("alâmet-i ma'rifet-i nefs; beden; medine-i hasine; merâtib-i nefs; nefes-i ilâhi; nefs ba'de's- a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/salah/" salâh /a ; nefs-i emmâre; nefs-i emmâre bi's-sü'; nefs-i insâniyye; nefs-i kâmile; nefs-i levvâme; nefs-i mutmainne; nefs-i mülhime; nefs-i nâtıka/nüfüs-ı nâtıka; nefs-i râziyye; nefs-i sâliha; nüfüs; nüfüs-ı beşeriyye; safâ'-yı nefs
Ey nefs, nicedir uyuyorsun! Ne zaman kalkacaksın? Seni sadece diriliş günü sesinin uyandıracağı neredeyse hiç kalkmayacağın bir uykuya daldın
Kardeşim! Kalbini âhiret işleriyle mükellef tut ve bu konuda onu genişlet (her geçen gün daha da ilerlemesine yardımcı ol). Onu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a sebeblerinden, (dünyevi) hırs ve rağbetlere kaymayı hatırlamaktan vazgeçir. Kalbinin, senin aradığın hedefe (âhirete) ulaşmayı zorlaştıracak şeylerle uğraşmasına izin verme. (Çünkü) bu, kalb nürunu söndürür. Onu, övülmeye değecek bir âkıbetle (cennetle) ülfet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tirme/" ettirme /a husüsunda hırslı ol. Elinde bulunan dünyâ nimetlerinden dolayı şükretmen gerektiğini, fakat bu şükrü gereğinden az yapabildiğini düşünerek nefsini cezâyla korkut. Şükretme husüsundaki zayıflığını bilerek elindeki nimetleri (nefsine) çok gör ki nefs, dünyâ işi konusunda elindekinden daha fazlasını düşünmek ve istemekle meşgul olmasın
Dedi ki: Hırs ve rağbet tamalıtan dolayı ortaya çıkar. Nefsin temeli, tamah kaidesi üzerine binâ edilmiştir...Dünyâ hakkında tamalı, dünyâ malından daha fazlasını isteme husüsundaki vesilelera yapışmaktır. Ahiret husüsunda tamalı ise, âhiret amellerine hırs ve rağbet besleyerek, bu husüsta daha fazlasını taleb edecek vesilelere sarılmaktır. (Âdâbı, 65
Nefsi tanımanın alâmeti, onun hakkında sü-i zanda bulunmaktır. (Âdâbı, 146
Nefs bâde's-salâh liyilikten sonra nefs): Nefsin hâlleri değiştiğinde, nefret edilen şeylerle ünsiyyet kurulabildiğinde, arzu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiğinden /a uzaklaştığında gayb ile yakin onu aydınlattığında, aklıyla yok saydığı âhireti müşâhede eder. Kalbinde nefs Allah'a tâzimi güçlenir, takvâsı şiddetlenir, ümidi artar. Allah korkusu, onu Rabb'ine yaklaşmaktan alıkoyan her türlü mâniyi ve Allah'la meşgul olmaktan uzaklaştıran bütün sebebleri kaldırır. Ona recâ (ümid) verir. Çalışma ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayret /a aşkıyla dolar. Mevlâ'sına yalvarma ve O'nunla ünsiyyet konusunda kendisini sevgi heyecana sevk eder ve O'ndan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/baskasindan/" başkasından /a uzaklaşma konusunda şevk verir. Allah'a uzun uzun yalvarır. Allah da bütün yardımıyla ve kalben daha çok kendisine yaklaşması ikrârnında bulunarak ona yönelir. Orada onu zikriyle nürlandırır. Kendisiyle Rabb'i arasına giren ayrılıktan dolayı, orada şevki şiddetlenir, hasreti artar, hüznü çoğalır. Ayrılığın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybet /a ve endişesinden ve bunu