Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

nakşbendiyye (Tasavvuf Sözlüğü)

(ahrâriyye; elkâb-ı silsile-i nakşibendiye; hâcegâniyye; hâlidiyye; imân-ı i tâ'i; mazhariyye; müceddidiyye; sıddikiyye; tarik-ı nakşbendiyye; tarikat-ı nakşbendiyye; tarikatü'n-nakşbendiyye; tayfüriyye Nakşibendiyye, …

(ahrâriyye; elkâb-ı silsile-i nakşibendiye; hâcegâniyye; hâlidiyye; imân-ı i tâ'i; mazhariyye; müceddidiyye; sıddikiyye; tarik-ı nakşbendiyye; tarikat-ı nakşbendiyye; tarikatü'n-nakşbendiyye; tayfüriyye

Nakşibendiyye, sâdât-ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sufiyye/" süfiyyeden /a (süfi fırkalarının ileri gelenlerinden) büyük bir fırkadır. Allah onların sırlarını mukaddes kılsın, yollarını Allah'a, Resülü'ne ve onun Allah katından getirdiklerine tam imân üzere dâim eylesin. O, hakiki ve gerçek imândır ve hakikatinin tam olarak bulunduğu yer ise kalbdir. Bu hakiki nakşbendiyye

imân kalbe yerleşirse, onun nürâniyyeti bedenin bütün organlarında kendini gösterir. Hakiki imân, ancak Allah Teâlâ'ya itâat etmek ve her şeyde O'nun rızasını aramak, Resülü'ne uymak ve nefs-i emmâreye muhâlefet etmekle elde edilir. Süfilere göre hakiki imân üç rükünden mürekkebdir (üç temel direkten meydana gelir): Birincisi, itâi imândır. Bu, Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mu-min/" mü'minlerin /a kalblerine tâ yaratılışlarının başlangıcında rühâni nürla yazmış olduğu imândır. İkincisi, Yüce Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vahdaniyyetini/" vahdâniyyetini /a ve Hz. Peygamberin getirdiklerini tasdik etmektir. Üçüncüsü ise, diliyle Lâ ilâhe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/illallah/" illallah /a Muhammedin Resülüllah ( Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah'ın Resülüdür) demek süretiyle ikrâr etmektir. İşte bu üç erkân birleşince hakiki imân olur

İslâmı (teslimiyeti, müslümanlığı) tam olarak gerçekleştirmek demek, kulun âcizliğini, fakirliğini, zelilliğini, inkisarını, gizli ve açık olarak teslimiyetini izharla birlikte şeriatın bütün hükümlerini gerçekleştirmek demektir. Bu da ancak, Sünneti Seniyye'ye uymak ve onunla amel etmek üzere nefsin kellesini, mücâhede kılıcı ile uçurma yoluyla hâsıl olur. (Buğye, 26

Bu tarikatın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a şudur: Devamlı zikir ve fikirle Allah'ta huzür bulmak; namaz, tilâvet (Kur'ân okuma), zikir, yeme, içme, çalışma, kalabalık ve yalnızlık, hareket, sükün, üzüntü, sevinç gibi tüm hâl ve zamanlarda Allah'tan gafil olmamak. Tüm bu hâllerde Allah'tan gafil olunmamalı, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bilakis/" bilakis /a O'nunla hâzır (O'nun huzürunda bulunduğu şuürunda) olunmalıdır. Bu tarikatta güç, kuvvet, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a , söz ve fiilin ancak Allah'a ait olduğuna inanılır. Zaman hüsranla zâyi edilmez. Nitekim âlimlerimiz şöyle der: Zâhiri rızık bedenlerin hareketiyle; bâtıni rızık kalblerin hareketiyle, sırların rızkı sükün ile ve akılların rızkı ise kulun, Allah'ın huzürunda sükün buluncaya kadar sükündan fâni olmasıyla elde edilir. Rühların azığı ise Yüce Allah'ı zikretmektir. Dikkat edin! Kalbler ancak Allah'ı zikretmekle mutmain olur. . .Bu tarikatın şartları şunlardır: Sahih bir ahd ile bey'at almak, zâti şuhüda vâsıl olmuş, kâmil, âlim ve âmil bir şeyhten sağlam bir inâbe (tevbe) almak. Böyle bir şeyhin varlığı bu zamanda a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kibrit-i-ahmer/" kibrit-i ahmerden /a (kırmızı kükürt yahut yakuttan) daha kıymetli olsa da, sâlik ona itikadı ölçüsünde, onun sohbeti bereketiyle maksadına nail olur. Tabii bu, şeyh âlim olursa böyledir, câhil ise ıslah edemez. Çünkü irşâda ehil değildir. Nitekim âlimlerimiz şöyle der: Bir elinde Kur'an, diğer elinde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sunnet/" sünnet /a bulunmayan kimse tam bir cehâlet içerisindedir. Hakk'a vasıl olamamıştır. Böyle biri başkasına nasıl a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mursid/" mürşid /a olabilir!. (Buğye, 30

