ve cezâsını gerektirecek bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a emniyette olduğunu sanır, daha sonra başına gelecek cezâdan korkmaz. Bu hâllerden biri kerâmet sâhibinde görülürse, o kimseden sâdır olan hâlin kerâmet değil, istidrâc olduğuna delildir. (Nebhâni, I, 13
Kerâmetlerin hâdis (sonradan yaratılmış) bir fiil olduğunda şübhe yoktur. Çünkü kadim (ezeli) olan hiç kimseye mahsüs değildir. Kerâmet hârikulâdedir, teklif anında meydana gelir, kulun elinde ayrıcalık ve fazilet olarak zuhür eder. Bazen velinin kendi isteği ve duâsıyla meydana gelir, bazen de meydana gelmez. Bazen de istemediği vakitte isteği dışında meydana gelir. Veli, halkı kendisine dâvet etme emrine muhâtab olmamıştır. Buna ehil olan bir kimseden böyle bir şey zuhür etmesi câizdir. (Nebhâni, I, 17
Kerâmât kerâmetler) çok çeşitli olup şunlardır: İlk olarak ölüleri diriltmektir. Buna şu velilerin hikâyeleriyle a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhid /a olunmuştur. Ebü Ubeyd Busri savaşta Allah'tan hayvanını diriltmesi için duâ etmiş, Allah da hayvanını diriltmiştir. Müferric Dimâmini, kızartılmış bir civcive Uç! demiş o da uçmuştur. Şeyh Ahdal, ölü bir kediyi çağırmış, kedi de kalkıp ona gelmiştir. Abdülkadir Geylâni, tavuğu yedikten sonra Ufalanmış kemikleri dirilten Allah'ın izniyle kalk demiş, o da kalkmıştır. Şeyh Ebü Yusuf Dehmâni, bir ölünün yanına gitmiş ve ona Allah'ın izniyle kalk demiş, o da kalkmış ve ondan sonra uzun süre yaşamıştır. Sübki, Şâm müderrislerinden Şafii Zeyneddin Farüki'nin Allah velisi olan oğlu Şeyh Fetheddin Yahyâ'dan, babasının evinin tavanından aşağı düşüp ölen bir çocuk için Allah'a duâ etmiş olduğunu ve çocuğun da tekrar dirildiğini işittiğini söylemiştir
Sübki bu türden anlatılan hikâyelerin çok olduğunu ve bunları uzatmanın gereksiz olduğunu söylemiş ve şunu da eklemiştir: Ben de bunlara inanıyorum, ancak ben, uzun süre önce ölmüş ve kemikleri dağılmış bir ölünün, bir veli sayesinde tekrar dirildiğini ve bundan sonra da uzun süre yaşadığını bilmiyorum. Bu kadarı bize gelmemiştir. Hiçbir veli için de bunun gerçekleşmiş olabileceğini sanmıyorum. Ancak bu tür olayların önceki peygamberler sea için meydana geldiği husüsunda şübhe yoktur. Ancak bu, mücize olur, kerâmet olmaz. Buna göre peygamberlik tamamlanmadan, bir peygamberin kendisinden asırlar önce geçmiş olan bir ümmeti diriltmesi, sonra da onların yaşayıp uzun süre hakerâmet/kerâmât yatlarına devam etmeleri şeklinde bir mücizeyle gelmesi câizdir. Şu anda bir velinin İmam Şafii'yi veya İmam Ebü Hanife'yi bizim için dirilteceklerine ve onların da ölümlerinden önce yaşadıkları gibi uzun süre yaşayacaklarına, hatta kısa bir süre için bile yaşayanların arasına karışıp yaşayabileceklerine inanmıyorum.
