Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 3, 2026

Muhammed’in Varisleri Hakkında İnceleme (Tasavvuf Sözlüğü)

Edep ve fazilet derslerini bilmek, gizli ayıpların ve kalp hastalıklarının meydana çıkması, kemâl derecesine terakki etmesi için Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in vârislerinin sohbetinin ehemmiyeti geçen …

Edep ve fazilet derslerini bilmek, gizli ayıpların ve kalp hastalıklarının meydana çıkması, kemâl derecesine terakki etmesi için Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in vârislerinin sohbetinin ehemmiyeti geçen derslerde açıklandı. Lâkin bazı kişiler sorarlar: “O doğru yola nasıl yetişilir? Onun marifetine nasıl ulaşılır? Bunların şartları ve vasıfları nelerdir?” Biz de deriz ki:

1- Talibin bir mürşide muhtaç olduğunu bilmesi, hastanın tâbibe ihtiyacını bilmesi gibidir. Ona sadakâtla azmetmesi, niyetini halis tutması, mütevazi, kırgın bir kalple Allah’u Teâlâ’ya yönelmesi, gece yarılarında O’na seslenerek secdelerinde ve namaz sonralarında: “Ey Allah’ım! Sana delalet edene beni delalet eyle, sana kavuşana beni kavuştur” diye dua etmesidir.

2- Kişinin mürşidini kendi memleketinde araması gerekir. Bazılarının bu zamanda terbiye edici bir mürşid yok demelerine iltifat etmeyip dikkatle uyanık olarak mürşidi sorup araştırmalıdır.[1] Eğer memleketinde bulamazsa onu diğer memleketlerde aramalıdır. Görmez misin hasta eğer kendi memleketinde mütehassıs bir tâbip bulamadığında diğer memleketlere tedavi için gider. Yahut da memleketinin doktorları derdinin teşhisinde ve tedavi bilgisinden aciz olurlar ise, diğer memleketlere sefer ettikleri gibi, ruhun tedavisinde de daha maharetli doktorlara, cisim doktorlarından daha fazla muhtaçtırlar.

Mürşidin insanları irşat etmeye ehil olması için gerekli olan dört şart vardır:

1- Allah’u Teâlâ’yı tanıması,

2- Farz-ı aynları bilmesi,

3- Nefislerin tezkiye ve terbiye vesilelerden haberdar olması,

4- Şeyhinden irşada mezun olması,

Bu şartların açıklanması:

Birinci şart : Mürşid ilim ve dirayetle bilmelidir ki amel ve zevkle ehl-i sünnet akîdesini tahakkuk etmesi gerekir. Ehl-i sünnet akîdesini ruhu ve kalbi ile tasdik ederek yaşaması, muhakkak Allah’u Teâlâ’nın zatında, sıfatında ve fiillerinde bir olduğuna şehadet etmesi, zevk alarak ve şahit olarak esma-i İlâhiye’yi bilmesi, bunları toplu olarak huzur-u İlâhiye’ye havale etmesi, Allah’ın sıfatlarının çokluğundan şüpheye düşmemesi gerekir. Çünkü sıfatlarının çokluğu, zatının çokluğuna delalet etmez.

İkinci şart : Mürşid, farz-ı ayinleri yani namazın, orucun, zekâtın, muamelatın hükümlerini ve satış ilimlerini bilmesi gerekir. Tevhitte ise ehli sünnet vel cemaat akîdesini bilmelidir. Allah’u Teâlâ’nın ve Peygamberlerin hakkında vacip olan, caiz olan ve olmayan şeyleri ve imanın rükünlerini icmalen ve tafsilen bilmesi vaciptir.

Üçüncü şart : Elbette mürşide lazım olan bir mürebbî mürşidin eli üzere nefsini tezkiye etmiş olması, nefis mertebelerini, hastalıklarını, ve vesveselerini bilip haberdar olması, şeytanın üslubunu ve müdahalesini bilmesi, seyr-i sülûk merhalelerinin afetlerini bilmesi ve her şahsın hal ve durumuna uygun olarak tedavi yollarını bilmesi gerekir.

Dördüncü şart : Muhakkak ki bir mürşidin bu yolda terbiye verip seyr-i sülûk yaptırabilmesi için şeyhinden elbette izinli olmalıdır. Kendisinin mürşid olduğunu iddia edip de bu ilimde uzman olanların şehadet etmediği yani icazet vermediği kimsenin bu yolda liderlik etme hakkı yoktur.

İcazet : Bir mürşidin irşada ehil olduğunun ve bu sıfatları elinde tuttuğunun şehadet namesidir. Şu zamandaki medrese ve üniversiteler de bunun esası üzere tesis edilmiştir. Nasıl ki tıp diploması olmayan kimse hastaları tedavi için muayenehane açamaz; mühendislikten diploması olmayan kimseye bina planı çizmesine müsaade olunmaz; tâlim diploması olmayan kimseye medrese ve fakültelerde ders vermelerine müsaade edilmez ise bunun gibi ehil bir mürşid tarafından mezun olmayan kimsenin de irşad edeceğini iddia etmesi caiz olmaz. Ayrıca senetleri silsile yolu ile Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a kadar yetişmeyen kimseye bu hususta uymak da caiz değildir.[2]

Akıllı bir kimsenin tıptan anlamayan kişinin yanında tedavi olması uygun olmadığı gibi, irşad ve rehberliğe izni olan bir mürşitten başkasına yönelmesi de uygun olmaz. Önceden ilmin esaslarını alanlar, bir meşayihten icazet almanın ve onlarla karşılaşmanın kıymetini bilir. Hatta onlar ilimlerini ulemadan almayanlara gazeteci diye isim verirler. Çünkü onlar ilimlerini gazete mütâlaa ederek almışlardır.