hatırlamasından dolayı, gözünün nüru söner, tâzim ve celâl hissi içinde aklı başından gider, ürperir. Ürperme, bazen kalbinin sarsıntısıyla, bazen de yana yakıla ya da inleyerek gözyaşı dökmekten dolayı heyecanlanınakla gelir. Bazen aklı gider de, bunu bilmeyen, onun hâlini kendisine gelen hüzünden kaynaklanan bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayal/" hayâl /a zanneder. Çoğu hâllerinde şaşkınlıktan dolayı kafası karışır ve hüzün hâkim olur
Ey dünyâsıyla aldanan, gecenin karanlığında yolundan sapan, keşke görseydin! Kullar sâkinleşti ama, gönül sâkinleşmedi. Halk sükünete erdi ama, onun içi doymadı. Yaratıklar istirahat etti, ama onun kalbinin inlemesi dinmedi. O, mahzun kalbiyle, başını öne eğerek, bedeni ürpererek Rabb'inin huzürunda durdu. Boynunu büktü ve iki büklüm oldu. Kalbine hayâ hâkim oldu. Büyük bir tâzimle (saygiyla) Rabb'inin Kitâbı'nı açtı. Çok geçmeden hüzünleri onu heyecanlandırdı. Kalbinde yangınlar tutuştu. Gözyaşı sel olup aktı. Rabb'inin dışında başka bir kulağın duyacağı endişesiyle ağladığı anda secdeye kapandı. Nefesleri ateş oldu, iniltileri kalbinin ateşiyle birleşti. (Bed , 32
Kalb nefsin elinde, Allah'tan bir rahmet değildir. Çünkü kalb hükümdar, nefs ise memlekettir. (Beyân, 37
Nefs, sadra (göğüse, gönle, iç dünyâya) girerek tekellüfe (zorlamaya, yapmacıklığa) hükmeder. Nefs, onun (sadrın) karındaki kaynağı ve yakınlık mekânıdır. Heyecanı kandan ve necâset kuvvetinden gelir. Karın onun karanlık dumanı ve ateşinin sıcaklığıyla dolar. Sonra Allah'tan bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imtihan/" imtihân /a olmak üzere, sadra vesvese ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/batil/" bâtıl /a kuruntular yoluyla girer. Sonunda kul, hulüs-i kalb ile Mevlâ'sına yalvararak O'ndan yardım diler. Allah da onun bu duâsına icabet eder ve nefsin kötülüğünü ondan uzaklaştırır. Şeytan da böyledir. Kulun sadrına vesvesesiyle girer. Bu, nefsin tahakkümünün son sınırıdır. Nefs-i enmâre bi's-sü (kötülüğü emreden nefs) şeytanın şeklidir. Bunların ikisi iki şeytandır. Yüce Allah şöyle buyurdu: İnsan ve cin şeytanları (Beyân, 40
İbâresi, rivâyeti, kıraatı ve açıklaması kolay olan ilim a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibin /a unutması mümkündür. Çünkü nefs, onu taşır ve korur. Ezberledikten ve büyük bir gayretten sonra bile onu unutabilmesi mümkündür. (Beyân, 46
Nefsin sâhib olduğu ve ezberlediği her ilim onu kibirlendirir ve (böylece) o, hakkı kabül etmekten yüz çevirir. Çoğu zaman din kardeşlerine öfkeleri artar ve isyân ve bâtıl üzere devam eder. (Beyân, 49
Nefsin özü siyah duman gibi bir rüzgâr, kötü muâmelenin karanlığıdır. Onun rühu asıl itibâriyle nürânidir. Allah'ın yardımıyla güzel davranışlarda ve doğru yalvarışlarda bulunmak süretiyle iyi yönden gelişir. Onun iyilik ve salahı ancak kulun kendi hevâsına aykırı hareket etmesi, onlardan yüz çevirmesi, açlık ve şiddetlere üstün gelmesiyle artar