İkinci kerâmet ölülerle konuşmaktır. Bu, önceki kerâmetten daha çok meydana gelmiştir. Buna benzer hikâyeler, Takıyyüddin Sübki'"h gibi diğer bazı meşâyıh tarafından, Ebü Said Harrâz , sonra da Şeyh Abdülkadir'den (Geylâni'den) e ve imam olan şeyhlerden rivâyet edilmiştir
Üçüncüsü denizi yarmak, denizin kuruması ve su üzerinde yürümektir. Bu tür kerâmetler çoktur. Böyle kerâmetler Şeyhü'l-İslâm ve müteahhirinin efendisi olan Takiyyuddin Dakik İd'de görülmüştür
Dördüncüsü, maddeyi başka bir maddeye çevirmektir. Anlatıldığına göre birisi Şeyh İsâ Hattâr Yemeni'ye, onunla alay edercesine birisinde şarâb olan iki dolu kap gönderdi. Şeyh besinele çekerek Yeyin dedi. Oradakiler yemeye başladılar. Bir de gördüler ki kaplardaki benzeri görülmemiş renkte ve kokuda yağa dönüşmüş. Daha buna benzer pek çok hikâye anlatınışlardır
Beşincisi, yerin onlar için katlanıp kısaltılmasıdır. Şöyle anlatırlar: Velilerden biri Tarsus Camii'nde iken Kâbe'yi özlemiş. Bunu üzerine başını yakasına sokmuş, çıkarınca kendini Kâbe'de bulmuş. Bu türde anlatılanlar tevâtür derecesinde olduğundan bunu ancak şaşkınlar inkâr eder
Altıncısı, cansız varlıklar ve hayvanlarla konuşmaktır. Bu tür kerâmetlerin meydana gelmesinde şübhe yoktur ve bunlar da hayli fazladır. İbrâhim Edhem'e narın kendisini yemesi için seslendiği, onun da onu yediği; boyu yetişmeyecek kadar kısa olduğu hâlde nar ağacına uzanabildiği, ekşi olduğu hâlde tatlandığı ve senede iki kez meyve verdiği anlatılır
Yedincisi, hastaları iyileştirmektir. Seri Sakati, dağın birinde kötürüm, kör ve hastaları iyileştiren bir adamla karşılaştığını anlatmıştır. Yine Şeyh Abdülkadir Geylâni'nin oturak, felçli, aynı zamanda kör ve cüzamlı olan bir çocuğa Allah'ın izniyle kalk deyince çocuğun sağlam olarak kalktığı anlatılmıştır
Sekizincisi, hayvanların velilere itâat etmesidir. Ebü Said Ebi Hayr Yemeni, ondan da önce İbrâhim Havvâs hakkında bu tür hikâyeler anlatılmıştır. Onlara cansız maddelerin de itâat a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a anlatılmaktadır. Âlimlerin Sultanı Şeyhü'l-İslâm İzzeddin Abdüsselâm'ın hikâyesi ve Frenk vakasında (Haçlı seferlerinde) Ey rüzgar onları yakala sözü bunu anlatınaktadır
Dokuzuncusu. tayy-ı zamandır (farklı zaman boyutuna geçmektir). Onuncusu da zamanı genişletmektir. Bu son iki kısmı aklın kavrayacağı şekilde anlatmak zordur. Bunu ehline teslim etmek Islâm dinine daha lâyıktır. Bunlar hakkında anlatılan pek çok hikâye vardır
kerâmet/kerâmât
On birincisi duânın kabül a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesidir /a . Bu da pek çok kereler vâki olmuştur. Biz de buna pek çok kişide şâhid olmuşuzdur
On ikincisi dili bağlamak ve çözmektir. On üçüncüsü, son derece nefret ettiği meclise kalbin cezbedilmesidir
On dördüncüsü, bazı gayb hâdiselerinden haber vermek ve keşfte bulunmaktır. Bunlar anlatılamayacak kadar çoktur
On beşincisi uzun süre yemeyip içmeden durmaktır
On altıncısı tasarruf makamıdır. Süfilerin bir kısmı hakkında bu konuda çok şey rivâyet edilmiştir. Bazılarının peşinden yağmurun gittiği anlatılmıştır. Müteahhirinden olan Şeyh Ebu'l-Abbâs Şâtır'ın yağmuru dirhemle sattığı rivâyet edilir. Bu konuda onun hakkında o kadar çok hikâye anlatılmıştır ki, aklen inkâr etrne a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imkani-2/" imkânı /a kalmamıştır
