yi 3) lal) )) Ravh ve teravvuh; a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a ehlinin kalblerinin estirmiş olduğu esintilerdir. Güzel a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/inayet/" inâyete /a riâyet etmeyi yüklenmenin getirdiği ağır yorgunluktan bununla rahata erilir. Yahyâ Muâz şöyle der. Hikmet; Allah'ın, âriflerin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gonullerin/" gönüllerine /a gönderdiği ordularıdır. Bunlar sayesinde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a sıkıntılarından kurtulurlar. (Lüma', 427
ravza (A2) )) İ(şems-i duhâ
Yükselen felekte duhâ güneşi
dikilir taze dal ravzada
Şems-i duhü (Duhâ güneşi) ile a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ru-yet/" rü'yet /a ânındaki tecellinin apaçıklığını kasd ediyor. Felek, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a tecellinin meydana geldiği süretten ibârettir. Bu, itikadlara recâ' ve elde edilen mârifetlere göre farklı farklıdır. Burası, süretlerdeki a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tebeddul/" tebeddül /a (değişme) ve tahavvül (dönüşme) mertebesidir. Bu ilâhi kuvvet ve rabbâni vasıf, alışverişin olmadığı cennet sokaklarındaki cennet ehlinin alâmetlerini ortaya çıkarır. Burada, bu makama Kuzaybü'l-Bân ve onun gibi bazı ârifler hissi süretlerle ulaşabilir
Batıni süretlere gelince bunların tümü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a hâlleridir. Onların doğuşu yla müşâhede edenin gözündeki zuhüru kasd edilmiştir. Taze dal , ravzadaki Kayyümiyyet sıfatıdır. Ravza fcennet) ile ilimlerin değil, ilâhi isimlerin ravzasını kasd eder. dikilir sözüyle bu sıfatla tahalluka (ahlâklanmaya) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a eder. İbn Cüneyd ve başkaları ise bunun aksine düşünmektedir. Onlara göre, bu sıfatla tahalluk etmeyen kimselere işârettir. Biz sadece bu sıfatla tahalluktan uzak durduğu zaman o şeyin tahakkukunu idrâk etmeye mâni olunabilecek bir tahakkuk üzerinde icmâ ettik. Çünkü bir şeyle tahalluk onunla tahakkuka (ahlâklanma, ahlâklanılan şeyin hakikatini kendinde gerçekleştirmeye) götüren bir delildir. O sıfatla ahlâklanmayan kişinin tahakkuku olmaz (o şey kendisinde gerçekleşmez). Çünkü onu idrâk eden bir zevki bulunmamaktadır. Ancak zevk ve hâli bilemesek de ona dâir bir alâmet veya bir işâret biliyoruz. dikilir sözünden sanki orada bir eser, iz diker gibi bir mânâ anlaşılmaktadır. Oysa böyle değildir. (Tercümân, 106
