Hasan'ın (Hasan Basri'nin) dediği gibi: Hüsn-i huluk , yumuşak yüzlülük, eliaçıklık ve eziyet etmekten sakınmaktır.
(Ebü Bekr) Vâsıti demiştir ki: Güzel ahlâk, rıârifetullah-i Teâlâ'nın şiddetinden dolayı, düşmanlık etmemek ve kendisiyle düşmanlık edilememesidir.
Şah (Şucâ) Kirmâni ise şöyle demiştir: Eziyet etmekten sakınmak, sıkıntıya göğüs germektir. Bir başkası da şöyle demiştir: Güzel ahlâk, insanlara yakın olduğu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a , aralarında garib kalmaktır. Vâsıti bir defasında da şöyle demiştir: Güzel ahlâk, darlık ve sıkıntı zamanlarında bile alılâkı yerine getirebilmektir.
Ebü Osman (Hiri) demiştir ki: Allah Teâlâ'dan râzı olmaktır.
Sehl-i Tüsteri'ye güzel ahlâkın ne olduğu sorulduğunda şöyle cevâb vermiştir: Güzel alılâkın en aşağı derecesi sıkıntılara katlanmak, mükâfâtları terk etmek, zâlime merhamet, onun için istiğfar dilemek ve ona karşı şefkatli olmaktır Bir keresinde de şöyle demiştir: Rızık konusunda Hakk'ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/itham/" ithâm /a etmemek, O'na güvenmek, kefil olduğu konuda vefâya sarılmak, O'nunla kendisi ve kendisiyle diğer insanlar arasındaki bütün işlerde O'na itâat etmek ve asla isyânda bulunmamaktır.
Hz. Ali buyurmuştur ki: Güzel ahlâk üç hasletle bulunur: Haramlardan kaçınmak, helâli aramak ve ev a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkına /a iyi davranmaktır.
Hüseyin Mansür (Hallâc) da şöyle demiştir: Hakk'ı mütâlaa edişinden sonra halkın cefâsının sende hiçbir te'sir yapmamıasıdır.
Ebü Said Harraz da şöyle demiştir: Güzel ahlâk, Allah Teâlâ'dan başka hiçbir şeye gayretinin olmamasıdır.
Bu ve benzeri târifler pek çoktur. Ancak bunlar güzel ahlâkın kendisini değil, sonuçlarını ortaya koyuyor. Üstelik bu târiflerden hiçbiri de (güzel ahlâkın) bütün sonuçlarını ele almıyor. Üstelik, bütün sonuçlarını da ortaya koymuyor. Halbuki, çeşitli sözleri nakletmektense, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a üzerindeki perdeyi kaldırmak daha iyidir. Bize göre, huluk ve halk birlikte kullanılan iki ıstılâhtır. Huluk ve halk (yaratılış), yani bâtın ve zâhir itibâriyle güzel insan denilir. Halk ile zâhir; huluk ile bâtın şekil kasd edilir. Insan, gözle idrâk eden bir beden ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/basiret/" basiret /a ile idrâk eden bir rühtan müteşekkildir. Bu iki unsurdan her birinin kendine göre ya kötü ya da iyi cinsinden bir durumu ve şekli vardır. Basiretle idrâk eden rühun kıymeti, gözle idrâk eden bedenden daha yücedir. (İhyâ , HI, 65
Huluk (ahlâk) fiilden ibâret değildir. Bazen ahlâkı cömertlik olan bir kişi, ya malının olmamasından ya da bir mâniden dolayı veremeyebilir. Bazen ahlâkı cimrilik olan bir kişi, ya riyâdan ya da başka bir sebebden dolayı verebilir. Huluk kuvveden de (potansiyel ya da gizli olarak var olan güçten de) ibâret değildir. Çünkü kuvvenin vermek ve verinemeye a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbeti /a aynı ölçüdedir. Her insan, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/fitrat/" fıtratı /a itibâriyle vermek ve verinemeye muktedir yaratılmıştır. Böyle bir şey cimrilik ahlâkını da, cömertlik ahlâkını da gerektirmez. Huluk bilmekten de ibâret değildir. Bilgi, bir açıdan güzel ve çirkinin her ikisiyle de alâkalıdır
