Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 3, 2026

Nefis Mücâhedesi Ve Tezkiyesi (Tasavvuf Sözlüğü)

Giriş Tasavvufun ehemmiyeti bahsinde, habis ve ahlâken zemmedilen sıfatlar geçti. Çoğu âlimin eserlerinde açıkladığı gibi bunların izalesinin farz-ı ayn olduğu da vurgulanmıştır. Lâkin bu noksan sıfatlar kuru bir …

Giriş

Tasavvufun ehemmiyeti bahsinde, habis ve ahlâken zemmedilen sıfatlar geçti. Çoğu âlimin eserlerinde açıkladığı gibi bunların izalesinin farz-ı ayn olduğu da vurgulanmıştır. Lâkin bu noksan sıfatlar kuru bir arzuyla, tezkiyeden mücerret bir bakışla, ahlâk ve tasavvuf kitaplarını okumakla zail olmaz. Bilakis, amelî tezkiye ve mücâhede etmek, nefsinin azgınlığından ve şehvetinin kuvvetinden kesilmeyi izafe etmek elbette lazımdır.

Bir şiirde:

“Nefis çocuk gibidir, ona mühlet verirsen anasını emmeye tutuşur,

Eğer çocuğu sütten kesersen o da sütten kesilir.” denilmiştir.

(Yani nefsi haram olan şeylerden kesersen, o zaman çocuğun sütten kesildiği gibi nefis de umudunu haramdan keser.)

Mücâhedenin Tanımı : Rağib Esfahanî ( rahmetullâhi aleyh ), “Müfredat-ü Garibi’l Kur’an” eserinde: “Cihad ve mücâhede, düşmana karşı müdafaada gücünü tam sarfetmektir. Cihad: Zahir düşmanla mücâhede, şeytanla mücâhede ve nefis ile mücâhede diye üçe ayrılır. Üçü de Allah’u Teâlâ’nın şu kavline girer: Hac Suresi 78. ayetinde:

“ Allah uğrunda hakkını vererek cihad edin”

Tevbe Suresi 41. ayetinde:

“ Mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin” buyurdu. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) da hadis-i şerifinde: “Düşmanlarınızla nasıl cihad ediyorsanız, nefis (meyil, arzu) ve hevâlarınızla da öyle cihad edin” buyurdu.[1]

Nefisle mücâhedede önce nefsin arzularını kesmeli ve ona muhalefet etmeli, Ayrıca Allah’ın emir ve yasaklarını nefsine kabul ettirmelidir.

A. Kitap ve Sünnetten Deliller

Allah’u Teâlâ Ankebût Suresi 69. ayetinde:

“ Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz.” buyurdu.[2]

Fudale b. Ubeyd ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in “Mücahid, Allah yolunda ( bir rivayette de Allah için) nefsi ile cihad eden kimsedir.”dediğini rivayet eder. [3]

Hükmü

Beyan edildiği gibi nefis tezkiyesi farz-ı ayndır. Bu ancak mücâhede ile tamamlanır. Buradan anlıyoruz ki mücahadenin farz olması “Vacibin gerçekleşmesine

sebep

olanı

da

yapmak

vaciptir.”kaidesine dayanmaktadır.

Şeyh Abdulgani En-Nablusî ( rahmetullâhi aleyh ): “Nefis ile mücâhede ibadettir. Bu da ancak bir kimsede ilim ile hâsıl olur ve o, her mükellefin üzerine farz-ı ayndır.” diye buyurdu.[4]

Nefsin Sıfatlarının Değişmeye Kabiliyeti

Şüphesiz insanî nefis, nakıs sıfatları tebdile ve zemmedilen adetleri değiştirmeye kabiliyetlidir. Aksi takdirde Peygamber Efendimiz ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in gönderilmesinde fayda olmazdı. Kendisinden sonra ona vâris ve âmil olan ulemalara ve ıslah edici mürşitlere de ihtiyaç duyulmazdı.

Yırtıcı kuşların ve parçalayıcı hayvanların eğitilmesi ve birçok sıfatlarının değişmesi mümkün olduğuna göre Allah’ın mükerrem kılıp ve ahsen-i takvim üzere halk ettiği insan buna daha layıktır.

Nefisle mücâhedede murad, nefsin sıfatlarının kökünü kazımak değildir. Bilakis onda murad, onu kötülükten iyiliğe çıkarmak, Allah’ın muradı üzere götürmek ve Allah’ın rızasını istemektir.

