Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 3, 2026

Müzâkere (Tasavvuf Sözlüğü)

Müzâkere, müridin şeyhinin tecrübesinden fayda sağlamasıdır. Bu da inanç esaslarını, ibadetlerini ve muamelelerini düzeltmeye yönelik meydana gelen kalbî halleri ve kafa karıştıran sonuçta da şüphe ve vehme düşüren nefsî …

Müzâkere, müridin şeyhinin tecrübesinden fayda sağlamasıdır. Bu da inanç esaslarını, ibadetlerini ve muamelelerini düzeltmeye yönelik meydana gelen kalbî halleri ve kafa karıştıran sonuçta da şüphe ve vehme düşüren nefsî ve şeytanî düşünceleri sormakla olur. Bu şüpheler inanç esaslarında olduğu gibi dünyevî ilişkilerde de olur. Bu şüphelere maruz kalan kişi şaşkın ve huzursuz olur.

Yahut da kibri, hasedi, nifakı, riyaset sevgisi gibi kalp hastalıklarını sorarak meydana çıkarmak ve nefsin münasebetsiz vesveselerinden, kendi

kerametini

konuşmaktan,

övgü

ve

şöhretinin

olduğunu göstermekten ve bunlar gibi nakıs olan sıfatlardan halas olup kurtulmanın yolunu öğrenmek için müridin mürşidi ile müzâkere edip onun bilgi ve tecrübelerinden istifade etmesi demektir. Böylece mürid bütün seyir hallerinde önüne çıkan engelleri aşmak için mürşidine yönelir.

Mürid bazen güzel hallerinde ve seyrinin makamlarında, huzur-u ilahi için ruhunun yükseltilmesinde, varidat-ı Rahmanî ve melekîden, Kur’an-ı anlamaktan, vehbî olan ilimlerden, kalbine gelen her nevi ilham ve varidattan dolayı şeyhi ile müzâkere eder. Bundan maksat, müridin seyrinin merhalelerinde basiret üzere olması ve gördüğü manevi hallerin sıhhatine güvenmesidir.

Müridin yüce Allah’a olan seyrinde müzâkerenin büyük ehemmiyeti vardır. Müzâkere, tarikatın beş rüknundan büyük bir rükundur. Bu rükunlar ise zikir, müzâkere, nefisle mücâhede, ilim ve muhabbettir.

Mürid ile mürşidin misali bir kimsenin cisminin ve sıhhatinin iyileşmesi için bütün aşamalarda kendi doktoruna, karşılaşmış olduğu hastalıktan dolayı rahatsız olan yerlerini açarak göstermesi ve hastalığından haber vermesi gibidir.

Diğer bir cihetle gerçek müzâkere, mürid ile mürşidin arasında olan bağı kuvvetlendirir, muhabbeti arttırır, uyum ve ahengi güçlendirir. Mürid müzâkere sebebiyle şeyhinden ilim, hal ve marifet gibi şeylerden istifade eder. Çünkü ilim sadece kitablarda yazılı meseleler olmayıp cisme üflenen bir ruh gibidir.

Öyle ise müzâkere, şer’i edeplerden bir edebin amelî uygulamasıdır. İslâm ahlâkının esasıdır. Bu öyle bir müşaveredir ki yüce Allah mü’minleri Şura Suresi 38. ayetinde:

“ İşleri de aralarında danışma iledir.” kavli ile methetmiştir. Resuli Ekrem ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ise: “Müşavere edilen kişi emin olunandır” buyurmuştur. (Müşavere edilen kişinin emniyetli, emaneti yerine getiren, müşavere eden kişinin menfaatine hıyanet edip, ketmetmeyen bir kimse olması gerekir.)[1]

Hayatın hangi yönünden olursa olsun, ihtisas ehlinin bilgi ve maharetinden istifade etmek ancak müşavere ile olur. Mesela bir hasta ki doktorun bilgi ve maharetinden, bina yapan bir usta ki, mühendisin bilgi ve maharetinden, şol bir mazlum ki avukatın bilgi ve maharetinden istifade ettikleri ve daha niceleri gibi...

Öyle ise müzâkere de yüce Allah’ın dininin ameli tatbikat meydanı olup mürşidin bilgi ve tecrübelerinden istifade etmek içindir. İstifadeyi ise yüce Allah, Nahl Suresi 43. ayetinde:

“ Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikirden (ehl-i ilimden) sorunuz.” kavli ve Furkan Suresi 59. ayetinde:

“ O Arş’a kurulan rahmandır, bunu bir bilene sor?” buyurarak övmüş ve methetmiştir.