Nefs-i levvâme, Hakk'a en yakın olan nefstir, fakat hilekâr ve aldatıcıdır. Onu sadece zeki olan ârifler anlayabilir
Nefs-i mutmainne, Allah'ın karanlık kirlerinden temizlemesi sebebiyle nürâni hâle gelen ve rüha benzeyen nefstir. Allah'a itâat konusunda ayak diremeksizin boyun eğerek yürür. Allah'a itâatle müti olur. O, gizlisini ve açığını Allah'ın doldurduğu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/siddik/" sıddikın /a nefsidir. (Beyân, 83
Nefsin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/safasi/" safâsı /a , insan cevherinin özüdür. İnsan ismi ancak nefs ve beden için kullanılır. Beden et, kan, kemik, damar, sinir, deri gibi ona şekil veren şeylerden oluşan bu mevcüd ceseddir. Bunların hepsi toprağa ait, karanlık, ağır, değişebilen ve bozulabilen cisimlerdir. Nefs ise semâvi, rühâni, canlı, nürâni, hafif, bozulmaksızın hareketli ve -onun düşünülebilir ve hissedilebilir mevcüdâttaki süretlerinin idrâkteki misâli ayna misali olsa bile- a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a süretlerini idrâk edebilen bir cevherdir. Aynanın şekli düzgün olduğunda, yüzü de düzgün gösterir. Cismâni şeylerin süretleri olduğu gibi hakikatleriyle oraya yansırlar. Aynanın şekli eğri olduğunda cismâni şeylerin süretleri olduğu gibi hakikatleriyle oraya yansımazlar. Aynı şekilde aynanın yüzü paslandığında elbette hiçbir şey oraya yansımaz. İşte nefsin hâli de bunun gibidir
Kendisinde cehâletler birikineyip âlim olduğunda nefs, kötü amellerle kirletilemeyen temiz bir cevher; kötü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâkla /a paslanmayan saf bir zât olur. Düşünceler fasid görüşlerle bozulmadığında, nefsin zâtına bildiği rühânmi şeylerin süretleri yansır. Nefs onların hakikatini idrâk eder. Duyuların görmediği işleri aklıyla ve onun cevherinin saflığıyla müşâhede eder. Nitekim maddi şeyler, duyular doğru çalışıyorsa onlarla müşâhede edilir. Nefs de cevheri saf olmayıp kendisi câhil olduğunda, kötü amellerle kirlendiğinde, kötü ahlâkla paslandığında, fâsid görüşlerle bozulduğunda ve bu hâllere devam ettiğinde rühâni şeylerin hakikatlerini idrâk etmekten perdelenir; Allah'a ulaşmaktan âciz kalır ve âhiret nimetlerini de elden kaçırır. (İhvân, Il, 6
Nefs, hareket fıtratına göre yaratılmıştır ve sükün ile (durmakla) emrolunmuştur. Bu hâl onun, Mevlâ'sına muhtaç olması, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a ve kuvvetlerinden kurtulması için denenmesidir. (Küt, I, 84
Nüfüs-ı beşeriyye (beşeri nefsler), âşık ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mustak/" müştak /a olarak dünyâ hayatındaki hâllerinin en parlağı olan en yüce saadete ulaştıklarında, bu iştiyâkla âhiret hayatı dışındaki alâkalarından kurtulmazlar. Bu nefsleri, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rububiyyet/" rubübiyyet /a nefsleri arasında gidip gelen diğer beşeri nefsler izler. Sefâlet, derecelerine göredir. Sonra onu sıkıntılı tabiat âlemine dalan gam dolu nefsler izler. Bu nefsleri boynu bükük kölelerinden ayıracak hiçbir şey yoktur. (İşârât, IV, 45