İbn-i Sîrin ( rahmetullâhi aleyh ): “Muhakkak bu ilim dindir. Dininizi kimden öğrenip alıyor iseniz ona bakın!” demiştir.[3]

Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Efendimiz, İbn-i Ömer ( radıyallâhu anhuma )’e bunu tavsiye edip: “Ey Ömer’in oğlu! Aman ha dinin! Aman ha dinin! Ancak o senin etin ve kanındır. Dinini kimden aldığına bak. Dinini müstakim olanlardan al, sapıklardan alma!” buyurdu.[4]

Bazı ariflere göre: “İlim üfürülen ruhtur, yazılan meseleler değildir.” Öğrenenler uyanık olsunlar dinlerini kimden alıyorlar, âlimler de dini kimlere veriyorlar ona baksınlar. Bundan sonra iyi bil ki; mürşidin birtakım alametleri vardır, şöylece özetlemek mümkündür:

Bunların ilki : “Meclisine oturulduğunda imanın kokusu alınır, ruhî bir coşku hissedilir. Çünkü O Allah için konuşur, hayır söyler, vaaz eder yahut nasihatta bulunur. Nasıl ki kelamından fayda görüyorsan, sohbetinden de öylece istifade edersin. Uzak olduğunda menfaat gördüğün gibi, yakın olduğunda da fayda görürsün. Lafzından istifade ettiğin gibi, bakışından da faydalanırsın.

Bunların ikincisi: İhvanlarında ve müridlerinde, iman, ihlâs, takva ve tevazu şekillerini mülahaza edersin. Onlara karışırsan, sevgi, ihlâs, tercih, doğruluk ve kardeşlikte üstün örnek olduklarını görürsün. Mahir bir tâbip, eserlerinden ve gayretinin sonuçlarından bilinir. Hastaların elinden şifa bulduğu, sıhhatlerine ve kuvvetlerine kavuşup tam bir afiyetle çıktıklarını görürsün.

Mürşidin, mürid ve talebelerinin çokluğu ve azlığı tek ölçü değildir. Ancak bunda ibret ve ölçü, müridlerinin salahı, takvaları, ayıp ve hastalıklardan halas olmaları ve Allah’ın şerîatında istikametleridir.

Onlardan bir başkası da: “Talebelerinin ve müridlerinin muhtelif tabakalardan olduğunu görürsün. Resulullah‘ın ashabı böyle idi.

Böyle bir mürşidi bulmak dünya ve ahiretin saadetini kazanmak için müridi onun elinden tutmaya, meclisine devam etmeye, onunla beraber edeplenmeye, nasihatı ve irşadı ile amel etmeye iter.”

Dipnotlar

  1. İbn-i Acîbe (rahmetullâhi aleyh) der ki: “Hususiyetin isbat ve nefyinde insanlar üç kısma ayrılmıştır: 1- Bir kısım kimseler selef mürşitlerini kabul edip, sonradan gelen mürşitleri inkâr ettiler. Bunlar avamın en çok nefret edilenleridir. 2- İkinci kısım insanlar da eski ve yeni olanları kabul edip, dediler ki: “Onlar zamanlarında gizlidirler. Allah’u Teâla onların bereketlerinden insanları mahrum etmiştir.” 3- Üçüncü kısım insanlar ise, selef mürşidlerini kabul ile beraber, kendi zamanlarında olanların hususiyetini de kabul etmişlerdir. Onları bilmişler, elde etmişler ve onlara tazim etmişlerdir. İşte onlar Yüce Allah’ın murad ettiği, kendine götürdüğü ve hazretine yaklaştırdığı saadete eren insanlardır. Hikemde: “Hiç kimse Allah’ın evliyasına vasıl olamaz. Ancak her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’u Teâla, kime evliyasına delaleti murad etmiş ise, onu evliyasına kavuşturur…” Şeyhin terbiyesi kesildi diye iddia edenler, bununla ret olunurlar. Zira Allah’u Teâla’nın kudreti umuma olup mülkü ise devamlıdır. Yeryüzü kıyamete kadar hiçbir zaman delil getirenlerden boş değildir. İbn-i Acîbe (rahmetullâhi aleyh)’in El-Bahr-ul Medid Fi Tefsiril Kur’an-il Mecid tefsirinin c.1 s.77’de. Bazılarının bu hususta ki beyitleri bana yetişti. Bu zamanda mürşit kalmadı, yahut da nadir kaldı diyenleri reddiye ederek dedi ki: “Hidayetten sapıtan kavim dedi ki: Bizim asrımızda mürşit nadir, yahut da hiç bulunmaz. Bende dedim ki; Hayır! Muhakkak onlar cahilin gözünün görmesinden yücedirler.” Elhamdülillah biz arif olan mürşitlere şu zamanımızda yetiştik. Terbiyenin şartlarını kemâl üzere yerine getiren, söz, hal ve himmet sahibi olan kişiler birçoklarını mezun etmişler ve halkın büyük bir kısmı onlardan menfaatlenmiştir. Ve lâkin yarasalar o nuru görmeye muktedir olamaz.”
  2. Mürşitler tıpkı hadis üstatları gibidir. Onlar Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’ın hadislerini kişilerden rivayet ederek, Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’a isnad ederler. Onlar sünnet-i nebeviyyenin zayi olup, tahrif olmaması için isnadı temel kabul ettiler. Bunun içindir ki İbn-i Mübarek: “İsnad dindendir. İsnad olmasa idi, herkes istediğini söylerdi” dedi.
  3. Müslim Sahihin mukaddemesinde Muhammed İbn-i Sirin’den rivayet etmiştir.
  4. Hafız İbn-i Adi, İbn-i Ömer’den tahriç etmiştir. Kenzül Ummal c.3 s.152’de olduğu gibi