Kişi nefsi için gadab ettiğinde, gadabın sıfatı zemmedilmiştir. Şöyle ki: Bir kişi Hazreti Allah için gadap ettiği zaman, gadap övülür. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın Allah’ın değerleri çiğnendiğinde veya sınırlarından bir had ihmal edildiğinde gadaplandığı gibi...

Lâkin O, Allah için Taif gününde eziyet edilip dövülüp ökçesi kanadığında nefsi için gadaplanmamış, bilakis kendisine eziyet eden kimselerin hidayeti için dua etmiştir. Onları mazur gördü ve: “Ey Allah’ım! Kavmime hidayet et! Muhakkak onlar bilmiyorlar” diye buyurdu.[5]

Kibir de bu şekilde olup bir Müslüman, din kardeşlerine karşı tekebbür ettiği zaman o da zemmedilmiştir. Ama kibirli kafirlere karşı tekebbür ettiği zaman bu sıfat övgüye layık olur. Çünkü o, Allah yolunda ve O’nun şerîatının kapsamında kibirlenmiştir. Böylece zemmedilen sıfatların birçoğu mücâhede ile değişir ve memduh (övülen) olan sıfatlara yükselir.

Mücâhedenin Yolu

Mücâhedede ilk aşama, kişinin kendi nefsinden razı olmamasıdır ve nefsinin vasfına onu yaratanın ve var edenin, Yusuf Suresi 53. ayetinde: “ Muhakkak nefis kötülüğü emreder.” haber verdiği gibi inanmasıdır.

Muhakkak kişiyi Hz. Allah’tan, alıkoyan ve kesen en büyük şeyin nefis olduğu bilindiği gibi Allah’a ulaştıran en büyük şeyin de nefis olduğu bilinmelidir. Kötülüğü emreden nefs-i emmare ancak isyan ve muhalefetten zevk alır. Nefisle mücâhede ve tezkiyeden sonra Allah’tan razı olur ve Allah da ondan razı olur. Tâatlar, muvafakatlar ve Allah’a ünsiyet etmekle sevinç ve sürur duyar.

Ne zaman ki Müslüman nefsinin ayıplarını ortaya çıkararak onun terbiyesini talep etmede sadık olursa insanların ayıbı ile meşgul olmaya, hatalarını sayarak ömrü zayi etmeye dönmez. İnsanlardan kendi ayıp ve hatalarından gafil olup başkalarının hatalarını saymakla vaktini sarf edeni gördüğünde onun ahmak bir cahil olduğunu bil.

Ebû Medyen şiirinde:

“İtikat etmiş olduğun halde insanlara gizli,

Sana açık olan kendi ayıbına bak,

Başkalarının ayıbını görme!” dedi.

Bazıları da (şiirlerinde) dedi ki:

“Sen bir fiilin benzerini yapıp ona nisbet edilirken,

O fiili yapan kişiyi levmetme!

Her kim benzerini yaptığı şeyi zemmederse,

Muhakkak bu durum o kişinin cehline delalet eder.”

Bu sebeple bazıları, “Senin içinde ayıp devam ettiği müddetçe gayrının ayıbını görme, kul ayıptan ebedi olarak hali olmaz.” dediler.

Müslüman bunu bildiği zaman nefsine yönelip onu saptırıcı şehvetlerinden ve noksan adetlerinden keser, onu tâatlara ve Allah’a yaklaştıran fiillere zorlar.

Mücâhedede, seyr-i sülûkuna göre adım adım ilerlerse başlangıçta yedi organa taalluk eden, isyanlardan uzak kalıp çekilir. Bunlar: Dil, kulak, göz, el, ayak, karın ve ferçdir.[6] Sonra bu yedi organın her biri münasip bir tâatla süslenir ve ziynetlenir.[7]

Bu yedi organ kalbe açılan pencerelerdir. Ya isyan zulmetleri kalbin üzerine dökülmesiyle bulanır, hasta olur ya da onun üzerine itaat nurları girer ki bu o sebeple de ona şifa verir ve onu nurlandırır. Sonra bâtın (gizli) olan sıfatlarla mücâhedeye geçer, kibir, riya ve gadap gibi noksan olan sıfatları; tevazu, ihlâs ve hilim gibi kâmil olan sıfatlarla değiştirir… Mücâhede yolu sülûku sıkıntılı, etrafı çok yönlü ve sâlikin o yola tek başına girmesi zor olduğundan, tedavi ve mücâhede yollarını bilen, nefsinin ayıplarını anlayan mürşidin sohbeti amel bakımından faydalı olur. Mürid, kuvvetli, tecrübeli, nefsinin tezkiyesini çeşitli hareketlerle tecrübe eden mürşidin sohbetinden yardım alır. Ruhaniyetinin kudsi kokusundan kesbettiği gibi müridi, nefsini ve şahsiyetini olgunlaştırır ve onu noksanlıkların ve münkeratın üstüne çıkarır. Muhakkak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) hali ve kavli ile ashab-ı kiramın nefislerini tezkiye eden ve besleyen en büyük tezkiye edici, ilk mürşid idi. Yüce Allah şu kavli ile Cuma Suresi 2. ayetinde:

