mümkün değildir. (İnsân, 1,13
Zâtullah-i Teâlâ, birçok yönüyle mânâsını ihtivâ etmese bile, bütün ibârelerin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a vâki olduğu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyetin /a gaybıdır. Zâtullah, ibâreden anlaşılan şeylerle idrâk olunamaz, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a yoluyla bilinen şeylerle de anlaşılamaz. Çünkü bir şey, kendisine münâsib ve mutâbık ya da aykırı ve zıt olan şeylerle bilinir. Mevcüdât (varlıklar) içerisinde O'nun Zât'ının ne münâsibi, ne mutâbıkı, ne münâfisi faykırısı), ne de zıddı vardır, ıstılâh bakımından ortadan kaldırılmıştır (telaffuzu bile mümkün değildir). O a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a , bunun mânâsı Kelâm'dadır, bunun yaratılanlar (insanlar) tarafından anlaşılması nefy olunmuştur (ortadan kaldırılmıştır). Allah'ın Zât'ı hakkında konuşan susmuş, hareket eden durmuş, nazar a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a olan ise şaşmıştır. O, akıl ve idrâkların kendisini anlayabilmesinden münezzehtir, kendisine mefhüm ve fikrin nüfüz etmesinden beridir. Hiçbir yeni ve eski bilgi O'na taalluk edemez, hiçbir latif ve kesif târif (gizli-açık, büyük-küçük hiçbir ilim ve tasnif) O'na ulaşamaz. (İnsân, I, 13
İdrâk-i zât-ı aliyye (Yüce Zât'ı idrâk), a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ittihad/" ittihâd /a ve hulül olmaksızın, ilâhi keşf yoluyla, senin O, O'nun da sen olduğunu bilmendir. Gerçekte kul kuldur, Rabb da zât/zâtullah 1247 Rabb'dır. Yâni ne kul Rabb olur, ne de Rabb kul. Nazari ilim ve bilgiden üstün olan zevk ve ilâhi keşf yoluyla böyle bir mârifet elde ettiğin zaman, sende yüce Zât'ı idrâk hâsıl olmuş olur. Bu da ancak Zât'ın sahk ve mahkından (yani Zât'ın, senin kulluk vasıflarını yok edip, varlığında yüce Zât'ın tecelli etmesinden) sonra olur. Bu keşfin alâmetleri, öncelikle Rabb'in zuhüruyla nefsinden fâni olmak; ikinci olarak, Rubübiyyet sırrının zuhüruyla Rabb'inden fâni olmak; üçüncü olarak da, Zât'ının tahakkuklarıyla sıfatlarla ilgili her şeyden kurtulmaktır. İşte bu üç hâl sende hâsıl olduğu zaman, Zât'ı idrâk etmiş olursun
Zât'ı idrâk ettikten sonra, nefsin başka bir şeye ihtiyacı kalmaz. Ama senin hüviyyetinle alâkalı ilim, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a , işitmek, görmek, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/azamet/" azamet /a , kahır, kibriyâ ve benzeri şeyler sıfatların muhtevâsına dâhildir. Bu iki zâttan (Rabb ve nefsten) her biri bu sıfatlardan kendi azminin kuvveti, gayretinin üstünlüğü ve ilminin miktarınca idrâk edilir. Bunu böylece bildikten sonra, sen istersen Zât ile sıfâtın aynı olması itibâriyle Zât idrâk edilmez diyebilirsin. Basarlar (gözler) O'nu idrâk edemez âyeti buna işâret eder. Çünkü basarlar sıfatlardandır. Sıfatı idrâk edemeyen, Zât'ı hiç idrâk edemez. İstersen de Zât'ı idrâk husüsunda yukarıda anlatılanlara dayanarak Zât idrâk edilebilir de diyebilirsin. (İnsân, I, 21
Zât, Vücüd-ı Mutlak'tan (Mutlak Varlık'tan) ibârettir. O'ndan bütün itibârât, izâfât ve vücühât düşmüştür. Zikredilen bu üç ifâde, Vücüd-ı Mutlak'tan hâriç olarak değil, bütün bu itibârât ve benzerlerinin O'nun cümlesinden olduğu içindir. Onların Vücüd-ı Mutlak'ta bulunmaları, nefs ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbetleri /a yönüyle değil, Vücüd-ı Mutlak'ın mâhiyetinin aynında olmaları yönüyledir. Bu Vücüd-ı Mutlak, kendisinde hiçbir ismin, sıfatın, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbetin/" nisbetin /a ve ilâvenin henüz zuhür etmemiş olduğu hâlis Zât'tır
Eğer Zât'ta, bu zikredilen şeylerden herhangi bir vasıf, isim ya da nât zuhür ederse, bu nisbet Zât'la değil, mazharla (kendisinde zuhür edilen şeyle) alâkalıdır. Çünkü Zât'ın nefsinde hükmetmesi, külliyâtı, cüz'iyyâtı, nisbetleri ve izâfetleri