Bu tarikatın şartları şunlardır: İlim, hilm (yumuşaklık), a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâk /a güzelliği, tevâzü, yabancılara şefkatle davranmak ve buna bağlı güzel işler, şeyhlere a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hurmet/" hürmet /a etmek, bilhassa teslimiyet, sâlik olan müridin durumunu dine muvâfık konularda şeyhinin terbiyesine havale etmek. Bu tarikatta en büyük esas olan kalbi vuküfa riâyet etmek de şartlar arasındadır. Bunları Bülüğu'l-emâni ve Füyüzâtü'l-Hâlidiyye adlı kitâblarımızda açıklamıştık. Dileyen oraya müracaat etsin

nakşbendiyye Avam gibi giyinmek de bu tarikatın şartlarındandır. Tac, şal ve benzeri giyseler şart değildir. Cehri zikir şart değildir. Sesi yükseltmek, raks yapmak, teganni ve gaflet bu tarikatte bulunmaz. Huzürsuz zikir, susayanın mazmaza yapması gibidir. Bununla birlikte yakinle alâkalı akaidin düzeltilmesine, hâlis niyete, kalbi muhafaza etmeye, nefsi açlığa alıştırmaya ve tüm ibâdetlerde mücâhede kılıcıyla nefsi öldürmeye özen gösterilir. Süse, görünüşe, değişmeye, nefsi aşağılamaya, bildiğin türden husüsi bir hâle itibâr etmezler (süs ve görünüş gibi, hiçbir mânevi değişim de onları kibre sürüklemez). Kim bu tarikate mensub olursa, onun husüsi bir giysisi olmaz. Onların tüm şekil ve elbiseleri başkalarıyla eşit seviyededir. Kendi hâline münâsib elbise giyer. Âlim ise âlimlerin, idâreci ise idârecilerin, sade halktan ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a giydiğini giyer. Kesrette ve vahdette (kalabalıkta yahut yalnızlıkta) süreti, sireti ve hâlleri birbirinden farksız olur. (Buğye, 33

Bu tarikatın erkânı (rükünleri, temel esasları) şunlardır: Kalbi, mâsivâllahtan (Allah'ın dışındaki her şeyden) alıkoymak, Allah'a yönelmek, her işte O'na tevekkül etmek. Bu silsile, Hz. Peygamber'in Ehl-i Beyt'inin onunla muttasıf olması ve aynı zamanda, hafi (gizli) husüsiyetteki sıddikiyyeye de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a edilmesine de bağlı olarak, mükemmel bir letâfet ve nezâfetten (incelik ve temizlikten) dolayı zehebiyye olarak isimlendirilmiştir. (Buğye, 34

Bu tarikat şu esaslara dayanır: Hâli örtmek ve zihinde olanı gizlemek. Bununla şunu kasd ederler: Allah'ın bu tarikate girmeyi muvaffak kıldığı kimsenin, insanların bakışından uzak olması ve Allah'tan başka mahrem veya namahrem olsun hiç kimsenin tâatının sırrına muttali olmaması için örtünebileceği bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hicab/" hicâbla /a gizlenmesi gerekir. Bu şekilde hâli ve şöhreti insanlar arasında bilinmemiş olur. Tarikatın imamı Bahaeddin Şah-ı Nakşibend'e bu tarikatın esası sorulduğunda şöyle cevâb vermiştir: Sâlikin zâhirinin halk ile, bâtının Hakk ile olması gerekir. Âlimlerimiz şöyle der: Bu topluluk için en güzel örtü ve hicâb (perde), sâlikin ilimle meşgul olması, insanların nazarından uzak durması, ders halkasında bulunup da sâlih ve sâlik olduğunu hissettirse bile hiç kimsenin, onun sülük ehlinden olduğuna muttali olamamasıdır. Bilakis hâlin gizlenmesi yolların örtülmesidir. Bu şekilde, insanların onu sâlih biri zannederek kendisine yönelmemesi için sülükunda ve Allah ile olan muâmelesinde riyâdan beri olur. Hatta onun Hakk'la muâmelesinin, tam bir sıdk ve kâmil bir ihlâsla a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a mertebesine varıncaya ve irşâda me'zun oluncaya kadar halktan gizli kalması gerekir. (Buğye, 35

Büyük süfilerden Nakşibendiyye'nin kurucusunun tercih a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a delil şudur: a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halvet/" Halvet /a celvette; uzlet insanlar içinde olur. Süfi hem burada, hem uzaktadır; garibdir, yakındır; arştadır ve yerdedir. (Buğye, 37