“ Çünkü ümmilere içlerinden kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içinde idiler.” diye vasfettiği gibi.[8] Hastanın tâbibine boyun eğip teslim olduğu gibi müridin de şeyhinin sohbetine yönelip ona boyun eğip teslim olması ona menfaat verir. Ne zaman ki şeytan müridin kalbine aldatıcı gurur hastalığını, şahsı ile yetinip iktifa etmeyi, nefsini beğenmeyi ve şeyhini gerekli görmemeyi sokarsa gevşekliğe döner, gidiyorum zanneder, fakat yerinde durur, vasıl oldum zanneder, halbuki kesilmiştir.

Şeyh İsmail Hakkı ( rahmetullâhi aleyh ) tefsirinde: “Muhakkak bu taifeden (sûfilerden) orta seviye olanlarından çoklarına sülûk esnasında çok riyazet yaptığından dolayı, nefsi mücâhededen usanç duyup bıktığında ona (birtakım) afetler musallat olur. Bu sebeple şeytan onlara vesvese verir, onların nefisleri de gerçekten bir makama yetiştik diye onları kandırır. Bu sebeple teslim ve tasarrufatına ve şeyhinin sohbetine ihtiyaç duymaz, yanından çıkar ve nefislerinin isteği üzere (yaşamaya) başlarlar. Ayrılmak için hileye, aldatmaya düşerler ve şeytanın maskarası olurlar.” buyurmuştur.[9]

B. Âriflerin Ve Mürebbi Mürşidlerin Mücâhede İçin Sözleri

aleyh ): Bir kimse lazım olan Ebû Osman Mağribi ( rahmetullâhi

mücahadeye girmeden tarikatta bazı fetihlere ve keşiflere nail olacağını zannederse o kişi hata içindedir.[10]

İmam Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ): Ben Sırri Sekati’nin şöyle dediğini duydum: “Ey gençlik! Benim yetiştiğim yere yetişmeden evvel gayret edin. Benim kuvvetten düşüp geri kaldığım gibi siz de kuvvetten düşüp geri kalırsınız. Halbuki o zaman gençler ibadette ona yetişemiyorlar idi.”[11]

Ebû Osman Mağribi ( rahmetullâhi aleyh ): “Bir kimse nefsini güzel görüp beğendiğinde kendi ayıbını göremez. Her halükârda nefsini itham edenler nefsinin ayıbını görürler” dedi.[12]

Ebû Ali ed-Dakkak ( rahmetullâhi aleyh ): “Her kim mücâhede ile dışını ziynetlerse hazreti Allah da müşâhede ile güzelleştirir. Hazreti Allah, Ankebût Suresi 69. ayetinde:

“Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz.” buyurdu. Biliniz ki her kim başlangıçta mücâhede sahibi olmazsa bu tarikatın kokusunu da bulamaz.”[13]

İmam Birgivî ( rahmetullâhi aleyh ): “Ayıbını bilmeyenin helaki ne kadar süratli olur. Muhakkak ki isyanlar küfrün habercisidir.” dedi.[14]

Şeyh-ul İslâm Zekeriyya Ensarî ( rahmetullâhi aleyh ): “Muhakkak nefsin kurtuluşu, kulun (nefsanî) arzularına muhalefet etmesi ve Rabb’inin (kendisinden) istediğini ona yaptırmasıdır.” dedi.[15]

İmam Birgivî ( rahmetullâhi aleyh ): “Mücâhede bütün vakitlerde nefsin hevâ ve hevesini sona erdirip onun arzularının hilafını yaptırmaktır. O âbidlerin ticaret eşyası, zahidlerin de sermayesidir. Nefislerin salahı ve zilletinin dayanağıdır. O, ruhların takviyesi ve tasfiyesinin de esasıdır. Celal ve İkram sahibi olan Hazrete vasıl olmanın özü ve cevheridir. Ey sâlik! Eğer sen Hazreti Allah’tan hidayet istersen nefsi hevâsından (arzusundan) men etmede ve onunla mücâhede etmede paçayı sıvamayı gerekli gör” dedi.

