Murâkabenin en güzeli olan murâkabe lillah ( Allah'ı murâkabe etme), kulun ni696 murâkabe
metleri şükürle murâkabe etmesi, kötülüğünü kabüllenmesi, yapılan kötülüğü afla karşılamasıdır. Böylelikle kulun kalbi bütün amellerinde bu makamdan ayrılmaz. Gafil davranacak olsa bile, Allah'ın izniyle kalbini bu makama çevirir. Buna yardımcı olan husüslardan birkaçı şunlardır: Günâhları terk etmek, meşguliyetlerden sıyrılmak ve Allah'a yönelmeye özen göstermek. (Âdâbı, 69
Murâkabetullah (Allah'ın murâkabesi) nedir? diye sorunca o, buna: Murâkabetullah, Allah'tan hayâ etmektir diye cevâb verdi. (Âdâbı, 70
Kalbini koyduğun yer bakımından a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/munacat/" münâcât /a ve murâkabe, kalbini arşın yakınına koyarak oradan münâcâtta bulunmandır. Kalbini murâkabeye hazırlamakta iki müracaat noktası vardır. Birincisi, ilim tezekkür etmekle birlikte nazar murâkabesidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: Şübhesiz O, kalblerin içindekini en iyi bilendir. Allah gönlünüzdekileri bilir. O a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a Allah'tan sakının. Bundan sonra tat almak için a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/azamet/" azameti /a tezekkür etmektir
Bir başka makam şöyledir: Rivâyet edildiğine göre Allah Teâlâ Hazretleri Hz. İbrâhim'e sk Ey İbrâhim, seni kendime niçin dost edindiğimi biliyor musun diye vahyedince Hz. İbrâhim: Bilmiyorum Allah'ım diye cevâb vermiş. Bunun üzerine Allah Teâlâ: Seni kendime huzürumda çokça ibâdette kaim olduğun için dost edindim buyurmuştur. Hz. İbrâhim'in kıyâmının namazla değil, kalble olduğu söylenmiştir. (Adâbı, 70
Murâkabe, kulun Allah'ın kalbinde ve içinde gizlediği şeyden haberdar olduğunu ve onu bildiğini bilmesidir. Bu sebeble kalbini, efendisini (Allah'ı) anmaktan alıkoyacak kötü düşünceleri murâkabe (kontrol) eder. Nitekim Ebü Süleyman Dârâni şöyle söylemiştir: Kalblerde olan düşünceler Allah'tan nasıl gizlenir! Kalbde Allah'ın koyduğundan başka bir şey yok ki. Ondan olan ona nasıl gizli kalır!
Cüneydrh ise şöyle demiştir: İbrâhim Âcurrirt, bana şöyle söyledi: Çocuğum! Zerre kadar da olsa kendi isteğinden vazgeçerek Allah'a dönmen, üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır.
Hasan Ali Damganirt de şöyle söylemiştir: Sırrınıza ( gönlünüzdekilere) dikkat edin. Çünkü Allahı gönlünüzdekileri bilir. (Luma , 82
Murâkabe, her adımda Hakk Teâlâ'yı düşünerek sırrını (rühunu, iç dünyâsınıj korumaktır
Murâkabe, her adım ve nefeste gaybı düşünerek sırrını korumaktır. Atâ'ya Tâatlerin en faziletlisi hangisidir diye sorulunca o, buna: Tüm vakitlerde Hakk'ı murâkabe etmektir şeklinde cevâb vermiştir
İbrâhim Havvâs şöyle söylemiştir: Sırrını korumak murâkabeyi, murâkabe ise sırrın ve alâniyetin liçin ve dışın) Allah için ihlaslı olmasını doğurur. (Kuşeyri, 96
Ebü Ali Mağribi şöyle demiştir: Bu yolda insanın nefsine gerekli kılacağı en faziletli şey muhâsebe, murâkabe ve amelini ilimle beraber götürmesidir.
İbn Atâ ise şöyle söylemektedir: Tüatlerin en faziletlisi tüm vakitlerde Hakk'ı murâkabe etmektir.