Huluk, aslında nefsin hazırlıklı olduğu bir durumu ifâde eder. Çünkü vermek ve vermemek bu durumdan ortaya çıkar. Öyleyse huluk, nefsin durumu ve onun bâtıni şeklinden ibârettir. Nitekim a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a olarak zâhir şeklin güzelliği burun, ağız ve yanak olmadıkça iki gözün güzelliğiyle tamamlanmış olmaz. Bilakis zâhirin güzelliğinin tamamlanabilmesi için bütünün güzelliğinin gerçekleşmesi gerekir. Bâtının güzelliği de böyledir
Ahlâkın güzelliğinin tamamlanabilmesi için bâtının dört esasının bir bütün olarak güzel olması gerekir. Bu dört esas kişide dengeli bir şekilde bulunursa, güzel ahlâk meydana gelir. Bu dört esas şunlardır: İlim, gazab, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehvet/" şehvet /a ve bu üçünün arasında adalet kuvvetleri. (İhyâ', III, 66
Ahlâkın dört esası vardır: Hikmet, şecaat, iffet, adalet. Hikmetten kasdımız, bütün ihtiyari fiillerde, kendisiyle doğruyu yanlıştan ayıran nefse ait bir duygudur. Adaletten kasdımız, nefse ait bir duygu olup, gazab (öfke) ve şehvet kuvvetlerini idâre eder, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmetin /a gerektirdiği istikamete sevk eder. Hikmetin gereğine göre onları harekete geçirir veya frenler. Şecaatten kasdımız, gazab kuvvetinin, harekete geçmesi ya da frenlenmesinde akla boyun eğmesidir. İffetten kasdımız, şehvet kuvvetinin akıl ve şeriat doğrultusunda terbiye a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesidir /a
Huluk-ı şecâattan (şecâat ahlâkından) kerem, yardım, yüreklilik, nefsin kırılması, tahammül, hilm, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sebat/" sebât /a , öfkeyi yenmek, vakar, sevgi gibi övülen huylar ortaya çıkar. Onun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ifrat/" ifrâtı /a tehevvürdür (aşırı öfkeli olmak, olur olmaz her şeyde öfkeye kapılmaktır). Ondan kendini beğenme, gurur, öfke ve tekebbür ortaya çıkar. ahlâk Tefritinden ise âdilik, zillet, endişe, bayağılık, onursuzluk, Vâcib olan Hakk'a ulaşmayı terk etmek ortaya çıkar
Huluk-ı iffetten (iffet ahlâkından) cömertlik, hayâ, sabır, müsamaha, kanaat, verâ, letâfet, yardım, zerafet ve tama' azlığı ortaya çıkar. İfrat veya a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tefrit/" tefrite /a meyletmesinden ise hırs, aç gözlülük, arsızlık, kötülük, saçıp savurma, cimrilik, riyâ, şerefi lekeleme, abes, yağcılık, hased, şamata, zenginlere boyun eğme, fakirleri hor görme gibi huylar ortaya çıkar. (İhyâ', III, 67
Huluk bâtıni bir hâl, halk ise zâhiri bir şekildir. Zâhiri yaratılışın şeklini değiştirmeye imkân yoktur. Nitekim kısa olanın kendini uzatmaya; uzun olanın ise kendini kısaltmaya; çirkin olanın şeklini güzelleştirmeye gücü yoktur. Bâtıni kötülük de aynen böyledir. (İhyâ , HI, 68
Halk-ı cemil (güzel ahlâk) ifrât ve tefrit arasında mütedil (dengeli olan ahlâk) demektir
Güzel ahlâk, aklın kuvvetinin ve hikmetin kemâlinin, ayrıca gazab ve şehvet kuvvetinin itidâliyle alâkalıdır. Onun akla itâat etmesi, şeriata da itâat etmesi demektir. Bu itidal iki yönün ortaya çıkmasına yardımcı olur