Tecrübe ve kıyâs, uyku hâlinde nefs-i insâniyyenin gayb konusunda nâil olabileceği herhangi bir şeye mutabık iki şeydir. Böyle bir nâil olmanın (ulaşmanın) uyanıklık hâlinde de vâki olmasına, yok olmasına yol açacak şeyden başka hiçbir mâni yoktur. Onun ortadan kalkması da mümkündür. (İşârât, IV, 119
Nefs-i nâtıkanın bedenle alâkası kalıcı bir alâka değildir. Onun (bedenle) alâkaları başka türdendir. (Işârât, IV, 151
Lugatte bir şeyin nefsi, onun kendisi demektir. Süfilere göre nefs kelimesinin kullanımından maksad, ne vücüd (varlık) ne de onun konulduğu kalıptır. Onların nefs kelimesinden maksadları, kötü vasıfları ile yerilen fiilleridir. Kulun illetli vasıfları iki türlüdür: Birincisi kulun kazanmış olduğu günâh ve isyânlar, ikincisi aşağı derecedeki huylardır. Kul, bizzât kötü olan bu huyları tedâvi ve terbiye ederse, bu terbiyeye devam edilerek mücâhede yoluyla bu huylardan temizlenip ayrılır. Nefsin birinci kısım hükümleri haram veya mekrüh kılınan şeylerdir. Ikinci kısım hükümleri ise nefsin aşağı ve bayağı huylarıdır. Umümi târif budur. Tafsilâtı ise kibir, gazab, kin, hased, kötü huy ve tahammülsüzlük gibi kötü huylardır. (Kuşeyri, 48
Nefs-i emmâre bi's-sü (kötülüğü emreden nefs), insanı helâke çağıran, şeytana yardım eden, hevâ ve heveslere uyan ve çeşitli kötülüklerle a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/itham/" ithâm /a edilen nefstir. Ebü Hafs (Haddâd) der ki: Nefsini devamlı olarak ithâm etmeyen, her hâlinde ona muhâlefette bulunmayan ve diğer zamanlarında nefsi hoşlanmadığı işleri yapmaya mecbur etmeyen kimse aldanmıştır. Nefse ait bir şeyi güzel kabül eden kimse onu helâk etmiş olur (Kuşeyri, 171
Lugat açısından nefs, bir şeyin varlığı, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a ve zâtıdır. Halkın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ifadeleri/" ifâdelerinde /a ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/adetleri/" âdetlerinde /a geçen bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelimenin /a diğerlerinden farklı zıt mânâlara gelme a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihtimal/" ihtimâli /a vardır. Zıt mânâlarda kullanılır. Bir topluluğa göre nefs rüh , başka bir topluluğa göre mürüvvet ladamlık, insanlık) , diğer bir topluluğa göre cesed beden) ve bir diğer topluluğa göre ise kan mânâsına gelir. Muhakkik süfilere göre bu ifâdeden maksad bu mânâlardan hiçbiri değildir. Onlar nefsin, kötünün kaynağı ve kötülüğün temeli olduğu konusunda ittifâk etmişlerdir. Bir topluluğa göre nefs, rüh gibi beden ve kalıba konulmuş bir ayn (öz) varlıktır
Diğer bir topluluğa göre nefs, hayat gibi beden ve kalıbın sıfatı olan bir şeydir. Bu topluluklar, kötü huy ve çirkin davranışların ortaya çıkmasının sebebinin nefs olduğu üzerinde müttefiktirler. Bu huy ve davranışlar da iki kısma ayrılır: İlki gü748 nefs