Ceriri de şöyle demiştir: Bizim bu işimiz iki temele dayanmaktadır. Birincisi, nefsine Allah Teâlâ için murâkabeyi gerekli kılman ve ilmin zâhirine devamı etmendir. (İhyâ', 128
Murâkabe, kulun Allah Teâlâ'nın kendisinden haberdar olduğunu bilmesi ve bu bilgisini Rabb'inin murâkabesi için sürdürmesidir. Bütün hayırların aslı budur. Kul bu dereceye ancak kendini hesaba çekmek, vakti içerisinde hâlini düzeltmek, Hakk yoluna bağlı kalmak, kendisi ile Allah Teâlâ arasında kalbini güzelce korumak ve Allah Teâlâ ile birlikte nefeslerini korumakla erişebilir. Kul böylelikle Allah'ın onu gözettiğini, kalbine yakın olduğunu, hâllerini bildiğini, fiillerini gördüğünü ve sözleriniişittiğini bilir
Murâkabe, aynı zamanda ancak dört hasletle tamam olur. Bu hasletlerin birincisi, mârifetullahtır (Allah Teâla'yı tanımaktır). İkincisi, İblis'in Allah Teâlâ'nın düşmanı olduğunu bilmektir. Üçüncüsü, nefsinin her zaman kötülüğü emrettiğini bilmektir. Dördüncüsü, amelin Allah Teâlâ için olduğunu bilmektir
İnsan ibâdeti tanımadan ve ibâdet üzerine amel etmeden ibâdet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a uzun bir zaman geçirirse, ibâdetinin ona bir faydası olmaz. Cehâlet üzere olur ve Allah ona rahmetiyle a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsânda /a bulunmadığı takdirde gideceği yer cehennemdir
Mârifetullaha gelince bu, kulun, Allah'ın kendisine yakın ve üzerinde güç a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a olduğunu, ona gücünün yettiğini, onu müşâhede ettiğini, kendisini bildiğini, onu daima gözetlediğini, koruduğunu, vâcid ve mâcid olduğunu, mülkünde ortağinın bulunmadığını, vaad a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a zaman vaadinde sâdık, söz verdiğinde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a yerine getireceğini, ona duâ ettiğinde ve kendini arz ettiğinde duâsına ve çağrısına cevâb vereceğini kalbine kabül ettirmesidir
Yine kul, Allah'ın yerine getireceği bir vaadi, infaz edeceği bir tehdidi, mahlükatın varıp gidecekleri bir makamı, katında tasarrufta bulunacağı bir kaynağı, eşi ve benzeri olmayan sevâb ve cezâsı olduğunu, kuluna yettiğini, son derece merhametli olduğunu, (kullarını) son derece sevdiğini, her şeyi işitip gördüğünü, Her an bir yaratma işinde olduğunu , hiçbir işin bir başka işten onu alıkoyamayacağını, gizli olanı, hatta gizlinin de gizlisini bildiğini, kalbleri, kalbden geçen hatâratı, vesveseleri, istek ve irâdeyi, vesvese vereni (şeytanıj, hareketi, göz açıp kapamayı, mimikleri, bunların üstündekileri ve daha basitlerini bildiğini, korku nedir bilmediğini, olmuş ve olacaklarla vasıflanmadığını, onun Aziz ve Hakim olduğunu bilmelidir. (Gunye, TI, 184
(Hâllerden) ...murâkabe, saf yakin ile gaybe ait olan şeylere bakmaktır... (Âdâb , 21
Muhâsebe hâlinin devamlı olması ve kulda yerleşik duruma gelmesi hâlinde kul, muhâsebe makamından murâkabe makamına yükselmiş olur. Muhâsebe kişinin makamı olduğunda, murâkabe onun için hâl olur
Sonra murâkabe hâli, hata ve gafletin zaman zaman kulun iç dünyâsında galib gelmesinden dolayı, hata ve gafletin dağılmasına götürür. Allah, yardımıyla kulunu destekler. Böylece murâkabe hâl olduktan sonra makama dönüşür. Muhâsebe makamı, ancak murâkabe hâlinin gelmesiyle istikrâra kavuşur. Kula, müşâhede hâline yükselme a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imkani-2/" imkânı /a verildiğinde, murâkabesi istikrâr bulur ve makamı hâline gelir
Müşâhede, bazen gizlenerek bazen de ortaya çıkarak açık biçime dönüşen hâl olur. Sonra makam hâline gelir ve bu makamın aydınlığı gizlilik örtüsünden kurtulur (makam hâline gelmesi onun gizliliğini ortadan kaldırır
Müşâhededen sonra fenâ fillâhı gerçekleştirme, beka billaha ulaşma, ayne'lyakinden a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakka-l-yakin/" hakka'l-yakine /a çıkma gibi en üst derecelere yükseliş gelir. Ve kulda kalbi kaplayan örtüyü yaran hakka'l-yakin hâli meydana gelir. Bu ise müşâhedenin en üst derecesidir
