bir olur; (O'nunla) birleşen (O'nu) tanır; (O'nu) tanıyan (O'na) yaklaşır; (O'na) yaklaşan ise asla istirahat etmez, onu hüzün şimşekleri çevirir.
Allah'ın sevdiği her şeyi sevmektir. (Âdâbı, 145
Bidâyette dört şeyde yanıldım: Sandım ki, O'nu zikreden, tanıyan, seven ve isteyen benim. (Yolun) sonuna varınca gördüm ki, O'nun zikri benim zikrimden, O'nun mârifeti benim mârifetimden, O'nun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbeti /a benim mehabbetimden, O'nun istemesi benim istememden önceymiş
Alâmet-i hubb (sevginin alâmeti), mal ve can ile Mahbüb'a yaklaşmak, O'nun rızâsını kazanmak, yakınlaşmaya mâni olan her türlü mâniyi ortadan kaldırarak Mahbüb'a yaklaşmak için a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayret /a göstermek süretiyle mücâhede etmektir. (Küt, II, 53
Kurbun başı takarrüb (yaklaşmaya çalışmak), sevginin başı da sevmeye çalışmaktır. Onların teellüf uyum sağlama), telif (birleştirme) ve târif sıfatları vardır. Onlar a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ebrar/" ebrâr /a (iyiler) olan kimselerdir. (Küt, I, 241
Aşkın aslı kıdemden gelir. Arabca yultibbuhum (O, onları sever) kelimesindeki bâ harfinin noktası ve yuhibbünehü fonlar da O'nu sever) Mâide, 5/54) toprağına tohum olarak atılmıştır. Hayır, eğer nokta hum fonlar) üzerine atılmamış olsaydı, yuhibbünehü ortaya çıkmazdı. Aşkın nergisi büyüyünce tohum meyve ile ve meyve de tohumla aynı renge bürünür
Eğer Sübhâni (kendimi tenzih ederim)... denilmişse bu yüzdendir
Bu sözler ya noktanın ya da noktanın Rabb'inin sözleridir veya bu tür iddiâlar meyve üzerinden yapılmaktadır; kaldı ki meyve de tohumla aynı şeydir. (Sevânih, 93
İmânı arındıran, Allah için sevmek ve Allah için nefret etmekten daha güçlü hiçbir şey yoktur. (Adâb , 9
Bize göre hevâ, âşıkın kalbine ilk doğuşta kalbdeki sevginin düşmesinden ibârettir, başka bir şey değil. Başka bir durum ona ortak olmadığı, kendisi için hâlis olduğu ve saflaştığı zaman hubb fsevgi) diye adlandırılır. Bu sevgi sabit olup karar kıldığında vüdd olarak isimlendirilir. (Bu sevgi) kalbi, içi ve temayülleri kucaklayıp geriye kalbin ilgisinden başka bir şey kalmadığında aşk denir. Aşkla kasd edilen dikenli bir ottur. (Tercümân, 14
Tüm renklerle bezenineye hazırdır kalbim benim
Ceylanlara otlak oldu
rahiplere manastır
putlara tapınak
Kâbe tavaf edene
Levhalarıyla Tevrat
sayfalarıyla Kur'an
Artık hangisine yönelirse yönelsin aşk kervanları
dinim imânımdır benim
Nedir şarâb-ı hubb (sevgi şarâbıj? (sorusunun) cevâbı: İki tecelli arasındaki tecellidir. Bu tecelli daimi tecellidir, asla kesilmez ve Hakk'ın ârif kulları için a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a tecelli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a en yüce makamdır. Bu tecellinin başlangıcı zevk (tatma) tecellisidir