nâhlar, ikincisi kibir, hased, cimrilik, öfke, kin ve benzeri gibi aklen ve şer'an makbül olmayan kötü huylardır. Şimdi günâh olan husüslar tevbe ile giderildiği gibi, riyâzet yoluyla da nefsten giderilebilir. Çünkü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/masiyyet-2/" mâsıyyet /a dediğimiz günâhlar zâhiri, bu huylar ise bâtıni sıfatlardandır. Bâtımda ortaya çıkan aşağı vasıflar, zâhirdeki yüksek vasıflarla temizlenir. Zâhirdekiler ise bâtındaki yüce sıfatlarla arındırılır. Nasıl ki âeemde görünmediği hâlde şeytan-melek, cennet-cehennem varsa, onun gibi nefs ile rühun her ikisi de kalıba tevdi edilmiş latifelerdendir. Fakat tıpkı gözün görme, kulağın duyma ve dilin tatma yeri oluşu gibi, biri şer yeri, diğeri hayır mekânıdır. İnsan bedenine verilmiş olan diğer vasıf ve varlıklar için de durum böyledir. (Hücvîrî, 235
Muhakkiklere göre mükemmel bir insanın terkibi üç mânâdan oluşur: Bunlardan birincisi rüh, ikincisi nefs, üçüncüsü ceseddir. Bu üç ınânâdan her birini ayakta tutan bir sıfat vardır. Rühun sıfatı akıl, nefsin sıfatı hevâ, cesedin sıfatı ise histir. (Hücvîrî, 238
Nefs, mânâlar arasında müşterek bir isimdir. İki mânâsı bizim amacımızla alâkalıdır: Birincisiyle insandaki gazab ve şehvet kuvvetlerini içine alan mânâlar kasd edilir. Bu umümiyetle tasavvuf ehlinin kullanışıdır. Çünkü onlar nefs ile insanın tüm kötü sıfatlarını içine alan aslı kasd ediyorlar. Ve şöyle diyorlar: Nefs mücahedesi yapmak ve onu kırmak gerekir. Hz. Peygamber'in şu sözü ona işâret eder: En azılı düşmanın iki yakan arasında bulunan nefsindir. İkincisi Hakikatte insandır diye zikrettiğimiz latif varlıktır. O da insanın kendisi ve zâtıdır. Bu, hâllerinin değişmesi sebebiyle çeşitli vasıflarla vasıflandırılır. Nefs emir altında sükünete vardığında ve kişinin şehvetlerle mücâdelesi sebebiyle ızdırâb onu ortadan kaldırdığında nefs-i mutmainne diye isimlendirilir. Yüce Allah bu şekilde buyurdu: Ey nefs-i mutmaine, O senden, sen de O'ndan râzı olmuş bir şekilde Rabb'ine dön. (Fecr, 89/27-28
İlk mânâdaki nefsin Rabb'ine dönmesi tasavvur edilemez. O Allah'tan uzaklaşmıştır ve şeytâni topluluklardandır. Süküneti tamam olrnadığında ve fakat şehvâni nefsi karşı koyduğu zaman ona itirâz ettiğinde nefs-i levvâme diye isimlendirilir. Çünkü o, Rabb'ine ibâdet etme konusunda eksiklik yaptığında sâhibi onu kınar. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Nefs-i levvâmeye yemin ederim. Şehvetlerin gereklerine ve şeytanın çağrılarına itâat eder ve boyun eğerse nefs-i emmâre bi's-sü biye isimlendirilir. Yüce Allah Hz. Yusuf ve Aziz'in hanımı hakkında şöyle haber vermiştir: Ben nefsimi temize çıkarmıyorum, çünkü nefs bütün gücüyle kötülüğü emreder. Şöyle denilmesi mümkündür: Kötülüğü emretmekten maksad ilk mânâdaki nefstir. O hâlde ilk mânâdaki nefs zemmedilen 1yerilen) nefstir. İkinci mânâdaki nefs ise medhedilen (övülen) nefstir. Çünkü o insan nefsidir. Yani Allah'ı ve başka mâlümâtı bilen insanın zâtı ve hakikatidir (İhyâ', III, 5
Nefs ilimlerin levhi, mekânı ve makarrıdır. İlmin yeri cisim olamaz. Çünkü cisimler sonludur. İlimlerin çokluğuna güç yetmez. Sadece yazı ve rakamlara güç nefs yetebilir. Nefs, herhangi bir engelleme, sıkıntı, bıkkınlık ve zevâl olmaksızın ilimlerin tümünü elde eder. (Riscile, 5