On yedincisi çok miktarda gıda alma gücüne a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhib /a olmaktır
On sekizincisi, haram yemekten kendini koruyabilmektir. Nitekim Hâris Muhâsibi'nin haram yiyeceğin kokusunu kokladığı ve onu (kokusundan haram olduğunu anladığı için) yemediği anlatılmaktadır. Haram yiyeceği yiyeceği zaman terlediği de söylenmiştir. Bu hikâyenin bir benzeri de Şeyh Ebu'l-Abbâs Mürsi hakkında da anlatılır
On dokuzuncusu perde ardından uzak bir yeri görmektir. Şeyh Ebü İshâk Şirâzi'nin Bağdat'tan Kâbe'yi gördüğü anlatılır
Yirmincisi bazılarına verilmiş olan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybettir /a . Ebü Yezid Bistâmi'nin anlattığına göre yalnızca veliyi görmekle ölen veya önünde kömüre dönen ya da ondan gizlediği bir şeyi itiraf edenler olduğu ve benzeri hikâyeler anlatılmaktadır. Bu tür pek çok olay vardır
Yirmi birincisi Allah'ın onları kötülük yapmak isteyenlerin şerrinden koruması ve kötülüğü hayra çevirmesidir. İmam Şafii'nin Harun Reşid'le arasında geçen olayda olduğu gibi
Yirmi ikincisi, çeşitli hâlleri tasavvur etmektir. Süfiler buna misâl âlemi adını vermişler ve cisim âlemi ile rühlar âlemi arasında bir âlem olarak kabül etmişlerdir. Onlar bu âlemin cisim âleminden ince, rühlar âleminden ise daha yoğun olduğunu, buna göre rühların bedenleştiğini ve misâl âleminde çeşitli süretlerde zuhür ettiğini söylemişler ve bu konuda O (Cebrâil), ona (Meryem'e) tam bir insan gibi göründü âyetini göz önüne almışlardır
Bu tür kerâmetlerden birisi de şöyledir. Abdâldan biri olan Kazib el-Bân Mavsıli'yi namaz kılarken görmeyen birisi, onu namaz kılmamakla a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/itham/" ithâm /a edip suçlamasını artırınca Mavsıli, derhâl çeşitli süretlerde görünmüş ve ona bu süretlerin hangisinde namaz kılmazken gördüğünü sormuştur. Abdâl hakkında bu tür çeşitli kerâmet/kerâmât hikâyeler vardır. Bu hikâyelerden birisi de şöyledir: Müteahhirin şeyhlerinden birisi, Kahire'nin Suyüfiyye medresesinde tertibe riâyet etmeden abdest alan fakir bir ihtiyar görünce ona niçin tertibe riâyet etmediğini sormuş. Ihtiyar da ona: Tertibe riâyet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a abdest almadım, ancak sen benim gördüğümü görseydin böyle görecektin diye cevâb vermiş ve elinden tutarak ona Kâbe'yi göstermiş, sonra da onu Mekke'ye götürmüş. O kimse kendisini Mekke'de bulmuş ve açıklaması uzun olan bu hikâyeye göre orada yıllarca kalmış
Yirmi üçüncüsü Allah'ın onlara yeryüzünün hazinelerini bildirmesidir. Bu konuyla alâkalı olarak, Ebü Türâb'ın (Nahşebi'nin) ayağını yere vurmasıyla oradan tatlı bir suyun çıkması hikâyesinde olduğu gibi. İbn Sübki şöyle demektedir: Bu kerâmet hakkında ben şöyle derim: Allah suyu olmaması gereken yerde yaratmış ve yer de ayağıyla ona vurana itâat etmiştir. (Nebhâni, I, 31