Murükabe, ilâhi bir vasıftır ki biz ondan içmişizdir (bizim meşrebimizde de mevcüddur) ). (Fütühât, TI, 205
Murâkabe, devamlı bir şekilde maksüdu (Allah'ı) düşünmektir. Bunun üç inceliği vardır: Birinci inceliği, tâzim ve sevinç arasında Hakk'ı murâkabe etmek; ikinci inceliği, Hakk'a aykırı olan şeyleri reddederek Hakk'ı murâkabe etmek; üçüncü inceliği ise, önce gelecekte a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a için aynen geçmişi mütâlaa ederek ezelin murâkabe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a , sonra da murâkabeden kurtulmanın murâkabe edilmesidir. (Ravza, 481
Murâkabe, Hakkı düşünerek sırra riâyet etmektir. Şöyle de denilmiştir: Murâkabe, devamlı olarak maksüdu (Allah'ı) mülâhaza etmektir. İbn Atâ'ya: Tâatlerin en faziletlisi hangisidir? diye sorulunca o: Murâkabe, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbetin /a en faziletli alâmetidir şeklinde cevâb vermiştir. (Ravza, 640
Murükabe, feyiz veren başlangıç noktasından feyzi beklemekten ve kaynağına gelmesini düşünmekten ibârettir. Murâkabe, sâlikin latifelerinden biridir. Bu latife feyzin kaynağı olarak görülmüştür. Bu yüzden her makam için bir murâkabe tâyin etmişler ve bu süretle imkân dâiresi için de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyet /a murâkabesi tâyin etmişlerdir. Ahadiyyet murâkabesi, tüm a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a vasıfları kendinde toplayan, noksan sıfatlardan münezzeh olan ve mübarek Allah adıyla anılan Zât-ı ahadiyyetin murâkabesinden ibârettir. İşte bu yüzden Allah Teâlâ'dan kalb latifesine feyzin gelmesi murâkabe düşünülmektedir. Bazen kul, zikretmeden bu murâkabe ile meşgul olur, fakat murâkabesiz zikrin faydası olmaz. (Câmi’, 63
Murâkabe, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelime /a -i tevhiddeki harfleri mülâhaza etmeden, bizzât nefy ve isbât mânâsını ifâde eder. Çünkü murâkabe, bâtında ilâhi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdun /a vahdetini isbât düşüncesidir. İşte bu mânâ bizzât a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/illallah/" illallah /a ( Allah'tan başka ilâh yoklancak Allah var) sözünün mânâsıdır. Çünkü nefy ve isbâtın sonucu murâkabedir
Kalb ile nefy ve isbâtın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a şudur: Zikreden kişi, önce kalb lisânıyla, kalbin bütün alâkalarını reddederek Lâ ilâhe (hiçbir ilâh yoktur) der, sonra da yine kalb lisânıyla kalbinde Hakk'ın birliğinin, tekliğinin varlığını isbât ederek illallah ( Allah'tan başka) sözünü söyler. Bu şekildeki nefy ve isbâtta mezkür (zikredilen Allah) ile bir huzürda olmak ve onun dışındakileri unutmak için nefesi içinde tutmaya gerek yoktur
Bahsedilen nefy ve isbât oluyorsa, nefesi tutmaya hiç gerek yoktur. Nefy ve isbâtta gerek duyulan mezkürun (Allah'ın) huzürunda olmak ve onun dışındakileri unutmaktır. Zikreden kimse bu iki ismi (nefy ve isbâtı) bu şekilde söylerse a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a bir saflık ve temizlik meydana gelir ve Allah'ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bilenler/" bilenlerden /a ve ona ulaşanlardan olur. (Câmi’, 233
Murâkabe lugat mânâsı itibâriyle gözetleme demektir. Bu da koruma ve bekleme mânâsına yakındır. Hakikat ehline göre murâkabe, kulun, tüm hâllerinde Allah'ın kendisinden haberdar olduğunu bilmesinin devamlı hâle gelmesi demektir
Murâkabe, Her adınıda Hakk Teâlâ'yı düşünerek sırrını (rühunu, iç dünyâsını) korumaktır şeklinde de târif edilmiştir. Şöyle de denilmiştir. Murâkabe, (kulun) heybetinin, Hakk'ın huzürunu işgal etmesi, bütün fiillerinde kalbe ve diğer azalara nazar etmesidir. (Câmi', 234
