olduğunu bilirsin. Bu mertebe, bu yönüyle (Allah'ın bir sıfatı olarak) tamamıyla kadimdir. Çünkü cehlin Allah'a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbeti /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/muhal/" muhâldir /a . Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilminde/" ilminde /a olmayıp da, sonradan onda meydana gelen hiçbir şey yoktur. O'nun ilmi, Zât'ının da, hâriçteki mâlümunun da aynıdır. Bu üç şeyin, taakkul dışında birbirinden üstünlüğü yoktur. Hakk'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüduna /a kim ârız olabilir ki, hâriçte O'nunla beraber bulunabilsin! Orada sâdece Zât vardır. Onunla hâriçte birleşen mâlümât ise, hâriçte ona ârız olmaz. Çünkü bu mâlümât, O Bâri'nin ilmindeki değil, bizâtihi kendisindeki aynıdır. Olduğu farz edilse bile, bu sâdece dâimi olanlar için doğru olurdu. Çünkü Allah'ın mâlümâtının tamamıyla kadim olduğu kat'iyyet arz eder. Böyle olmakla birlikte, Şeyh Hazretleri (Ibn Arabi)jk, bu âlemin fertlerinden herhangi birinin kadim olduğunu asla söylememiştir. Orada Hakk'tan başka mevcüd yoktur ki, bu zuhürlar O'nun ilminde bulunsun. Farz-ı muhâl olsaydı bile, O'nun ilminde bu zuhürların değil, sadece a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a , yine hâriçte değil, O'nun ilminde mevcüd olduğu ifâde edilmiştir. Eşyâ, ne onun ilminde, ne de hâriçte Zât'a ârız olmuştur. Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a , başka varlıkların ilminin zuhürlara bağlanması, vâkıanın hilâfınadır
Vâkıaya münâsib olan görüş ise, bizim bu husüstaki sözümüzle Şeyh (İbn Arabi) Hazretleri'nin şerefli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ifadeleri/" ifâdeleri /a yardımıyla anlatmak istediğimizdir. Şöyle ki: Kadim ve Âlim olan Allah'tan başka şeylerin vücüdu (hakiki varlığı) yoktur. Bunların hâdis olan vücüdu, ancak Allah'ın ilminde bulunduğu şekle göre, dünyâ ve âhirette sonsuza kadar devam edecek olan şuüruna nisbetledir. Buna göre hâdis olan başka bir şey değil, sadece şuürdur. Mümkünâtın mâhiyetlerine gelince, aslında bunlar hâdis değildir. Çünkü ilm-i ilâhide onlar kadimdirler. Asıl itibâriyle hârici a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucuddan/" vücüddan /a bir koku koklamamışlardır. Buradan Şeyh Hazretlerinin": a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vahdet-i-vucud-vahdet-i-suhud/" vahdet-i vücüd-vahdet-i şuhüd /a 1159 Eşyânın üzerinde bulunmayan âlemi yaratmasından dolayı, Allah'ın ne bir sıfatı, ne de bir nisbeti hâdis olabilir. sözünün ne mânâya geldiğini anlarsın. Şeyh Hazretleri'nin"" tahalli hakkındaki sözü de bunu destekler mâhiyettedir
Süfilere göre tahalli, Hakk ile beraber olmaya mâni olan her şeyden yüz çevirip, halveti ihtiyâr etmektir. Bize göre ise, müstefâd (sonradan var olduğu kabül edilen) vücüddan tahalli etmektir. Çünkü o, itikadda bu şekilde vâki olmuştur
Aslında Hakk'ın vücüdundan başka hiçbir şey yoktur. Vücüd isnâd edilen mevsüf, aslı üzeredir, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imkani-2/" imkânından /a intikal etmemiştir (mümkün ya da sonradan yaratılmış varlık olma durumunu kaybetmemiştir). Hükmü bâki, aynı sâbittir. Hakk ise hem a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhid /a , hem de meşhüddur. Allah Teâlâ, kendisi olmayan bir şeye yemin etmesi doğru olmaz. Çünkü kasem edilen şey a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/azamet/" azametli /a olmalıdır. Kim kendisi olmayan bir şeye yemin eder?
Şâhid ve meşhüd , Allah'ın, kendisi için kasem a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a şeylerdendir. Hâlbuki şâhid de, meşhüd da kendisidir. O'nun vücüdu sonradan değildir, aksine O, kendisi vücüddur. (Esfâr, 13
Ey şerefli oğlum! Bu fakirin küçüklüğündeki itikadı, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a ehlinin meşrebi olan tevhid-i vücüddu. Fakirin babasıts da zâhir yönü itibâriyle bu meşrebde, bâtın yönü itibâriyle de sürekli olarak keyfiyetsiz tam bir teveccühün varlığıyla bu yolla meşgul oluyordu. Fakihin oğlu da yarı fakihtir hükmüne göre, bu fakir de ilim bakımından bu meşrebden pek çok haz almış, benim için bu meşrebden büyük bir lezzet hâsıl olmuştu
(Bu hâl,) Allah'ın beni hâlis ikrâmıyla, irşâd mâdeninin hazreti, irfân ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatler /a mazharı, (Allah'ın) râzı olduğu dinin destekleyicisi Şeyhimiz, Efendimiz ve Kıblemiz Muhammed Bâki Billâh'a!s ulaştırana kadar devam etti. Allah onun sırrıyla bizi de takdis eylesin. O, bu fakire Nakşibendi tarikatını öğretti. Bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/miskin/" miskine /a bol bol mükemmel teveccüh bahşetti. Tarikat-i Âliyye ile meşgul olmaya başladıktan sonra kısa bir süre içinde bana tevhid-i vücüdi kapıları açıldı. Bu keşf husüsunda bende bir aşırılık hâsıl oldu ve bu makamın ilim ve mârifetlerinden pek çok şey zuhür etti. Hatta bu makamın inceliklerinden bana açılmayan tek bir şey bile kalmadı. Şeyh Muhyiddin Arabi'nin ilim ve mârifetlerinin incelikleri görünür hâle geldi. Onun Fusüs'ta açıklamış olduğu tecelli-yi zâti ile şereflendim
O, bu mertebenin, urücun nihâyeti (yükselişin sonu) olduğuna, bu mertebeyle alâkalı olarak, bu mertebeden sonra adem-i mahzın geldiğine inanmaktaydı. (Mektübât, I, 41
Bu tecellinin, Şeyh Muhyiddin Arabi'nin tafsilâtıyla (bütün ayrıntılarıyla