Nefsten kasdım, işi sadece tezekkür (hatırlama), tefekkür, temyiz ve düşünme olan kâmil cevher-i ferddir. Nefs, bütün ilimleri kabül eder ve maddeden soyutlanmış mücerred süretleri kabül etmekten geri durmaz. Bu cevher, rühların reisi ve kuvvelerin başıdır. Hepsi ona hizmet eder ve emrine uyar
Nefs-i nâtıkanın -bu cevheri kast ediyorum- her zümreye göre husüsi bir ismi vardır. Hakimler bu cevhere nefs-i nâtıka derler. Kur'ân bunu nefs-i mutmainne ve rühu'l-emin diye adlandırır. Süfiler ise buna kalb derler. İhtilaf isimlerdedir, yoksa mânâ birdir. Bize göre kalb, rüh ve nefs-i mutmainne kelimeleri nefs-i nâtıkanın isimleridir. Nefs-i nâtıka, canlı, faal ve idrâk eden cevherdir. Biz mutlak rüh veya kalb dediğimizde bu cevheri kasd ediyoruz. Süfiler, hayvâni rüha nefs derler. Şeriatte da bu şekilde vârid olmuştur. Nitekim şöyle buyurmuştur: En büyük düşmanın nefsindir. Aclüni, I, 143) Şâri nefs lafzını kullanmış, onu izâfetle pekiştirmiş ve ... iki yakan arasındaki nefsin... demiştir. Bu kelimeyle şehvet ve gazab kuvvetine işâret etmiştir. Çünkü bu kuvvetler insanın içinde bulunan kalbden kaynaklanmaktadır. (Risâle, 7
Nefs-i nâtıka-yı insâniyye (insâni nâtık nefs), nefs-i külliyenin onu aydınlatmasına imkân tanıyan bir yapıdadır ve ondaki akli süretleri, asli temizlik kuvvetiyle ve ilk safiyetiyle kabül etmeye hazırdır. Fakat nefs-i nâtıkalardan bir kısmı bu dünyâda hasta olur. Çeşitli mâni ve hastalıklarla hakikatleri idrâk etmekten alıkonur. Ve bir kısım nefs-i nâtıklar hiçbir hastalık ve bozulma olmaksızın asli sıhhati üzere dâim olurlar. Sağlam nefsler vahyi ve te'yidi kabül eden nebevi nefslerdir.(Risile, 26
Nefs, bâtın gözüyle tanıdığın kelbdir. Senin hakikatin bâtındır. Çünkü beden ilk, kalb ise sondur. Nefs son, kalb ise ilktir ve kalb diye adlandırılır. Kalb göğsün sol tarafında bulunan et parçası değildir. Et parçasından ibâret olan kalb hayvanlarda ve ölülerde de var. Zâhir gözüyle gördüğün her şey şehâdet âlemi denilen bu âlemdendir. Kalbin hakikati ise, bu âlemden değil, gayb âlemindendir
Şu hâlde kalb, bu âlemde bir yabancıdır. Et parçasından ibâret olan kalb çeşitli şeylerden mürekkebdir. Bedenin bütün organları kalbin askerleridir. Kalb hükümdardır. Allah Teâlâ'nın mârifetiyle cemâlinin müşâhedesi kalbin sıfatıdır. Teklif ona yapılmakta, hitâb ona yöneltilmekte, itâb fazarlanma) ve ikaba (cezâ) o uğramakta, saadet ve şekavet ona gelmektedir. Hayvâni rüh, her şeyde ona uyar ve onunla beraber olur. Kalbin hakikatini bilmek ve sıfatlarını tanımak mârifetullahın anahtarıdır. Onu tanıman için mücâhede etmen gerekir. Çünkü o, meleklerin cevheri cinsinden olan değerli bir cevherdir. Asıl madeni ilâhi hazrettedir. Oradan gelmiştir, tekrar oraya dönecek t:r
Nefs şehir gibidir. İki eli, iki ayağı ve bütün âzâları sanat erbâbıdır. Şehvâni nefs
kuvvetler onun vâlisi, gazab güçleri onun emniyet müdürüdür. Kalb o ülkenin