Murâkabe ve teveccüh, ne şekilde olursa olsun kendisinden ayrılmayacak şekilde istiğrak ve kendini kaybedecek derecede imân mânâsında Zât isminin mânâsını kalbinden ayırmamaktır. İşi mutlak bir şekilde ilminin yok olmasına varıyorsa, fenânın başlangıcı meydana gelir. Mutâvaât/işteşlik, bir işi ortak olarak yapma ifâde eden) müfâale kalıbından gelen murâkabe, vuslata götüren müstakil bir yoldur. Bu yolda (maksada) ulaşmak isteyen kimsenin, Allah'ın kendisinden haberdar olduğunu bilmesi gerekir
Murâkabe ve teveccüh, nefy ve isbâttan daha üstün, ondan daha faziletli ve cezbeye daha yakındır. Murâkabe ve teveccühe devam etmekle vezirlik mertebesi kazanılır ve mülk ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/melekut/" meleküt /a âleminde tasarrufta bulunmak, havâtırı kontrol etmek ve bâtıni a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hidayet/" hidâyet /a nüruyla aydınlanmak mümkün olur. Murâkabeye devam eden kimse için hâtırları (ilhâmları) toplamak ve kalblerin kabülünün devamlılığı ortaya çıkar ki, buna süfilerin dilinde cem ve kabil adı verilir. (Câmi’, 235
murâkabe-i hullet-i ibrâhimiyye/murâkabe-i zât
Murâkabe makamı, ihsân makamıdır
Kalb, Habib (Allah) için murâkabe yaygısını yayınca, bu (yaygı) onu, rakib (gözeten Allah'ın) korkusundan emin kıldı
Sânih: Güzel sevgili kendisini özleyen kalbe geldi de vecdi istedi, özlemi büyüdü
Lâih: a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayal/" hayâl /a ziyaretçisi evhâm aynasında dolaştı da vecd ve sevgiyi hak etti. Ne olurdu sevgiliyi gözleyen âşık müşâhede ve vuslat meydanında visâle erseydi
Sânih: Fikir elçisi ülkelerin sahalarında dolaştı. (Kavânin, 19
murâkabe-i hullet-i ibrâhimiyye/murâkabe-i zât â,öl ya ldâİ ) (mertebesi ellâta'yin
Murâkabe-i hullet-i İbrâhimiyye (İbrâhimi dostluk murâkabesi), yani mukaddes Zât'ın murâkabesi, İbrâhimi dostluğun veya İbrâhimi hakikatin başlangıcı olması itibâriyledir. Sonra Zâti mehabbet dâiresi gelir. O Hz. Musâ'nın makamıdır. (Bu dâire,) Hz. Musâ se ile alâkalı olan murâkabenin hakikati veya zâti mehabbetin kaynağı olması itibâriyle Zât murâkabesi'dir. Bundan sonra zâti mahbübiyyetle iç içe olan zâti mehabbet dâiresi gelir. Zât murâkabesi, Muhammedi hakikatin kaynağı olması itibâriyledir
Bundan sonra da saf mahbübiyyet dâiresi gelir. Zât murâkabesi saf Zâti mahabbet itibâriyledir. Bunun sonrasında ellâtâyin (taayyünsüzlük, belirsizlik) ve Mutlak Zât mertebeleri bulunur. Bunun sonrasında güzel Kâbe'nin hakikati vardır. O, Allah Teâlâ'nın azamet ve kibriyâsının zuhürundan ibârettir. İşte burada zât murâkabesi bütün mahlükatın mescüdiyyeti mahlükatın secde ettikleri zât; Allah) itibâriyledir
Bundan sonra Kurân'ın hakikati gelir. Kurân'ın hakikati, Yüce Zât'ın benzersizliği itibâriyle genişliğin başlangıcından ve onun Kurân'ın hakikatinin başlangıcının kaynağı olduğunu düşünmekten ibârettir
Bundan sonra orucun hakikati gelir. Orucun ve namazın hakikati, bunların hakikatinin kaynağı olması itibâriyle Allah Teâlâ'nın Zât'ının hazretinin benzersiz genişliğinin kemâlinden ibârettir. Bu iki hazrette genişlik tâbirinin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kullanilmasi/" kullanılması /a ibâre sahasının darlığından kaynaklanmaktadır. Bu hakikatlerde yükselmek için Kurân okumak fayda sağlar
Bundan sonra mâbüd olması ve âbidlik makamlarından olan ayakla değil de, gözle seyrin meydana gelmesi itibâriyle saf mâbüdiyyet dâiresi gelir. Bu dâire yüce Nakşibendi tarikatının en yüksek makamı ve murâkabesidir. Bunun tafsilâtı, İmam Rabbâni'nin Mektiibât'ında yazılıdır. Bu makamlarda murâkabelerle uğraşan kimse murakka a/murakka'ât bundan payını alır ve mürşid olan şeyhin teveccühü ile yükselme kaydeder. (Buğye, 155
murakka'a/murakka'ât 4 ) Murakka'a (yamalı elbise) giymek mutasavvıfın şiârıdır, aynı zamanda da Hz. Peygamber'in sünnetidir. Bu sebeble Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: Yün elbise giyiniz ki kalblerinizde imânın tadını bulasınız. (Hâkim, VII, 151; Beyhaki, 151
Bir sahabi ise şöyle buyurmuştur: Hz. Peygamber 5, yün elbise giyerdi ve merkebe binerdi.