Allah’u Teâlâ, Ankebût Suresi, 69. ayetinde:

“ Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz.” Yine Ankebût Suresi 6. ayetinde:

“ Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah alemlerden müstağnidir. (O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur)” buyurdu.[16] İbn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyh ): “Mürid tarikata girdiğinde muhakkak ona evvela lazım olan, mücâhede, güçlüklere göğüs germek, doğru olmak ve doğruyu tasdik etmektir. Bu durum, kişiyi sonunda aydınlığa çıkarır ve parlatır. Her kimin evveli parlak olursa sonu da parlak olur. Her kim ubudiyeti elde etmeye vasıl olmak için nefsini, parasını, ruhunu, izzetini, mertebesini sarf ederek hakkı talep etmede ciddi olduğunu görürsek mahbubuna vasıl olarak sonunun aydın olacağını biliriz. Eğer onu tembel olarak görürsek orada kusurunu anlarız” dedi.[17]

Muhyiddin Arabi ( rahmetullâhi aleyh ), “Futuhatü’l-Mekkiyye” kitabının “Riyazetler, Halvetler, Mücahadeler ve Etkileri” bâbında : “Muhakkak iman ehlinin akılları, nazarî delillerle yüce Allah’ı bilip ve gördükten sonra Hz. Allah, (hakiki bir irfan ile) kendisini tanımalarını istedi. Akıllar düşünme yolu ile ulaşılamayan Allah’a giden başka bir yolun olduğunu anladı. Akıllar kevnî fikirlerin bağlı olduğu mahalli (kalbi) Allah’ın gayrisinden boşaltarak ve karışık fikirlerden temizleyerek riyazet, halvet, mücâhede, dünya ile alakayı kesme, yalnızlık, Allah ile meclis kurmak gibi uslûplar kullanmaya başladı. Ehl-i imanın akılları bu yolu nebilerden ve resullerden elde etti. Cenab-ı Hakk’ın kullarına rahmetiyle ineceğini ve onlara şefkat göstereceğini duydular.[18] Allah tarafına giden yola yönelmenin, sadece tefekkürle Allah’ı bulma yolundan daha yakın olduğunu bildiler.

Ehl-i imana lazım olan, yüce Allah’ın şu kavlini bilmesidir: “Her kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.”[19] Çünkü mü’minin kalbi Allah’ın azamet ve celâlini kapsar.

Böylece akıl bütünüyle Allah’ a yönelir ve O’ndan alıkoyan bütün kuvvetlerden kesilir. Bu yöneliş esnasında Allah nurundan hasıl olan ilmî ilâhi ile onu feyizlendirir. Bu ilim tecellli ve müşâhede yoluyla kişinin Allah’ı bilmesini sağlar. Allah’ın verdiği bu ilmi bazıları kabul etmez bazıları da reddetmez. Bunun için yüce Allah “İnne fi zelike” ayetinde müşâhede ile Allah’ı bilmeye işaret ederek Kaf Suresi 37. ayetinde:

“ Şüphesiz ki bunda kalbî olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” buyuruyor. Aklın ilerisinde olan bu kuvvetten başka bir kuvvet kulu Rabb’e kavuşturur demedi.

Muhakkak kalp daima hallerinde (halden hale) değişmesi ile bilinmiştir. O bir halde kalmaz. Tecelliyat-ı ilâhi de böyledir. Her kim tecelliyatı kalbi ile görüp şahit olmazsa aklı ile onu inkâr eder. Muhakkak akıl kendisinden başka bütün kuvvetleri kontrol altına alır, ama kalbin halden hale girmesi suratlı olduğu için kontrol edilemez. Bunun için Şârî ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Muhakkak kalp Rahman’ın parmaklarından iki parmağının arasındadır. Nasıl istiyorsa o yöne dönderir.” buyurdu.[20] (Bu müşebahat hadislerindendir, dikkat ediniz.)

Kalp tecelliyatın değişmesi ile değişir. Akıl ise böyle değildir. Kalp, aklın ilerisinde olan bir kuvvettir. Cenab-ı Hakk Kaf Suresinin 37. ayetinde “ Şüphesiz bunda aklı olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için öğüt vardır.“buyurmuştur. Burada geçen kalp kelimesiyle aklı murad etseydi özellikle kalp kelimesini söylemezdi. Her insanın aklı vardır. Kalp diye isimlendirilen ve aklın sınırını aşan bu kuvvet her insana verilmez.