Kendisiyle reyy (kanma) tecellisi vâki olan tecelli ise (iki yönden sıkılma ve daralma mânâsına gelen) zik ehlinin tecellisidir. Onların şürbden (içmekten) gayeleri reyydir (kanmaktır). (Genişlik demek olan) se'a ehlinin tecellisi ise, Ebü Yezid (Bistâmi) yaşadıkları tecellide olduğu gibi, içmeye doymamaktır. Bu soru husüsunda ilk olarak zikrettiğim şey hubbun mârifetidir. Bu mârifete a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhib /a olduğu zaman, kendisine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a edilen şarâbı ve onun kadehini bilir. Bil ki hubbun (sevginin) üç mertebesi vardır: Biri avarnın hubbu olan tabii sevgidir. Gayesi hayvâni rüh katında birleşmektir. Birleşen unsurlardan her bir rüh sâhibi, lezzet ya da a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehvet/" şehvetin /a kışkırtmasina bağlı olarak tek bir rüh olur. Bunun fiili olarak nihâyeti nikâhtır. Sevginin şehveti, her mizâcda suyun yün parçası üzerinde akarak sâhib olduğu rengin boyasını da akıtarak onun aktığı gibi akar
Rühâni hubb nefsidir. Gayesi sevilenin hakkının ortadan kalkmaması ve diğerini bilmesi kaydıyla sevilene benzemektir
İlâhi hubb ise Allah'ın kula, kulun da Rabb'ine olan sevgisidir. O onları sever, onlar da O'nu ifadesinde olduğu gibi. Gayesi, her iki taraf açısından da kulun, O'nun yaratışını, Hakk'ın mazharı olarak müşâhede etmektir. Bu sebeble o, zâhir (zuhür etmiş) Hakk'tır. Cismin rühu mesabesinde olan bâtını ise, ondaki gaybdır. O'nu sevenden başka hiç kimse idrâk ve müşâhede edemez
Hakk'ın kul için zuhür yeri oluşu, kulun sıfatlandığı şeyle sıfatlanmasıdır. Bu sıfatlar, târifler, miktarlar, arazlar cinsinden olabilir. Bu kul işte bunları müşâhede eder. O zaman Hakk ile seven olur. Durum dediğimiz gibi olunca, sevginin bilinen, zâti (kendisine ait) bir târifi olmaz. Ancak şekli ve lafzi târiflerden biriyle târif edihubb lir, başka bir şeyle târif edilemez. Sevgiyi târif eden onu anlamaz. Ona kandım fdoydum) diyen onu tanımaz. Çünkü sevgi kanmak bilmeden istemektir. (Fütühât, II, 108-109
Ke's-i hubb (sevgi kadehi) nedir? diye sorulacak olursa buna şöyle cevâb verebiliriz: Sevenin kalbinin ne aklı ne de hissi vardır. Çünkü kalb bir hâlden diğer hâle geçer. Nitekim Allah mahbübdur (sevilendir). O her an yaratma hâlindedir. . Buna göre sevenin hâli, sevgisi O'na takılmış olduğundan dolayı sevdiğinin hâlinin değişmesiyle değişir. Tıpkı berrak beyaz cam kadehin içindeki sıvının türüne göre renk aldığı gibi sevenin rengi sevilenin rengi olur. Bu ise ancak kalb için geçerlidir
Akıl ise kayd âlemindendir. Bu yüzden akıl adını almıştır (Kökeni devenin ayağını bağlamakta kullanılan) ipten ve hissetmekten alınmıştır. Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a aklın kayıt âleminden olduğu bilinmiş oluyor. Kalb ise bunun aksinedir. Böyle olması da sevginin birbirine aykırı pek çok değişik hükümleri olmasından dolayıdır. Bu hükümleri ancak kendisinde değişme gücü olan kabül edebilir ki bu da kalbden başkası olamaz. (Fütühât, II, 111
Hubb (sevgi) ilâhi bir makamdır. Çünkü o, kendisini sevgiyle vasfetmiş ve hadislerde Vedüd diye adlandırmıştır. Hz. Musâ'ya Tevrat'ta vahyolunan şeylerden biri şudur: Ey Ademoğlu! Seni sendeki hakkım iiçin seviyorum. O hâlde sen de üzerindeki hakkımdan dolayı beni sev.