Ebü Müsâ el-Eş'ari de Peygamberimiz hakkında şöyle rivâyette bulunmuştur: Hz. Peygamber, yün elbise giyerdi, merkebe binerdi ve zayıfların çağrıldıkları yerlere giderdi. Sadece ...yün elbise giyerdi kısmı Bezzâr, VIII, 124; İbn Sa'd, I, 454
Peygamber Efendimiz, Hz. Aişe vâlidemize şöyle buyurmuştur: Elbiseni yamalamadan çıkartma. (Hücvîrî, 55
Murakka'âtın (elbiseye yama dikmenin) şartı, süfinin onu hafif ve boş olduğu için kullanmasıdır. Asıl parçadan bir şey yırtıldığında üzerine bir yama konur. Şeyhlerin bu konuda iki görüşü vardır. Bunların bir kısmı, yama dikmek için belli bir usülün şart olmadığını söylemişlerdir. İğnenin ucu nereden çıkarsa oradan çekilir. Bunun için zorlanmaya gerek yoktur. Diğerleri ise yamada bir düzen ve tertibin gerekli olduğunu, yama dikme usülüne riâyet etmek gerektiğini ve düzgün bir şekilde dikiş yapmak için gayret göstermek gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü yama dikme fakirlerin tatbikatıdır. Tatbikatın doğru olması, aslın doğru oluşunun delilidir. (Hücvîrî, 60
Şu hâlde murakka'a, sâlihlerin sembolü, temiz insanların alâmeti, fakirlerin ve mütevâzi kişilerin elbisesidir. Gerçi bu husüs, daha önce fukarâ ve safvetten söz edilirken anlatılmıştı. Eğer bir şahıs, evliyânın elbisesini kendi menfaati için kullanırsa da, bu husüs kendisinin fesâdı sayılır, o elbisenin muhakkik ehlinin hatalı olduğunu göstermez (bir şeyin sahteleri aslına zarar vermez). (Hücvîrî, 70
Zâhid için zühd makamında isterse eğer murakka'anın giyildiği bir ân kaybı vardır. O anda murakka'ayı giymek için gereken husüslara uymalıdır ki, (yamalı elbise giyme işi) sıradan hâle gelmesin veya kişi /yamalı elbise giyme işinden) aldanmış olarak çıkmasın. Bu kural zayıflamış, temyiz ortadan kalkmış, düzen dağılmış ve rızâ dostlara tâbi olanların ve tâbilerin uydukları kimselerin elinden düşmüştür. İşte bu yüzden fesad yayılmakta ve inat ortaya çıkmaktadır
Yamalı elbise giyen kimsenin kendini edeblendirmesi, mücâhedeleri ve zorlukları nefsine kabül ettirmesi, güçlüklere katlanması gerekir. Bu takdirde makamları geçmiş olur, uyulmaya lâyık olan şeyhlerin edebiyle edeblenir, sâdık kimselerle dostluk eder, dininin hükümlerini ve sınırlarını; mezhebinin asli ve fer'i mutasavvıf -mustasvif
meselelerini öğrenir. Bu vasıfta olmayan kimsenin şeyhlik ve irâdeye kalkışması haramdır. (Âdâb , 28
(Ayrıca bk. hırka/lübs-i hırka