Mücize: Peygambere mücizesiyle meydan okuması ve onu açık olarak göstermesi gereklidir. Velinin; zarüret, izin verilmesi, kendi isteği dışında galib olan bir hâl veya bazı müridlerinin yakinini takviye etmek hâli müstesnâ, kerâmetini gizlemesi ve örtmesi vâcibdir. Velinin kerâmetini a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a olarak gizlemesi ve mutlaka açık olarak göstermemesi şeklinde bir istisnâ gereklidir. (Nebhâni, I, 74
Sihir ancak kâfirlerin, zındıkların ve fâsıkların elinde zuhür eder. Bunlarda kerâmet meydana gelmez. İmâmü'l-Harameyn şöyle demiştir: Bu, aklın bir gereği değildir. Ancak âlimlerin ittifâkından elde edilmiş bir bilgidir. (Nebhâni, I, 77
Kerâmet, kerâmetleri olan velinin, sülük edilen tarikattaki sülüku içerisinde yaptığı ibâdet sayesinde, istikametine alâmet sayılan hârikulâde bir fiil olan istikametten ibârettir. (Kavânin, 94
Kerâmât (kerâmetler)... Allah'ın mahlükatı hakkındaki âdeti, peygamberlerini diğer insanların benzerini getiremeyecekleri, adına mücize denilen hârikulâde işlerle teyid etmesi şeklinde cereyan etmiştir. Allah, o mucizeler vâsıtasıyla peygamberlerin se getirdikleri esaslarda şübhe ve şaşkınlık içerisinde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimselerin /a itikadlarını sağlamlaştırır. Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmet /a ve mârifet nüruyla basiretlerini nürlandırdığı halk içinde akıl sâhibi olan kimselerin imânlarını güçlendirecek veya itikadlarını sağlamlaştıracak şeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü onlar, Hakk'a bu peygamberlerden a sâdır olan her türlü söz, hareket ve fiilde tecelli etmiş olarak şâhid olurlar. Peygamberlerde durum böyle olduğu gibi Allah'ın evliyâ ve asfiyâsı hakkında da durum böyledir. Zira Mevlâ Teâlâ Hazretleri onları fiillerinde ve hareketlerinde gösterdiği harikalar ve kerâmetlerle teyid eder. O kerâmetler aracılığıyla şaşkınlık içerisinde olanlar Hakk'ın gücüne boyun eğer, müşâhede ehli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olanlarin/" olanların /a da irnânları artar. Kerâmetler mücize olmasalar da onlara benzer ve o tarzda olurlar, çünkü veliler peygamberlerin izindedirler. (Nefehât, 31
kerem ) Kerem, debdebeli (lüks) yaşama ile isrâf arasındadır. Kerem değeri yüce, faydası büyük işlerde harcamada bulunmak süretiyle meydana gelen bir gönül hoşluğudur. Buna a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hurriyyet/" hürriyyet /a de denir. (Mizân, 72
Keremin anahtarı nedir? diye sorulacak olursa bunun) cevâbı şudur. Bizden ve O'ndan isteyenlerin, bizimle ve O'nun vâsıtasıyla isteyenlerin istemesidir. Bizden ve bizim vâsıtamızla istemek zâti bir istektir. O'ndan ayrı kalmak mümkün değildir. Bu gibi keremin anahtarının süreti, onun bu mertebede olduğunu bildiğine vâkıf olmandır. Senin gibi olan başkası ondan habersizdir, onu bilmez ki senin nasıl olduğunu tanıtsın ve zâtının hakettiği ve ondan ayrılması mümkün olmayan şeyi yerine getirsin de sana ikrâmda bulunsun
O'ndan ve O'nun vâsıtasıyla olan kereme gelince; isteyenin istemesi, Allah'ın onda o isteği yaratmasından sonra ortaya çıkan bir şey yoluyla olur. Bu da keremin, Hakk'ın zuhür mahalli ve onun da hakkının zuhür etmesi olması sebebiyle, kendisini zâhir lisanıyla