Kur'an ve Sünnet'te mehabbet, hem Allah, hem de mahlükat hakkında geçer. Allah, Kur'ân'da sevenlerin türlerini sıfatlarıyla bildirmiştir. Allah'ın sevmediği sıfatları da belirtmiştir. Ayrıca Allah'ın sevmediklerinin türlerini de zikretmiştir. Allah Teâlâ, Peygamber'inin : bize şöyle bir şey söylemesini emretmiştir: De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin Âl-i İmrân, 3/31) (Fütühât, TI, 317
Hubb, O'nun kalbe ulaşması ve kalbi, kendisine ârız olacak şeylerin bulanıklığından arındırmasıdır. Kalbin sevdiğiyle beraberken bir maksad ve irâdesi yoktur. (Fütühât, TI, 318
Mârifetin alâmeti hubbdur (sevgidir). O'nu tanıyan O'nu sever. Mehabbetin alâmeti sevilebilecek şeylerden hiçbirini O'na tercih etmemektir. Sevilebilecek şeylerden birini O'na tercih edenin kalbi hastadır. Tıpkı çamur yemeyi ekmek yemeye tercih eden mide gibi. Böyle bir midenin, hastalıktan dolayı ekmek yeme arzusu yok olur. (Kudâme, 159
Hubb ikinci haccdır. Müridin nefsi onu ikinci kez engellemez. Onun yolu tecrid, ziyâdesi zikir, tavafı mârifet, izâfeti de fenâdır. Arafat'tan ayrılıp (Müzdelife'ye) akın edince Meş'ar-i Haranı'da Allah'ı anın. O'nu, size gösterdiği gibi anın. Siz (O'nun yol göstermesinden) önce sapıtmıştınız Aşırı tutkunluk hubb-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a
merarmnı zorlaştırır. Ona dahil olmak haramdır. Onda olmayan şey ulvi şartlardır. Ne aldığını bilen ne bıraktığına pek aldırmaz. Rabb'in dilediğini yaratır ve seçer. (Ravza, 373
Allah'ı kasd (ve murâd) etmeye giden yollar dört tanedir. Hepsine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib-olan/" sâhib olan /a muhakkik sıddiklerden, üçüne sâhib olan mukarreb evliyâdan, ikisine sâhib olan yakin sâhibi şâhidlerden, birine sâhib olan ise Allah'ın sâlih kullarından olur. İlki zikirdir; yaygısı (göstergesi) sâlih amel, meyvesi ise nürdur. İkincisi tefekkürdür, yaygısı sabır, meyvesi ise ilimdir. Üçüncüsü fakrdır; yaygısı şükür, meyvesi ise şükrün artmasıdır. Dördüncüsü hubbdur (sevgidir); yaygısı dünyâya ve dünyâ ehline buğz etmek, meyvesi ise Sevgili'ye kavuşmaktır. (Câmi’, 61, 171
Hubb (sevgi) üç kısma ayrılır: (Bunlardan) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hubb-i-tabii/" hubb-i tabii /a (tabii sevgi) mülk âleminde ayrılır; hubb-i rühâni (rühâni sevgi) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/melekut/" meleküt /a âleminde ayrılır; hubb-i hakiki (gerçek sevgi) ise ne mülk, ne meleküt, ne de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ceberut/" ceberüt /a âleminde ayrılır. (Rilhle, 339; Nefehât, 115
(Ayrıca bk. mehabbet
hubb-i dünyâ Mü'minin dini işleri konusunda sorumluluk taşıdığı en faydalı iş, kalbindeki hubb-i dünyâyı (dünyâ sevgisini) silmektir. Bunu yaptığı zaman, dünyâyı terk etmek, kendisi için ehemmiyetini yitirir ve âhireti istemesi kolaylaşır. Ancak (bu konuda kendisine yardımcı olacak) âletleri olmadan dünyâ sevgisini silmesi mümkün olmaz
Şu ana kadar söylemediğim bu âletler şunlardır: Fakr, eşyâ azlığı, oruç çokluğu, namaz, hac ve mücâhede âletleri. Bu âletlerin temeli de fikir (tefekkür), emeli azaltmak, tevbe ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/taharet/" tahârete /a (temizlenmeye) dönmek, kalbden üstünlük duygusunu çıkarmak, tevâzüa sarılmak, kalbi takvâ ile imâr etmek, hüzn-i dâim (sürekli hüzün), (amellerindeki âfetler ve bunların uhrevi sonuçlarıyla alâkalı olarak) kendisine vârid olan husüslardaki endişenin çokluğudur. (Adâbı, 133