Müzâkere ile Hristiyanlardaki Günah Çıkarma Arasındaki Fark :

İnsanların bazıları müridin mürşidle müzâkeresini, Hristiyanların (günahlarını papazlarına) itiraf etmelerine benzetiyorlar. Lâkin akıllı ve insaflı bir kişi çabuk hüküm vermeyip düşünmeksizin rastgele laf atmaz. Bilakis bir insanın, bilgin bir âlimin yanına gelerek ona günah ve cürümlerini açıklayıp affını talep etmenin yolunu istemesi, Hristiyanların yaptığı gibi değildir. Nasıl ki bir hasta, rahatsız olan yerlerini doktoruna gösterir, hatta hastalığın teşhisi için utanacak yeri olsa bile, faydası dokunacak ilacı tavsiye etmesi için çekinmeden açarsa bir müridin de haberdar, bilen bir âlimin yanına gelip maraz ve ahvalini ona açarak, bundan halas olmanın amelî yollarına şeyhinin delalet etmesi için, bilgi talep etmesi gerekir. Hristiyanların kendisi gibi bir insana gelip beni affet demesiyle Müslümanların bir âlimin ve fadılın yanına gelerek: “Hocam! benim Rabb’ime karşı olan çirkin suçlarım var. Ona nasıl yalvarayım da affına uğrayayım? Bana bilgi ver” demesi hiç birbirine benzer mi? Elinsaf.!

Masiyeti Açığa Çıkarmakla Müzâkere Arasındaki Fark

Bu durum bazı insanlara şüpheli gelir. Müridin mürşidiyle, kalp hastalıklarından, isyandan ve nefis hallerinden müzâkere yapmasını bir nevi isyanını açığa çıkarmak zannederler.

Lâkin bir günahı irtikab edip de sonra insanların içine gelip onu konuşmasından lezzet duyarak ve bir nevi o kötü fiile davet kasdı ile konuşanla günahından nadim olan ve acaba bu günahı kökünden söken ilaç nedir diye hayrette kalarak mürşidinin tecrübe ve ilminden istifade etmek için gelen bir olur mu? Elbette aralarında büyük bir fark vardır.

“Ümmetimin açık (günah) yapanlarından başka hepsi muaftır. Kişi geceleyin bir amel yapar, yüce Allah bu ameli gizlemiş olduğu halde sabahlar, sabah olunca der ki ey falan kişi ben dün gece şöyle şöyle bir amel yaptım. Rabb’i onu gizlemiş olduğu halde, yüce Allah’ın gizlediğini kendisi açar.”[2] Hadisinin üzerine İmam Nevevî ( rahmetullâhi aleyh ) açıklama yaparak: “Bir insanın günaha ve isyana müptela olduğunda bunu başkalarına söylemesi hiç hoş olmaz. Bilakis, yüce Allah’a tevbe etmeli, o günahtan derhal çekilmeli, o günahı işlediğine pişman olmalı ve öyle kötü bir amele bir daha ebediyyen dönmemelidir. İşte bu üç şey tevbenin rükünlerindendir. Bu üç olmadan tevbe sahih olmaz. Eğer masiyetini şeyhine veya o masiyetten çıkarmasını umduğu kimseye haber verse bundaki amaç da şeyhin, müridine işlemiş olduğu masiyetten bir çıkış yolu öğretmesi, bir daha bu duruma düşmeme yolunu göstermesi, kendisini bu hala düşüren sebebi bildirmesi veya ona dua etmesi ya da bunlara benzer bir niyetle olursa bunda bir beis yoktur. Bilakis bu güzel bir şeydir. Aksine bu maslahatların atılıp yapılmaması hoş olmaz, belki de mekruh olur” dedi.[3]

İmam Münavî ( rahmetullâhi aleyh ) gizli işlediği günahını açıklamak hadisini şerh ederken İmam Gazalî ( rahmetullâhi

aleyh )’nin şu sözünü naklediyor: “Yapmış olduğu bir günahı açıklamak istihza (alay etmek) için olursa bu durum çok mezmum ve kötü bir şeydir. Eğer soru ile öğrenmek ve fetva almak için olursa bu güzel olur. Buna hadisten delil ise ramazanda gündüz ailesiyle cima eden[4] kişinin gelip Mustafa (aleyhisselâm) ’ya haber vermesi ve Efendimizin de onu yadırgamayıp hoş görmesidir.”[5]

Dipnotlar

  1. Hadisi, Tirmizi Ebû Hureyre’den Kitab-u’l Edep’te rivayet etmiştir. Hadis hasen demiştir. Buhari ise, Edeb- ül Müfred’de El-Müsteşar Mu’temenun bâbında rivayet etmiştir.
  2. Hadisi Buhari Sahihinde Kitab-ul Edep’te, Müslim “Kitab-uz Zühd Ver Rakaik”te rivayet etmişlerdir.
  3. Ezkâr-ı Nevevî, s.327’den alınmıştır.
  4. Buhari bu haberi Sahihinde, Kitab-us Savm’da, Müslim Kitab-us Siyam’da ve Tirmizi Kitab-us Savm “Me Câ Fi Keffarat-il Fıtır Fi Ramazan” bâbında rivayet ettiler.
  5. Feyzül Kadir, Şerhu Cami-us Sağir, c.5 s.12
  6. Müslim Sahihinde, Kitabul İman’da Cabir (radıyallâhu anhu)’den rivayet etmiştir. Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur. “Hira dağında bir ay kaldım. Süremi doldurduğumda, vadinin ortasına geldiğimde…”
  7. Kavaid-i Tasavvuf s.39’da Meşhur lakabı Zerrûk olan Ebû Abbas Şeyh Ahmed el-Fâsî, h.899’da Trablusgarb’da vefat etmiştir. Allah rahmet eyleye!