a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayret/" hayret /a -i sıfât (ilâhi sıfatlar) husüsunda hayasla şübhesi olamaz. İkinci hayret ise mârifettir. Çünkü, Allah'ın sıfatları akılların tasavvur gücünün dışında kalır. Bu sebeble, bazıları şöyle demişlerdir: Ey hayrete düşenlere yol gösteren! Hayretimi arttır! Böylece daha baştan Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdunu /a ve sıfatlarının kemâlini isbât etmiş ve O'nun, tüm insanların maksadı olduğunu, duâları kabül ettiğini, hayrete düşen insanlar için O'ndan başka hayrete düşülecek bir varlık olmadığını açıklığa kavuşturmuş olmaktadır. Bu yüzden de hayretinin artmasını istemiştir. Bu isteme sırasında aklınhayret ve ızdırâbının bir şübhe ve cakfe (tereddüd ve duraklam) olduğunu anlamıştır. (Hücvîrî, 327
Ebü Yezid Bistâmi demiştir ki: Mârifet, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a hareket ve sükünlarının (tüm fiillerinin Allah'a bağlı olduğunu bilmendir. Hiçbir kimse ya da güç O'nun izni olma'rifet/ma'rifetullah maksızın O'nun mülkünde tasarrufta bulunamaz. O, kulda amel edecek a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a yaratmadıkça ve kalbine irâde yerleştirmedikçe, insan, hiçbir amel işlemeye muktedir olamaz. İnsanın amelleri tamamen mecâzi keyfiyettedir. Allah Teâlâ ise hakiki fâildir. (Hücvîrî, 328
Usül âlimleri ilimle mârifet arasında bir fark görmemişler ve Bunların ikisi birdir demişlerdir. Ancak şunu da ifâde etmişlerdir: Allah'a âlim denilmesi câizdir, ama ârif denilmesi münâsib değildir.
Tasavvuf yolunun şeyhleri ise, muâmele ve hâl ile beraber bulunan —ve onların hâllerini ifâde eden- bu ilme mârifet, bu ilmin âlimine de ârif ismini vermişlerdir. Mânâdan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucerred/" mücerred /a ve muâmeleden hâli bilgiye ilim, bunu bilene de âlim adını vermişlerdir
Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a süfiler sadece ifâde ve ibâreler konusunda bilgi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a olan, ifâde ve ibârelerin mânâlarını kavramadan lafızlarını ezberleyen kimselere âlim ismini vermektedirler. Bir şeyin mânâ ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a hakkında bilgi sâhibi olanlara da ârif demektedirler. Bundan dolayı bu tâife, akran ve emsâli olan kişileri hafife almak istedikleri vakit onu âlim diye çağırırlar. Bu ise avâm için red konusu olarak görünmektedir. Hâlbuki süfilerin maksadı ilim tahsil etmiş olmaları sebebiyle onları karalamak değildir. Bilakis maksadları, muâmeleyi ve ameli terkettiklerinden dolayı onları kötülemektir. Çünkü âlim nefsi ile, ârif ise Rabb'iyle kaimdir. (Hücvîrî, 464
Allah Teâlâ buyurmuştur ki: Peygamber'e indirileni dinledikleri zaman, anlamış oldukları hakikatten dolayı, onların gözlerinin yaşlarla dolmuş olduğunu görürsün. (Mârifet,) bir şeyin hakikatini olduğu gibi idrâk etmektir. Bunun üç derecesi vardır, halk da bu husüsta üç fırkaya ayrılır: İlk derecesi, sıfat ve vasıfların mârifetidir... (Menâzil, 43
Bunların isimleri, risâlet (peygamberleriri bildirmesi) yoluyla vârid olmuştur. Bu mârifetin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhidleri /a , gönülde bulunan nürun aydınlığının idrâk a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a ve aklın hayatının fikir tohumu, kalbin hayatının da tâzimle güzel ibret arasında kalan güzel bir nazar sayesinde güzelleşmesi sebebiyle ortaya çıkmıştır. İşte bu, avâmın müârifeti olup, sadece bu yakin şartlarına bağlıdır
Bu mârifetin üç rüknü (temeli) vardır: Birincisi, sıfatın hiçbir teşbihe (Allah'ı yaratılmışlara benzetmeye) sapmadan sadece ismiyle isbât edilmesi, bu sıfattan teşbihin hiçbir tâtile (sıfatı inkâra) sapmadan kaldırılması, künhünü idrâk etmekten ümidi kesmek ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/te-vil/" te'vil /a yollarını aramaktır
Mârifetin ikinci derecesi, Zât'ın, Zât ile sıfatlar arasında hiçbir ayrum yapmadan mârifetidir. Bu mârifet, cem ilmiyle sâbit hâle gelir. fenâ meydanında saflaşır, beka ilmiyle a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâle /a erer, ayn-ı cem'le şereflenir
Bunun da üç rüknü vardır: Bunlar, sıfatların şâhidlere nakledilmesi, vâsıtaların ma'rifet/ma'rifetullah
derecelere ayrılması ve ibârelerin bilgilere nakledilmesidir. Bu mârifet, hakikat ufkuyla ünsiyyet eden a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a mârifetidir
Mârifetin üçüncü derecesi ise, târifin hakikatinde müstağrak (dalmış, boğulmuş) olan mârifettir. Bu mârifete hiçbir istidlâl ulaşamaz, hiçbir şâhid yol bulamaz, hiçbir vesile de buna müstehak olamaz. Bunun da üç rüknü vardır: Kalblerin müşâhedesi, ilimde yüksek seviyeye ulaşmak ve cem'in mütâlaa edilmesi. İşte bu da ehâss-ı havâssın mârifetidir. (Menâzil, 44