Birinci yön şudur: Ilâhi kerem ve insanın yaratılışı itibâriyle güzel ahlâk konusunda kâmil olarak yaratılan akla fıtri a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a ile şehvet ve gazaba üstün gelme istidâdı verilmiştir. Şehvet ve gazab, mutedil, akla ve şeriata boyun eğer vaziyette yaratılmışlar, böylece a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/talim/" tâlim /a etmeden âlim, terbiye etmeden terbiyeden geçmiş olur. Tıpkı İsâ Meryem s4 ve Yahyâ Zekeriyyâ 9 ve diğer peygamberler gibi. Çalışıp çabalamakla ulaşılan şeylerin tabiat ve fıtratta olması da uzak bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihtimal/" ihtimâl /a değildir. Nice çocuk vardır ki, doğru sözlü, cömert ve cevvâl yaratılışlıdır. Nicesi de vardır ki bunun tersine bir yaratılışa sâhibdir. Bu yön, bu ahlâkla ahlâklananların itiyâdını ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/insan/" insâni /a ilişkilerini anlamamıza yardımcı olur
İkinci yön ise şudur: Bu ahlâkın mücâhede ve riyâzet yoluyla elde edilmesidir. Bununla nefse, onu istenen ahlâka götürecek amellerin yüklenmesini kasd ediyorum. Meselâ, nefsi için cömertlik ahlâkını taleb edenin yolu, cömert kişinin fiilleriyle meşgul olmayı üzerine almaktır. Bu da malı dağıtmakla olur. Bu davranış, kendisinin kolaylıkla yerine getirdiği bir davranış ve tabiatının bir parçası hâline gelene kadar nefsinden bunu taleb etmeye, bu konuda onu zorlamaya, onunla bu konuda mücâhede etmeye devam edilir. Bu mücâhede sonucunda kişi cömert olur. Kendisine kibir hâkimken, nefsinin tevâzü ahlâkını elde etmesini isteyen kişinin yolu da, uzun bir süre mütevâzi kişilerin fiillerini yapmaya nefsini zorlamasıdır. Bu konuda nefsiyle mücâhede eder ve tevâzüun, ahlâk ve tabiatının kolaylıkla icrâ edilebilen bir parçası olması için nefsini zorlar. (İhyâ', III, 71-72
Huluk (ahlâk) üç türlüdür: Avâma, havâssa ve ehâss-ı havassa ait huluk. Avami olan muttaki müslümandır. Bu müslüman şeriata yapışır, ondan ayrılmaz ahlâk
ve Allah'ın Resül size ne verdiyse onu alın; sizi neden nehyettiyse ondan kaçının âyetiyle amel eder. Bunları hakkıyla yerine getirip zâhir ve bâtınıyla amel a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiğinde /a basiret sâhibi aydınlanmış bir kalbe sâhib olur (böylece havass sınıfına dahil olur). Şeriat eliyle bir şey elde ettiğinde kalbi müstağni olur, Hakk'ın ilhâmını taleb eder. Çünkü Hakk'ın ilhâmı her şeye şâmildir
(Havâss ise) emrin zâhirini alır. Bu da güçlükle geçimini sağlayanın dükkânında mal-mülke sâhib olmasına benzer. Ardından döner, kalbinin nüruyla aydınlanmak ister. Bu konuda elinde bulunan şeyi dikkate alır. Bu, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a ve halkı kalbinden çıkardıktan sonra imân ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a kuvvetiyle şeriatla amel etmeyi tamamladıktan sonradır. Böylece denizleri aşar, mesafeleri kateder, sabaha kavuşur. Ona Rabb'inden imânın nüru, kurbun nüru gelir, amelin, sabrın, sevginin ve itminanın nüru ulaşır. Bu neticelerin hepsi, şeriatle amel ettikten sonra ve ona tâbi olmanın bereketiyle gerçekleşir
Abdal olanlar ise ehass-ı havasstır. Şeriatten fetvâ isterler, sonra Allah'ın emrini, fiilini, hareketini ve ilhâmını gözetirler. Bu üç türün ötesinde olmak, helâk içinde helâk, hasta içinde hasta olmak, haram içinde harama düşmek demektir. (Feth, 30-31
Kendisine güzel ahlâkın ne olduğu sorulduğunda Sehl Abdullah (Tüsteri) şu cevâbı vermiştir: Bunun en aşağısı sıkıntılara göğüs germek, mükâfâtları terk etmek, zâlime merhamet ve duâ etmektir. Bu ahlâk, mutasavvıfların ahlâkıdır. Böyle diyen ve fakat onlarınkine benzer işler yapmayanların ahlâkı değildir. Onlar açgözlülüğe ziyâde, kötü edebe ihlâs, Hakk'tan ayrılmaya şatah, kınanan işlerle lezzet elde et