C. Mücâhede Hakkindaki Şüpheleri Gidermek

Şayet bir kişi: “Tasavvufçu olan kişiler Allah’ın helal kıldığı lezzetleri, mal ve eşyaları haram kılıyorlar.” derse ve yüce Allah’ın Araf Suresi 32. ayetinde:

“De ki, Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı?” ve Mâide Suresi 87. ayetinde:

“ Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.” sözlerini delil getirirse biz de cevap olarak deriz ki: “Tasavvuf erleri helali haram kılmadı. Bilakis maksatlarının en yükseği, Hazret-i Allah’ın şerîatına bağlı olmaktır. Lâkin onlar nefis tezkiyesinin farz-ı ayn olduğunu gözardı etmediler. Nefsin sahibini uçuruma sürükleyecek, kemâl derecelerine yükselmesine engel olacak kötü ahlâkları ve şehvanî bağlantıları olduğu için sûfiler nefislerini edeplendirmek ve hevâ hapishanesinden kurturmakta işi sıkı tuttular.”

Büyük sûfi Hakim et-Tirmizî ( rahmetullâhi aleyh ): Sûfilerin bu manada helali haram kıldıkları şüphesini reddeden sözler söyledi. Yukarıdaki ayetleri delil olarak kullananlara şöyle cevap verdi: “ Araf Suresinin 32. ayetini ve Maide suresinin 87. ayetini delil olarak kullanmak kabaca bir davranış ve sözü mecrasından saptırmaktır. Biz tezkiyede kullandığımız metodlarla helali haram kılmayı istemedik. Nefis edebi alıncaya kadar ve gereken şekilde amel edinceye kadar nefsi edeblendirmek istedik.

Araf Suresi 33. ayetinde:

“De ki; Rabb’im ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı haram kıldı.” Yüce Allah’ın helal bir şeyde haksızca davranmayı haram kıldığını görmüyor musunuz? Gururlanmak, övünmek haram olduğu gibi riya etmek ve israf da haramdır. Tezkiye zamanına mahsus bu yasaklama ve sıkı kontrolün sebebi nefsin bu haram olan kötü şeylere kalbiyle meyletmesi ve sonuçta da kalbin bozulmasıdır. Gördüm ki nefis helal rızık ve Allah’ın yarattığı güzel şeyleri alıyor. Bununla beraber kendini methetmeyi, övmeyi ve riyayı arzulayıp helal rızık ile haram ameli karıştırıyor ve şükrü zayi ediyor. Halbuki kişi şükretmek için rızıklandırıldı, nankörlük için değil. Nefsin bu kötü edebini gördüğümde zelil olup kontrol edilinceye kadar ona bazı yasaklar uyguladım. Rabb’im beni Zatı için hakkıyla mücahid olarak gördü. Hazreti Allah vaat ettiği gibi beni yoluna hidayet etti. Ankebût Suresi 69. ayetinde:

“ Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” buyurdu. Mücâhedeyi onun indinde iyi yaptığımda, yüce Allah’ın yardımı benimle oldu. Her kim yüce Allah ile beraber olursa mağlup olmayan bir toplum, uyumayan koruyucu, yolu şaşmayan hidayet edici de kendisi ile beraber olur. Yüce Allah dar-ı dünyada acele olarak kalbe nurdan nur atar. Hatta onu ahiret sevabına kavuşturur. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan geleni görmüyor musun? “Muhakkak bir kulun kalbine nur atıldığında, kalbi genişler, ferah bulur (mutlu olur), sevinir” buyuruyor. Denildi ki: “Ey Allah’ın Resulü! Bunun için alamet var mıdır?” Buyurdu ki: “Evet! Gurur evinden (dünyadan) ayrılmak, ebedi eve (ahirete) yönelmektir. Ölüm için (ölüm) gelmezden evvel hazırlanmaktır.” buyurdu. Fakat kalbine nur atıldığında dünyanın ayıpları, afetleri, aldatmaları ve harap olduğu kendisine gösterilir. Bundan dolayı gurur evi olan (dünyadan ve sevgisinden) ayrılır. Azgınlık, riya, süma (yaptığı ibadeti duyurmak), mağrur olmak, övünmek, kibirlenmek ve haset etmek kalbinden kaybolur. Zira bunun gibi fena sıfatların hepsinin aslı dünyaya taziminden ve dünyanın şirinliğinin kalbinde oluşu ve onu sevmesindendir. Bu afetlerden kurtuluşunun sebebi nefsi, şehvanî arzularından men ederek riyazet yapmaktır.” der.[21]