Nakşibendiyye, kutb-i kebir (büyük kutub), gavs-i şehir (meşhur gavs), daimi feyiz a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a Buhari (Buharalı) Üveysi Şâh-ı Nakşibend Mevlânâ Bahâüddin nakşbendiyye

Muhammed'ets nisbeti dolayısıyla bu adı almıştır. 718 yılında Muharrem ayında Kasr-ı Ârifân'da doğmuş Buhârâ velilerindendi. Buhârâ'da yılı Rebiülevvel ayının bir pazartesi günü vefat etmiştir. Allah kendisinden râzı olsun, Üveys-i Karani'ye nisbetle üveysi idi. (Buğye, 41

Nakşibendiyye, Nakşibendi silsilesine verilen addır. Âlimlerimiz bu isimlerin, çağların ve müceddidlerinin değişmesiyle değiştiğini a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/beyan/" beyân /a ederler. Şöyle ki: Hz. Ebü Bekr Sıddik'den Tayfür İsâ Ebü Yezid Bistâmi'yets kadar Sıddikiyye; ondan Hâcegân halkasının piri Şeyh Abdülhâlık Gücdüvâni'yets kadar Tayfüriyye; ondan tarikatın imamı, feyizkâr Mevlânâ Şeyh Bahâuddin Nakşibend Muhammed elÜveysi el-Buhârt'yeks kadar Hâcegâniyye; ondan Hz. Gavs-ı Âzam Mevlânâ Hâce Ubeydullah Ahrâr'atss kadar Nakşibendiyye; ondan tarikatların kutbu, âlemin gavs'ı, ikinci bin yılın müceddidi Mevlânâ Şeyh Ahmed Fârüki Sehrendi'yets kadar Nakşibendiyye-i Alırâriyye,; ondan muallâ, müzekkâ, musaffâ, mutahhar Hz. Şemseddin Habibullah cân-ı cânân Mazhar'ats kadar Müceddidiyye; ondan şeyhimiz ve önderimiz, mürşid-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a Mevlânâ Hâlid zü'l-Cenâheyn'ets kadar Müceddidiyye-i Mazhariyye; buradan itibâren de ehl-i irfân tarikat kardeşlerimiz Hâlidiyye demişlerdir. Bu mübârek isimler asırlar ve çağlar boyunca zamanın alnına nürdan harflerle nakşedilmiş olup, Allah'ın lütfu, fazlı, keremi, bol a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsânı /a ve nimetlerine kavuşuncaya kadar devam edecektir. (Buğye, 84

Tarikat-ı Nakşibendiyye'nin esasları şunlardır: Ehl-i sünnet akaidine sarılmak, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ruhsat/" ruhsatları /a terkedip azimetleri almak, sürekli olarak murâkebe etmek, Mevlâ'ya yönelmek, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a süslerinden, hatta Allah'ın dışındaki her şeyden yüz çevirmek, huzür a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/meleke/" melekesi /a elde etmek, din ilimlerinden faydalanıp bundan faydalandırma hâliyle hâllenerek halvette kalmak, avam gibi giyinmek, zikri gizli yapmak, nefesleri muhafaza etmek, yani Allah'tan gafil olarak bir nefes bile alıp vermemek ve Resulullah'ın ahlâkıyla ahlaklanmak

Nakşibendiyye tarikatının şartları ise şunlardır: Sahih bir itikad, sâdık bir tevbe, hak sâhiblerinden helâllik istemek, her türlü zulü reddetmek, hasımların rızâsını taleb etmek, tüm işlerde sünnete uymak, amelleri en sağlam bir şekilde yerine getirmek, münker ve bid'at olan şeylerden kaçınmak, hevâ ve kötü şeylerden uzaklaşma konusunda dikkatli olmak. (Câmi’, 14

Tarik-ı Nakşibendiyye'nin (Nakşibendiyye tarikatının) özü şudur: Sâlik, vâcib gibi her amelin azimetli ve en ihtiyatlı olanını yerine getirir. Bunu zaruret olmadan terketmez. Haramı asla işlemez. Zarüri bir sebeb olmadıkça ona yaklaşmaz. En ihtiyatlı olanını alır. İbâdet, âdet, muâmele, helâk edecek şeylerden ve kötü vasıflardan kaçınma, güzel ahlâkla bezenme gibi, sayılacak olsa binleri bulacak olan konularda dört mezhebden herhangi birine göre amel ederse, bu amellerin en güzelini, en efdal olanını ve en iyisini tercih eder. (Cümi , 112

nakz-ı ahd ( şal yaği ) Nakz-ı alıd ahdi bozma) en büyük günâhlardandır. nâmüs Dininin bir kısmından dönme türlerinden biri olarak kabül edilmiştir. Neredeyse bütün dininden irtidâd etmektedir. Günâhlar küfrün habercisidir diye vârid olmuştur. Yani küfrün başlangıcıdır. (Envâr, I, 80