idiniz. Ne zaman ki göklerin ve yerin nüru olan Allah size tecelli etti, bu karanlık hoşunuza gitmedi, böylece siz de nefslerinize, ezeli âlemde bulunan mertebelerindeki mâhiyetleriyle a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhid /a oldunuz. Bu müşâhede, sizin hârici vücüdunuzun mânâsı değil, ancak bu hârici vücüdunuzun ayn'ı olarak tecelli etmiş oldu, bundan başka bir şey değil
a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tecelli-istitar/" tecelli-istitâr /a 1027 Bizim Siz O'nun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilminde/" ilminde /a mevcüd iken Hakk size tecelli etmiştir sözümüzü inkâr edemezsiniz. Çünkü tecellinin kendisini değil, O'nu gördünüz. Rü'yet, aklen de, şer'an da, keşfen de mümkündür. Çünkü âhirette a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ru-yet/" rü'yet /a konusunda hiçbir şübhe yoktur. Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın dağa tecelli ettiğine şâhiddir. Kitâb ve Sünnet'te buna aykırı bir durum asla yer almaz. (Esfâr, 10
Mükâleme (Allah'la konuşma), rabbâni ve meleki hâtır yoluyla kalbine ilka edilen şeydir. Bunun ne reddi mümkündür, ne de inkârı. Hakk Teâlâ'nın kuluyla mükâlemeleri ve çeşitli şeyleri kullarına haber vermesi kabül edilmiştir. Hiçbir mahlükun bunu reddetmesi mümkün değildir
Hakk Teâlâ'nın kullarıyla mükâlemesinin alâmeti, duyanın bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelam/" kelâmı /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zaruri/" zarüri /a olarak Allah'ın kelâmı olduğunu bilmesi, bu kelâmı işitmesinin kendisi için bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imtihan/" imtihân /a olması, imtihândan başka herhangi başka bir yönle sınırlanamaması, onu bir yönden işitse bile, başka herhangi bir yönle alâkadar olmasının mümkün olamamasıdır. Hz. Müsâ'nın 54 hitâbı ağaç yönünden duyduğu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a , ağacın bir yönle sınırlı olmadığını, kabüle şâyân olmak bakımından meleki hâtırın rabbâni hâtıra yakın olduğunu görmüyor musun? Fakat onda o kuvvet yoktu, ancak zarüret yoluyla kabüle itibâr etti. Sadece Cenâb-ı Hakk'tan mükâleme tarikine dâir vârid olan bu durum sağlam (bir delil) olmakla kalmaz, üstelik O'nun (diğer) tecelliyâtı da böyledir
Hakk'ın nürlarından bir nür kula tecelli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a zaman, kul derhâl zarüri olarak bilir ki, bu ister sıfatla, ister zât ve ilimle, ister aynla alâkalı olsun, Hakk'ın nürudur. Sana bir şey tecelli ettiğinde, onun Hakk'ın nüru, sıfatı ya da Zât'ı olduğunu derhâl anlarsın. Bu, o tecellidir ve anla ki bu, sahili olmayan bir denizdir
İlâhi ilhâm ile amel etme husüsunda ise mübtedinin yolu, O'nu Kitâb ve Sünnet'e arz etmektir. Bunlardan birinde o ilhâma bir şâhid bulursa, bu ilâhi ilhâmdır, bulamazsa, daha önce gelen (ilhâmı) inkâr etmeksizin bu ilhâmla amel etmekten sakınmalıdır. Sakınmanın faydası şudur: Kendisinin ilâhi ilhâm olarak anladığı şeyi şeytan kendisine ilka etmiş olabilir. Bu durumda o, bunun gerçekten (şeytandan gelen) bu kabil bir (iğvâ) olmasından korkar. O zaman Allah'ın bu hâtır husüsunda kendisine mârifet yollarını açmaya götürecek usüle tutunmalı, buna sağlam bir teveccüh ve alâkayla sarılmalıdır. (İnsân, I, 5
Tecelli, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/himmet/" himmet /a ehlinin tasarruflarıdır. Hayâl âlemi ve bu âlemde tasavvur olunan garib ve acâib mahlüklar, büyük sihir, cennet ehlinin istedikleri renge girmeleri, İbn Arabi'nin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kitabi/" kitâbında /a zikrettiği Âdem çamurundan kalan acâib parçalar, su üzerinde yürümek, havada uçmak, azı çoğaltmak, çoğu azaltmak gibi hârika cinsinden hâdiseler hep bu tecelli cinsindendir. (İnsân, I, 41
Tecellinin Hakk'a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbeti /a ilâhi bir durumdur. Kula nisbeti ise bir hâldir. Ancak bu tecelli, Allah Teâlâ'nın isim ya da sıfatlarından birinin kulun kendisine hâkim olmasından hâli olamaz. Bu hâkim olan şey tecellinin ismidir. Eğer bu tecellide 1028 a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tecelli-yi-hayali/" tecelli-yi hayâli /a
Allah'ın bildiğimiz isim ya da sıfatlarından biri bulunmaz da, isim, kendisine tecelli edilen bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/veliye/" veliye /a hulül ederse, bu tecelli, Hakk'ın kendisiyle o veliye tecelli ettiği ismin ayn'ıdır. (İnsân, I, 63
Feyiz, ezeli ve ebedi olan daimi tecellidir. Hâhi rüh olmaksızın tamamlanmış âlem cilâlanmamış aynaya benzer. İlâhi rüh ile cilalanmış gibi olur. Nasıl ki ayna parlak olduğundan karşısındakinin süretini kabül eder ve onu sâhibine gösterirse, âlem de İlâhi Rüh'u kabül etmesi sebebiyle, daimi tecelliyi kabül eder. Bu tecelli, mükemmel olan o mahalde, O'nun aynının kendisine zuhür etmesidir. (Sofyavi, 16
Setr avâm, tecelli ise havâss içindir. Setrden murâd, müşâhedeye mâni olan perdelerin kalkmasıdır. Tecelli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a , ebedi olarak huşü sıfatına sâhibdir. Havâss için de setr, onların tecellilerinin devamlılığının kendileriyle beraber olmasıdır. Onlar hakkında iki hâl lafzen birbiriyle mütenâkızdır (ilk bakışta çelişkilidir), fakat mânâ itibâriyle mütenâkız değildir. Çünkü tecelli, celâli perdelerin cemâli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a üzerinden kalkmasından ibârettir
Havâss hakkında setr, onların yok olup yanmaktan korunmaları ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sebat/" sebât /a makamlarındaki temkinlerinden ibârettir. Çünkü eğer üzerlerinde O'nun setri olmasaydı, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a saltanatının zuhüru sırasında telef olacaklar diye onlara o tecelliyi göstermezdi. Çünkü, Hakk vâr olunca, halktan hiçbir şey kalmaz. (Câmi', 257