Bazı insanlar düşünmeden tasavvuftaki mücâhedenin Budizm veya Brahmanizm’den geldiğini iddia ediyor ve bedene eziyet etmenin ruhun parlamasına ve hareketine bir yol olduğunu kabul eden Hristiyanlık ve diğer dinlerdeki sapıklıklarla birleştiğini zannediyorlar. Bazıları ise tasavvufu ruhbanlık anlayışına açılan bir temayül olarak gördüler ve buna şu hadisi delil gösterdiler: “Üç kişilik cemaat gelip Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın ibadetinden sordular. Onlara haber verildiğinde sanki onlar Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın ibadetini azımsadılar. Onlardan birincisi: “Ben sene boyu oruç tutup iftar etmeyeceğim” dedi. İkincisi: “Ben gece boyu kaim olup uyumayacağım” dedi. Üçüncüsü: “Ben kadınlardan ayrılıp evlenmeyeceğim” dedi. Vaktaki bunların durumları Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a arzedildiğinde düşüncelerinin yanlış olduğunu bildirip tashih ederek onları müstakim, açık ve ılımlı yola dönderdi.”

Buna cevap: Muhakkak tasavvuf hiçbir devirde ne müstakil bir şerîat (yol) ve ne de yeni bir din değildir. Lâkin, yüce Allah’ın dininin ameli bir tatbikatı ve Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a tam bir uyumdur.

Bu düşüncesizce dalanların şüpheye düşme sebebi tasavvufta ihtimamla nefsin tezkiyesine, terbiyesine ve yükselmesine önem vermelerindendir. Ayrıca nefis mücâhedesi, şer’i esaslar üzerine ve hanif olan dinin çerçevesinin dahili üzerine tesis edilmiştir. Bu dini sapıklıkları incelemeden, körü körüne ve ayırt etmeksizin tasavvufa kıyas ettiler.

Öyle ise yüce Allah’ın dinine meşru bir bağla kayıtlı olan mücâhede ile aşırı gitmek, sapıklık, helali haram ve (kafir Budistlerin ettiği gibi) cesedi azaplandırmak arasında büyük bir fark vardır. Nefsi ile savaş edip tezkiye edenlerin hepsinin müsteşrikler ve onlara aldananların iddia ettiği gibi Budizm veya Brahmanizm’den geldiğine hükmetmek zulüm ve bühtandır. Yahut Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in ibadetini azımsayan üç kişiye de dayandırmak haksızlık olur. Bununla beraber Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) onların hatalarını tashih etmiş, onlar da Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın hidayet yoluna ve sünnetine dönmüşlerdir.

İslâm tarihinde helalı haram eden yahut dinî sapıkların yaptıkları gibi cesede eza edenler bulunursa onlar bid’atçi ve tasavvuf yolundan uzaktır. Bunun için tasavvufla sûfinin arasını ayırmak lazımdır. Bir Müslüman, sapıklığı ile İslâmı temsil etmediği gibi tasavvufçuya benzeyerek sapıklık içinde olan bir kişi de sûfi değildir.

İtirazcılar, sûfi ile tasavvufun, müslim ile İslâm’ın arasını ayırt etmediler. Aralarını birleştirdiler. Bu sebeple sapıklara kıyas ederek, kâmillerin aleyhine oldular.

Bundan sonra sâliklerin emel ve arzularının nihayeti, nefislerinin terakki etmesidir. Eğer bunu başarırlar ise matlublarına kavuşurlar. Nefis, mücâhede ve riyazetle emmareden levvamiyeye, mülhimeye, raziyeye, marziyeye, mutmainneye ve sonsuza yükselir… Mücâhede sâlike, yüce Allah’a seyir etmenin bütün merhalelerinde zarurîdir. Ancak bu ismet (günahsızlık) derecesine yaklaşmakla nihayet bulur. Bu durum (ismet) enbiya ve mürselin ( aleyhimü’s salatı ve’s selam )’e mahsustur.

