Şu da levh-i mahfuzdur: O yüce Kur'an'dır, Levh-i Mahfüz'dadır. Burası kitâbların indirildiği yerdir. O, mevcüdâtın yazıldığı ilk kitâbdır. Sonra kaleme, bu levhaya levhanın üstünde olandan ilk mevcüda kadar Allah'ın celâl ve cemâli hakkında çok arzu edilen rühların yaratılmasına kadar olacak kader ve kazasını yazmasını emretti
Bunları akıl da, Allah'ın celâline aşık olan kişiden başkası da, O'nu sürekli olarak müşâhede edemeyenler de anlayamaz. Bunlar bir an bile kendileriyle birlikte değillerdir, ebedi fenâ ile fâni olmuş, Allah'a emrettiği için değil, kendi, hakkından dolayı ibâdet eden kimselerdir. O rühların kalbleri üzerinde olanlar, bizim kutub dâiresinden çıkan efrâdımızdır
Yine kalem, ölümün ortadan kalkarak, bir kısmının cennette, bir kısmının da cehennemde olduğu söylenen kişilere sürekli sıdk yoluna çağıran Hakk'ın münâdisi tarafından şöyle denene kadar yazmaya devam eder: Ey cennet ehli, sizler ebedisiniz; yepyeni, sürekli ve nimetlerle dolu cennetten çıkış yoktur. Ey ehl-i cehennem, sizler de ebedisiniz; yepyeni, sâbit ve azabla dolu cehennemden çıkış yoktur.
Aralarındaki yazının târifi buraya kadardır. Ondan sonra onun başka bir hükmü mevcüddur. Söz sırasında, onu zikretmemiz mümkün olursa zikredilir. Onu anlatmamız mümkün olmazsa, onu böyle târif etmeye ihtiyaç da yoktur. Bu levha akli ilkanın mahallidir. Bu akıl da Havva'nın Âdem'e a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbetle /a olan makamı gibidir. Âdem nefs diye isimlendirilmiştir. Çünkü o Rahmân'ın nefesinden yaratılmıştır. Allah ona akıldan üflemiştir. Zira onu kendine ilka edilen şeyleri kabül etmenin mahalli ve üzerine yazılan şeylerden dolayı da levha olarak yaratmıştır. Kalemin üzerinde kendisinden ortaya çıkarılan hâdis bir mevcüd yoktur
Kaleme divit de denmiştir. Bazılarına göre o nün'dur. Onun nün'u, tafsil fayrıntı verme) yoluyla değil de, icmal (toplu, özet, ayrıntılandırılmamış olma) yolevh-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mahfuz/" mahfüz /a luyla bilgileri a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a taşımasından ibârettir. Onun için tafsil sadece a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/levh-i-mahfuz/" levh-i mahfüz /a olan levhada ortaya çıkar. Bu icmâl, nefs ise tafsil mahallidir
Levh-i mahfüz, külli nefs ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâle /a ermiş süretlerde kendisinden üfürülmüş olan rühtur. Allah'ın Ve seni istediği bir şekilde birleştiren âyetinde açıklandığı gibi bu süretlere istediği şekli vermesi, hâ harfini ve kinaye harfi olarak hâyı yaratması takdir edilmiş çok gizli mertebelerden yaratması bu nefha ile (üfürüşle) olmuştur. Bilinmelidir ki bu nefs, Levh-i mahfüzdur. Levh-i mahfüz, ortaya çıkartılmış ve sebebi var olduğunda yaratılmış olan ilk varlıktır. Sebeb, Akl-ı evveldir (ilk akıldır). Akl-ı evvel, ilâhi emir tarafından var edilmiştir. Sebebin Allah'a dönük olduğu varlıktan önceki yönünden ayrı bir yönü vardır. Sebebin ve yaratılmış bir sebebi olsun veya olmasın âlemde mevcüd olan her şeyde o yön vardır. Bilinmelidir ki sebeblerin bir kısmı yaratılmış ve bir kısmı da mânevi ve nisbidir. Yaratılmış olan sebebler, yaratılmış olan herhangi bir şeyin, kendinden önce yaratılmış olan bir şeyin varlığına bir şekilde fiili veya gerekli bir bilhassa a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbetin/" nisbetinin /a bulunması gibidir. Bu takdirde sebeb olur, aksi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a sebeb sayılmaz. (Fütühât, TI, 420
İlim ehline göre Levh-i Mahfüz, Külli Nefs'tir. Nefs, akıldan kaynaklanan ve onun etkisiyle ilk yaratılmış olandır. Hz. Âdem'e göre Hz. Havvâ ne ise, akla göre nefs de odur. Hz. Havvâ, Hz. Âdem'den yaratıldı, onunla evlendi ve varlığin sonradan yaratılmış olanla, ilmin kalemle çoğalması gibi onunla çoğaldı. Sonra Allah Teâlâ mahlükatı, tevbesi bitinceye ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/insan/" insâni /a yaratılışın ortaya çıkmasına kadar yaratarak ilâhi tertible düzene koydu ve onu en güzel biçimde yarattı. (Fütühât, HI, 387
Levlı-i Mahfüz, gerçekliği olan ve yaratılışın zuhür yerinde tecelli eden ilâhi nürdan ibârettir. Mevcüdât orada asli olarak matbüdur. Levh-i Mahfüz a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heyula/" heyülânın /a aslıdır. Çünkü heyülânın gerektirdiği her şekil a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a Levh-i Mahfüz'da matbüdur. Heyülânın gerektirdiği şekil onun gerektirdiği gibi âlemde derhâl veya gecikmeli olarak vücüd bulur. Çünkü Kalem-i Âlâ, Levh-i Mahfüz'da onun vücüda gelmesi ile cereyan etmiş ve heyülâ onu gerektirmiştir. Buna binaen de icâdı heyülânın gerektirdiği şekilde olur. Bu yüzden ilâhiyât konusunda konuşan hakimler şöyle söylemişlerdir: Heyülâ bir süreti gerektirdiği zaman süretleri verenin, âlenide o süreti ortaya çıkarması hak olur. Hakimlerin Süretleri verene hak olur sözü mecâz kabilindendir.(İnsân, II, 6
Levh-i Mahfüz diye tâbir edilen Nür-ı İlâhi (İlâhi Nür), Allah Teâlâ'nın Zât'ının nürundan ibârettir. Zât'ının nüru ise, parçalanma ve bölünmesinin mümkün olmadığı kendi Zât'ıdır. Buna göre Levh-i Mahfüz, Külli Nefs diye tâbir edilen Mutlak Hakk'tır. Mutlak Hakk da Külli Nefs diye tâbir edilen mutlak halktır (yaratmadır). İşte Hakikatte o Levh-i Mahfüz'da bulunan şerefli Kur'ân'dır âyetiyle bu mânâya a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a edilmiştir. Kurân ile kasd edilen, Levh-i Mahfüz'da olan şeref, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/azamet/" azamet /a ve izzet sâhibinin nefsidir. Yani Külli Nefs'te; hulülsüz leyl
olarak insan-ı kâmilin nefsindedir. Allah, hulül ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ittihad/" ittihâddan /a münezzehtir. (İnsân, II, 7
