Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

nihâyât (Tasavvuf Sözlüğü)

Nihâyât (son mertebeler) kısmı (makamları) da on bâba ayrılır. Bunlar da; mârifet, fenâ, bekâ, tahkik, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/telbis/" telbis /a , vücüd, tecrid, tefrid, cem ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" …

Nihâyât (son mertebeler) kısmı (makamları) da on bâba ayrılır. Bunlar da; mârifet, fenâ, bekâ, tahkik, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/telbis/" telbis /a , vücüd, tecrid, tefrid, cem ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhiddir /a . (Menâzil, 43

Namazın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nihayeti-kurbun/" nihâyeti kurbun /a (yakınlığın) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a ve hakikatine ulaşmaktır. Zekâtın nihâyeti, Allah dışında her şeyi Hakk sevgisi samimiyetiyle harcamaktır. Orucun nihâyeti, yaratılış şeklini ve onu güçlendiren Allah'ta fenâ ile korumaktır. Bu sebeble kudsi hadiste şöyle buyrulmuştur: Oruç benim içindir, onun mükâfâtını da ben veririm. (Buhâri, Savm, 2; Tevhid, 35; Müslim, Sıyâm, 161) Haccın nihâyeti mârifete ulaşmak, fenâdan sonra bekayı tahakkuk ettirmektir. Çünkü bütün ibâdetler, sâliklerin nihâyete kadarki mertebeleri ile a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyet /a -i cem ve fark makamı karşısına konulmuştur. (Kâşânî, 76; Câmi’, 95

Nihâyât, mârifet, fenâ, beka, tahkik, telbis, vücüd, tecrid, tefrid, cem ve tevhiddir. (Rihle, 207

nihâyet (nihâyet-i sefer-i evvel; nihâyet-i sefer-i sâni; nihâyet-i sefer-i sâlis; nihâyet-i sefer-i râbi'

Nihâyet-i sefer-i evvel, vahdetin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yuzunden/" yüzünden /a kesret (çokluk) perdesinin kalkmasıdır

Nihâyet-i sefer-i sâni, batıni ve ilmi kesret yüzlerinden vahdet perdesinin kalkmasıdır

Nihâyet-i sefer-i sâlis, aynu'l-cem'in ahadiyyetine varmak süretiyle, iki zıt olan zâhir ve bâtın kayıtlarının ortadan kalkmasıdır

nikâh-ı sâri fi cemi'i'z-zerâri

Nihâyet-i sefer-i râbi, istikamet makamında Hakk'tan halka rücü etmektir. Bu da, Hakk'ın halktaki mevcüdiyyetini müşâhede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a , cem ve farkın ahadiyyeti (bir olmaları); kesret süretlerinde tek bir aynı, tek bir aynda da kesret süretlerini görmek için a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a Hakk'ta yok olmasıdır. (Kâşânî, 98; Câmi’, 102

nikâh-ı sâri fi cemi'i z-zerâri Nikâh-ı sâri fi cemi'i'z-zerâri bütün zerrelere sirâyet eden nikâh), O'na a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a eden Ben gizli bir hazine idim sözündeki, Hayy'ın (diri olan Allah'ın) teveccühüdür. Bu ifâde, öncelik, ezelilik ve zâtilik bakımından, zuhür ve taayyünden önce gizlilik, gaybet ve mutlaklık hâlinin bulunduğuna işâret eder. Bilinmeyi sevdim listedim) ise asli bir meyle ve zâti sevgiye işâret eder ki, bu gizlilik ile zuhür arasındaki vuslattır (kavuşmadır). Bilinmeyi listedim) ifâdesinde işâret edilen bu vuslat, bütün zerrelere sirâyet eden nikâhın aslıdır. Ahadiyyet işlerinin zuhür etmesini istemeyi gerektiren, külliyâtının tertib ve tafsil edildiği (kül olan her yönünün düzenlenmiş ve ayrıntılarıyla ortaya konmuş bulunduğu) bütün taayyün mertebelerinde câri olan vahdet, bu külliyâttan zerre kadar ayrı değildir. Bu bakımdan o (vahdet), tüm süretlerdeki kesrete a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/samil-olmasindan/" şâmil olmasından /a (görünen her şeydeki çokluğu içine almasından) dolayı, her türlü dağılmışlık ve parçalanmışlıktan korunur

Bu vahdetin kesretle bir araya gelmesi, öncelikle hazret-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vahidiyyet/" vâhidiyyet /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mertebesinde/" mertebesinde /a ahadiyyet-i Zât ile, sonra taayyünlerin süretlerinde bütün isirnlerin ahadiyyeti ve sonra bütün mertebe ve mevcüdlardaki izâfi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdun /a ahadiyyetiyle nikâh vuslatıdır. Bu vuslat, kıyasın sınırlarından, öğretme ve öğrenme, beslenme ve besleme, erkek ve kadın gibi, bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbetle /a muhibbiyyet ve mahbübiyyet (bu sevgiyle sevmeyi ve sevilmeyi) gerektiren neticenin elde edilmesine kadar devam eder. Fakat âlimiyyeti ve mâlümiyyeti (bilmeyi ve bilinmeyi, bilme ve bilinme husüsiyetini) gerektiren ilim; vahdetin kesretteki ilk sereyânı (akışı) ve te'sir, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/failiyyet/" fâiliyyet /a ve mefüliyyetle fetki ederek, faaliyete geçerek ve faaliyetin etkisi altında kalarak) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ittihad/" ittihâdı /a (birleşmeyi yahut bir olmayı) gerektiren teslisin zuhürudur İte'sir, failiyyet ve mef'üliyyet adlı üç ayrı durumun, tam bir birlik içinde ortaya çıkmasından ibârettir). İşte nikâh-ı sâri fi cemf'i'z-zerâri (bütün zerre ya da zürriyetlerde nüfüz eden nikâh) budur. (Kâşânî, 97; Câmi’, 102

(Ayrıca bk. ahadiyyet; a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kenz-i-mahfi/" kenz-i mahfi /a ; vâhidiyyet

ni'met/ni'am Hakikatte nimet uhrevi saadettir. Bunun dışındakilerin nimet adıyla isimlendirilmesi ya galat veya mecazdır. Âhirete bir te'sir ve yardımı olmayan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a saadetinin nimet olarak isimlendirilmesi gibi. Bu açık bir hatadır. Nimetin bir şeyin adı olarak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kullanilmasi/" kullanılması /a doğrudur, fakat âhiret saadetine müteveccih olarak kullanılması en doğru olanıdır. Âhiret saadetine götüren ve ona yardımcı olan her şey ya bir vâsıtayla veya vâsıtalarla olur. Hakiki nimete götürdükleri için onu nimet olarak isimlendirmesi doğrudur. (İhyâ', IV, 122

ni met/ni'am 773

Naim (nimetler), bizzât gâye olan ve gâyeye vesile olan nimetler olmak üzere iki kısma ayrılır. Gâye âhiret saadetidir. Bunun elde edilebilmesi dört hâle müteveccihtir (yöneliktir): Fenâsı olmayan bir beka, üzüntüsü olmayan bir sevinç, cehâletin yer almadığı bir ilim ve kendisinden sonra fakirliğin olmadığı bir zenginlik. İşte bu hakiki nimettir. (İhyâ', IV, 126

Nimet iki kısımdır: Dünyevi ve uhrevi. Dünyevi olan nimet de iki çeşittir: Fayda veren nimet ve zararı gideren nimet. Eğer nimet fayda ve maslahat veriyorsa fayda veren nimettir. Bu da iki çeşittir: Selâmet ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/afiyet/" âfiyet /a bakımından eşit