Bundan anlıyoruz ki bazı sâlikler seyirlerinin şartını (nefis mücâhedesini) sağlam olarak yerine getirmiyor, sonra da nefisleri için muhabbet iddia ediyorlar. Muhib olan kimselerin kelamlarını terennüm ediyorlar. Mezheblerini teyit için, İbn-i Farit ( rahmetullâhi aleyh )’in şu şiirini okuyorlar:

“Mezhebim sevgidir, gayri mezheb neyime,

Bir gün ondan meyil edersem, milletimden (mezhebimden) ayrılmış olurum.”

İbn-i Farit’in başlangıçta nefsi ile nasıl mücâhede ettiğini bilmiyorlar. Şimdi burada seyr-i sülûkunda mücâhedesinin önemini gösteren ve mücâhedesini anlatan bazı kelamlarını sana veriyoruz. Şunu biliyoruz ki İbn-i Farit Allah’u Teâlâ’ya olan seyr-i sülûkuna emmareden değil de nefsi levvameden başlamıştır. Bu şiirinde mücâhede etmeyen sâlikin ne seyri ne de muhabbetinin olmadığını açıklayarak diyor ki:

“Nefsim geçmişte levvame makamında idi,

Her ne zaman itaat ettimse, o bana isyan etti,

Her ne zaman ben ona isyan ettimse, o bana itaat etti,

Kendine ölümden daha beter bir şeyi yükledim,

Ve beni rahatlatsın diye onu yordum,

İyi bir çalışmadan sonra müstakim oldu,

Yüklediğim her şeyi kendisi yüklendi ve buna alıştı,

Ne zaman ki onun yükünü hafifleştirdiğim de,

Bundan dolayı rahatsız oldu (yükünü hafifleştirmemi istemedi),

Lâkin (bu yolda) benim için ne kadar lezzet varsa hepsini bıraktım, Onu geçmişteki olan adetlerinden uzaklaştırdım,

Hatta müstakim oldu,

Onun mütmainneye erdiğini anladım,

Ona yüklediğimden başka hiçbir korkusu kalmadı,

Bununla beraber, nefsimin temiz olduğuna şahitlik edemem.”

Bunun için İbn-i Farit ( rahmetullâhi aleyh ) nefislerinin nasiplerini terk etmeden ve nefisleri ile mücâhede etmeden, aşk ve muhabbet iddia edenlere ima ederek bir şiirinde diyor ki:

“Bazı tasavvufçular benim sıhhat bulduğum yola yan çizip,

Özür beyan ederek, tasavvuf ehlinin yolundan başka,

Bir yolla ilâhi aşka gitmek istediler,

Bu sebeple görüşleri illetli olup, sağlam değildir,

Temenniler ve nefislerinin zevki ile yetindiler,

Ayakları dahi ıslanmadan, sevgi denizine daldıklarını iddia ettiler, Onlar gece yolculuğunda yerlerinden bir adım dahi atmadıkları halde,

Yürüdüklerini iddia ediyor ve yorgun düşüyorlardı.”

Öyle ise bütün sâlike seyr-i sülûkunun her aşamasında mücâhede temel şarttır. Lâkin mücâhede yükselme medivenlerindeki müridin durumuna göre değişir. Buna misal olarak şunu verebiliriz: Öğrenci önce ilkokul

merhalesinde,

sonra

ortaokul

merhalesinde

sonra

lise merhalesinde ve sonra da üniversite merhalesinde olur. Bu merhalelerin hepsinde de öğrenci olarak itibar edilir. Lâkin burada ilkokul öğrencisi ile üniversite öğrencisinin arasında büyük bir fark vardır. Yine böylece fuhşa meyleden, kötülüğü emreden nefsi emmare ile razı olan, razı olunan Rabb’ine dönen nefsi mutmainnenin arasında da büyük bir fark vardır.

Hülâsa

Mücâhede sûfilerin yolunun esaslarından bir esastır. Dediler ki: “Her kim usûlü gerçekleştirirse kavuşmaya nail olur. Her kim de usûlü terk ederse o kavuşmaktan mahrum olur.”

Yine dediler ki: Kimin mücâhedelerde yakıcı bir başlangıcı olmazsa onun sonucu da parlak olmaz. Başlangıçlar sonuçların iyi olmasına delalet eder.

