhlar husüsunda istikamet yoluna sülük eden tevbekardır Şu kadar var ki o, günâhlara bulaşmak istemediği hâlde, işlediği günâhlardan da uzaklaşamaz. Lakin o, bu günâhları işlemeye azm etmese de, çeşitli hâllerinde onlarla imtihân olunur. Her ne zaman bu günâhlardan birini işlese nefsini kınar, pişman olur, sebeblerini ortadan kaldırmaya azm eder. İşte bu (nefs), nefs-i levvâmedir. Çünkü bu nefs, sâhibini kötü hâlleri gaye edindiği için kınar. Birinci tabakadan aşağı olmakla beraber, bu mertebe de yüce bir mertebedir. Bu, tevbekarların başına en sık gelen bir hâldir. Çünkü şer, Âdemi (Hz. Âdem'in nefs 761

yaratıldığı) çamurla yoğrulmuştur. Her ne zaman o günâhtan uzaklaşsa, hasenâtı ağır basar. Zaten onun çalışmasının gayesi sadece, mizânında ağır gelene kadar iyiliklerinin kötülüklerine hâkim olmasını sağlamaktır. Seyyiât (kötülükler) kefesinin boş olması ise uzak ihtimâldir. Bu tür kişiler Allah'ın güzel vaadine eren kimselerdir. Onlar, ufak tefek kusurları dışında büyük günâhlardan ve edebsizliklerden kaçınırlar. Rabb'inin mağfireti geniştir. Bu mertebeye Hz. Peygamber Allah, çok tevbe eden günâhkâr mü'mini sever sözüyle işâret etmiştir

Üçüncü tabakada, tevbe eden ve bir süre istikamet üzerinde istikrarlı olan tevbekar yer alır. (Ancak tevbe ettikten) sonra bu kişiye şehveti bazı günâhlar husüsunda galib gelir ve kişi, şehvetin gücünden kaynaklanan aczinden dolayı günâha düşer. Ancak o, bununla birlikte tâata devam, günâhları da terk etmeye çalışır. Ancak bir veya iki şehvet ona hâkim olur. O ister ki, Allah kendisine hâkim olsun ve şerre karşı yardım etsin. Bu durum sona erdiğinde (günâhı işlediğinde) de pişman olur. Fakat, (günâhta ısrâr etmez ve) kendisini bu günâhtan tevbe etmeye hazırlar. Bu nefs, nefs-i mes'üle lmüsevvile?) olarak adlandırılır. Sâhibi, Allah'ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerdir: Diğerleri ise günâhlarını itiraf ettiler; iyi amelle kötü ameli birbirine karıştırdılar. (Tevbe, 9/102 Bu kişinin tâatlara devam etmesi ve günâhla meşgul olmasından hoşlanmaması sebebiyle Allah ona, (âyetin devamında gelen) Belki Allah onların tevbesini kabül eder sözüyle ümidli olmasını emretmiştir. Bu kişinin âkıbeti, tevbeyi te'hir etmesi ve başka bir zamana bırakması yüzünden tehlikededir. Bazen tevbeden önce (günâhlara aldanarak) gözü kamaşır. Ameller hâtimeleriyle (sonuçlarıyla) değerlendirilir. Buna göre havf (korku) hâtimedir. Ölümün herkese yetişmesi mümkündür. İşte bu da hâtime olur. O hâlde, herkes kendini murâkebe etsin ve mahzürlu işler yapmaktan sakınsın!

Dördüncü tabakada, tevbe eden, bir müddet istikamet tutturan, ancak sonra nefsi tevbeye alışmadan ve yaptığına üzülmeden hemen günâhlara dalan tevbekar yer alır. Bu kişi günâhta ısrâr etmektedir. Bu nefs de nefs-i emmâre bi's-sü'dur (kötülüğü emreden nefstir). Bunun hakkında sü-i hâtimeden (kötü bir sonla, yani imânsızlıkla öleceğinden) korkulur. Tevhid üzere ölürse, bir süre (cennetten ve nimetlerden) uzak kalsa bile ateşten kurtulacağı ümid edilir. Anlayamadığı gizli bir sebeble affın umümuna dâhil olması da (af kapsamına girmesi de) imkân dışı değildir. Ancak buna güvenip dayanmak doğru değildir. Allah Teâlâ Kerinı'dir, hazinesi geniştir, benim günâhını O'na zarar vermez" diyen kimseyi, bir süre sonra para kazanmak için deniz yolculuğuna çıkmış görürsün. (Kudâme, 278

Nasıl ki altına, suya ve yaraya ayn deniliyorsa, nefs de çeşitli şeylere söylenen ortak bir lafızdır. Dilde bir şeyin hakikati, varlığının kendisi demektir. Şöyle dersin: Câ'eni Zeydun nefsultü (Bana Zeyd'in kendisi geldi). Şairin biri şöyle demiştir:

kendisi sevdi Usâm'ı

Tasavvuf ehlinin dilinde ise şu mânâda kullanılır: Nefs, insanın kötü sıfatlarını içine alan asıldır. Bundan dolayı şöyle söylemişlerdir: Nefs mücâhedesi (çok gereklidir)...

İlk dönem ve son dönem filozofların dilinde ise canlı, ilâhi, kuvvetleri yok olmayan ve kesilip tükenmeyen nürâni bir cevher mânâsında kullanılır. Filozoflar, bunun cüz'i mi, yoksa külli mi olduğu konusunda ihtilâf etmişlerdir. Külli olan bütünüyle âlemin kendisidir. Onun kuvvetleri yok olmaz ve fiilleri faaliyetten kesilmez. Çünkü o en büyük varlıktan sâdır olmuştur. O, Allah'ın yaratmasından ilk ortaya çıkan akıldır ve Allah'ın nür denizinden alınan silsile hâlindeki feyzi kabül etmiştir. O felek-i muhit ile kuşatılmıştır

Onun gücü âlemin bütün cüz ve fertlerinde yönetme, yaratma ve hükmetme süretiyle câridir. İçine aldığı tüm cisimlerde hükmü câridir. Onun iki kuvveti vardır: Birincisi, gizli ilimleri, doğru görüşleri ve muhkem sanatları kuvveden fiile (potansiyel durumdan fiili duruma) çıkarabileceği ve onunla zâtının olgunlaştığı