ortaya çıkarır. Dördüncüsü (vâki olanın ortadan kalkmasını imkânsız kılmak), mukallidin imânını ortaya çıkarır
yâküte-i beyzâ'/yâküt-ı ebyaz 1237 Hakikat ehline göre apaçık görme, hüccet ve burhânla değil, imân kuvvetiyle olur. Denilmiştir ki Gaybleri müşâhede etmek kalblerin temizliğiyle olur. Sırları bilip gözden geçirmek, fikirleri muhâfaza etmekle olur.
Yine denilmiştir ki, Yakin, bir şeyin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a husüsunda mutmain olmaktır. Su havuza yerleştiği zaman, Yekinü'l-mâ'ü fi'l-havz (su havuzda karar kıldı). denir
Bil ki, yakin ehline ait hâllerin furülarının ulaştığı yakin makamlarının asılları yedi tanedir: Tevbe, sabır, şükür, recâ, havf, zühd, tevekkül, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbet /a ve rızâ. (Câmi, 218
Bazı meşâyıh (şeyhler) yakini makamlardan değil, hâllerden kabül etmiştir. Ve onu kesbi olmayan bir hâl olarak görmüşlerdir. Bazıları Yakin makamlardandır. 1Makamların) başı mârifettir, sonra yakin, sonra tasdik, sonra ihlâs, sonra a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehadet/" şehâdet /a ve tânt gelir demişlerdir. Böylelikle mârifeti gerekli olan ilk makam olarak görmüşlerdir. (Câmı , 219
(Ayrıca bk. ilhâm; a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilme-l-yakin-ayne-l-yakin-hakka-l-yakin/" ilme'l-yakin-'ayne'l-yakin-hakka'l-yakin /a ; keşf; muhâdaramükâşefe-müşâhede
yâküte-i beyzâ'/yâküt-ı ebyaz Allah Teâlâ, mahlükatı kendi nefsinde yaratmadan önce vardı. Mevcüdât Allah'ta yok olmuştu ve Allah'ın hiçbir varlıkta zuhüru yoktu. İşte o gizli hazinedir. Hz. Peygamber gizli hazineyi, üstünde ve altında hava olan 'amâ (bulut) olarak tâbir etmiştir. Çünkü çeşitli yönleriyle Hakikatü'l-Hakaik'in (Hakikatler Hakikati'nin), kendisinden yükseğine de, aşağısına da, herhangi bir şekilde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a edilme gibi bir husüsiyeti yoktur. İşte bu yâkute-i beyzâdır (beyaz yakuttur). (İnsân, IL, 58
yâküte-i hamra/yâküt-ı ahmer Kendisinde İlâhi Hazret'in tecelli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a her kalb, tecelli-yi zâti olan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yakut-i-ahmer/" yâkut-ı ahmer /a (kırmızı yakut) cihetindendir. Bu tecelli, üzerinde hiçbir tecelli bulunmayan müşâhede hâlindeki, mükemmel tarzda bilen kalbin tecellisidir. Bu tecellinin altında tecelli-yi sıfât (sıfatların tecellisi), onun altında da tecelli-yi ef'âl (fiillerin tecellisi) bulunur. Fakat bu tecellilerden zuhür eden şeyler, İlâhi Hazret'ten (zuhür etmiş) olur. İlâhi Hazret'ten zuhür eden bu şeylerin tecellisine mazhar olmayan kişinin kalbi Allah'tan gafildir, kendisi de Allah'a kurbiyyet (yakınlık) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halinden/" hâlinden /a uzaklaştırılmıştır. (Fiitühât, 1, 137
Yakute-i hanıra (safir, yakut), dürre-i beyza da denilen akl-ı mufârıkın (ayırd edici aklın) aksine, nürâniyyetinin cisme ait zulmetle imtizâc etmesinden (aydınlık vasfının cisme ait karanlıkla bir araya gelebilmesinden) dolayı, nefs-i külliyedir. (Kâşânî, 3, 66; Câmi’, 12, 105
(Ayrıca bk. a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/durre-i-beyza/" dürre-i beyzâ /a
yedân/yedeyn Yedân (iki el), Allah Teâlâ'nın fâile fetken) ve ka