Dipnotlar

  1. El-Müfredat fi Garib-il Kur’an Cehd maddesi s.101
  2. Bu ayet Mekke’de inmiştir. Malumdur ki kafirlerle cihada ise Medine’de başlanmıştır. Bu da, burada ki cihadın nefisle cihad olduğunu gösterir. Bu ayetin tefsirinde: Allâme İbn-i Ceziy: “Cihattan maksat nefisle cihattır” demiştir. Allâme Müfessir Kurtubi bu ayetin tefsirinde dedi ki: “Sutdi ve diğerleri bu ayet düşmanla cihad, farz kılınmazdan önce nazil oldu” dediler.”
  3. Tirmizi, Fedail-ül Cihad’ta tahriç etti ve hasen sahih olduğunu söyledi. Beyhaki, Fudala’nın rivayeti ile Şu’bul İman’da: “Mücahid, Allah’ın taatında nefsi ile cihad edendir. Muhacir, hata ve günahlardan hicret edip, ayrılandır.” Tirmizi’nin Mışkat-il Mesabih, Kitab-ul İman’da, rakam.34’de
  4. Nablusî’nin Şerhu Tarikat-ül Muhammediyye c.1 s.323’de
  5. Buhari Sahihin’de Kitab-u hadisil Enbiya’da rivayet etmiştir.
  6. Yedi organlardan her bir organ için ona taalluk eden isyanlar vardır: Dilin isyanları: Gıybet, nemime, yalan ve fuhuş söz. Kulağın isyanı: Gıybet, nemime, fuhuş, şarkı, türkü ve eğlence aletlerini dinlemek. Gözün isyanı: Nikahı düşen yabancı kadınlara ve erkeklerin avret mahallerine bakmak. Elin isyanı: Müslümanlara eza etmek, katletmek, mallarını bâtıl yere almak ve yabancı (yani, nikahı düşen) kadınlarla müsafaha etmek (tokalaşmak.) Ayağın isyanı: Çirkin ve günah olan mahallere yürümek, (gitmek). Karnın isyanları: Haram mal yemek, domuz eti yemek ve sarhoş edici içkileri içmek. Fercin isyanları: Zina ve livata etmek…
  7. Bu organların taat tarafı Dilin itaatleri: Kur’an-ı Kerîm okumak, yüce Allah’ı zikir etmek, maruf ve meşru olan şeyleri emir etmek ve meşru olmayan şeyleri de nehyetmek. Kulağın itaatleri: Kur’an-ı Kerîm, Peygamberimizin hadisleri, nasihatler ve vaazları dinlemektir. Gözün itaatleri: Ulema ve Salihlerin yüzlerine nazar etmek, şerefli Kabe’ye bakmak, Allah’ın kainattaki ayetlerine ibretle bakmak.
  8. Burada tezkiyenin ayrı bir şey, kitap ve hikmet tâliminin de ayrı bir şey olduğunu buluyoruz. Bunun için Yüce Allah: “Onları temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten...” buyurdu. Tezkiye hali ile tezkiye ilmi arasında büyük fark vardır. Sıhhat ilmi ile sıhhat arasında açık fark müşahede edildiği gibi. Bir mahir doktorun yanında sıhhat ilmi olduğu halde, sıhhatini kaybetmiş, hastalıklara, birçok illetlere ve musibetlere girmiş olduğu görülür. Zühd ilmi ile zühd halinin arasında açık fark olduğu gibi, bir Müslümanın yanında geniş ayetler, hadisler ve zühde taalluk eden şahitlerin bilgisi olduğu halde, zühd halinden mahrum olduğu, tama ve aç gözlülük ile muttasıf olup, fâni dünyaya takıldığı görülür.
  9. Şeyh İsmail Hakki Bursevi, Tefsiri Ruhul Beyan c.2 s.149
  10. Risale-i Kuşeyriyye s.48-50
  11. Risale-i Kuşeyriyye s.48-50
  12. Risale-i Kuşeyriyye s.48-50
  13. Risale-i Kuşeyriyye s.48-50
  14. Risale-i Kuşeyriyye s.48-50
  15. Şeyh Zekeriyya Ensarî, Taalikat-u Ala Risale-i Kuşeyriyye
  16. El Hadigatün Nediyye Şerhut Tarikati Muhammediyye c.1 s.455
  17. İkaz-ul Himem, fi Şerhil Hikem c.2 s.370
  18. Bu hadisi Darimi, Bâbus Salat’ta rivayet etmiştir.
  19. Bu hadisin başı: “Ne zaman ki kul bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira yaklaşırım…” Buhari, Enes, Ebû Hureyre ve Ebû Avan’dan, Taberani’de Süleyman’dan rivayet ettiler.
  20. El Futuhat-ul Mekkiyye s.443
  21. Hakimi Tirmizi Er Riyada ve Edebün Nefs kitabı s.124