Tevhid kalbdedir, zühd kalbdedir, takvâ kalbdedir, mârifet kalbdedir, Hakk'ı bilmek kalbdedir, Hakk Teâlâ'yı sevmek kalbdedir, O'na yaklaşmak kalbdedir. (Feth, 49
Zühd, bir saat; verâ iki saat, mârifet ise devamlı amel etmektir. (Fethi, 294
Mârifet ilâhi bir husüsiyettir. İlâhi isimlerde lafız bakımından bunun aynısı yoktur. O da a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyet /a -i mekânettir, onu ancak Vâhid olan ister. Bir topluluğa göre mârifet, doğruya götüren bir delil ve yoldur. Her ilim ancak amel, takvâ ve O'nun yoluna girmek süretiyle netice ortaya koyabilir. O da mârifettir. Çünkü o, muhakkikin keşfiyle ortaya çıkar, ebedi olarak kendisine şübhe karışmaktan sâlim olmayan fikri nazar usülünden doğan ilme aykırı hiçbir şübhe ona karışmaz... Bilmiş ol ki, ilim ancak zâtıyla eşyâyı bilen kimse için sahih olur. Kim zâtına ilâve bir durumla eşyâyı bilirse, o Allah'ın kendisine verdiği bu zâid hâli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/taklid/" taklid /a etmektedir. Varlıkta eşyâyı zâtıyla bilen sadece Vâhid (olan Allah) vardır. Bu Vâhid'in (Bir'in) dışındaki her şeyin eşyâyı ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a dışındaki şeyleri bilmesi takliddir. Allah'ın dışındaki her şeyin bilmesinin, sadece taklid yoluyla mümkün olduğu ortaya çıktığına göre, biz Allah'ı taklid ederiz, bilhassa de onu bilme konusunda. (Fütühât, TI, 294
örtüleri mârifetlerin
O zorluklar içine sokar seni
karanlığa değil ama
Orda sayılar saymaktan aciz
Zorluklar çok az şeye nâildir orda
Mârifetin alâmeti sevgidir. Allah'ı bilen onu sever... (Kudâme, 159
(Bir topluluğa göre) mârifet zâtı itibâriyle a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbetten /a önce gelir. Çünkü bir şeyi tanımadan sevmek düşünülemez. Şu hâlde bir şeyi sevmek ve sevmemek — hayvanlarda olduğu gibi doğuştan gelen bir şey değilse- o şeyi tanımaktan kaynaklanır. Buna göre mârifet mehabbetin (sevginin) sebebidir
Bir başka topluluk da söyle söylemiştir: Mehabbet, mârifetten önce gelir. Çünkü mârifet, dedikleri gibi uzak bir hedeftir ve Allah'ı tanımanın ötesinde de hiçbir şey yoktur. ma'rifet/ma'rifetullah Ârifin makamları ve hâlleri aşmış olması, ancak irâde ve mehabbet sebebiyle olmuştur. İrâde ve mehabbet, önceden gelmeseydi, bu makamlar aşılmaz ve hâller elde edilemezdi. Öyleyse mârifet ve mehabbetin hakikati birbiriyle bağlantılıdır. (Ravza, 234
Istılâh olarak mârifet, ilâhi ikrâmlardan ortaya çıkan süfi makamlarından meşhur bir makamdır ya da mârifet, mehabbeti de içine alan bir sonuçtur. Ebu'lKasım (Cüneyd)rb şöyle söylemiştir: Mârifet, Hakk'ı isim ve sıfatlarıyla bilen kimsenin husüsiyetidir. Sonra fülleri bunu tasdik eder; gayr-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâki /a fil ve âfetlerden temizlenir; Hakk'ın kapısında uzun uzun bekler; kalbiyle itikafa devam eder; Allah'tan güzel bir gelecek ve ikbal ister; bütün a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/durumlarin/" durumlarında /a Allah'ı tasdik eder ve Allah, nefsinin aklına getirdiği şeylerden onu alıkoyar ve Allah'tan başkasına davet eden düşünceleri aklına getirmez. Halktan ayrı kalır (halka yabancılaşır), nefsinin hastalık ve âfetlerinden kurtulur, gizli olarak Cenab-ı Allah'a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/munacat/" münâcâta /a devam eder ve her an ona dönüşü gerçekleştirebilirse; takdir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a şeyler hakkındaki tasarruflarıyla ilgili sırların (Hakk tarafından) kendisine öğretilmesi sayesinde, Hakk tarafından muhaddes (kendisiyle konuşulan) bir kul olur, kendisine ârif ismi verilir, bu duruma da 'mârifet' denir. (Ravza, 235
Ebü Said Harrâz'a mehabbetle mârifetten hangisinin daha üstün olduğu sorulunca o, buna şöyle cevâb vermiştir: Mârifet, mehabbetin ahlâklarından biridir. Bazı kimseler şöyle söylemiştir: Harrâz'ın 'Mârifet, mehabbet ahlâklarından biridir demesi, Ebü Yezid'e a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a edilen şatha a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a etmek içindir. Nitekim Ebü Yezid şöyle demiştir: Hakk Teâlâ bana dedi ki: Ey Ebü Yezid! Sen hariç bütün bunlar benim mahlükumdur. Sen bensin, ben de sen. Buna rağmen şatha itibâr edilmez ve ona güvenilmez. (Ravza, 353
Mârifet sözlükte ilim bilgi) demektir. Ilmi şöyle târif ederler: Mâlümu olduğu gibi tanımaktır. O hâlde her ilim bir mârifet, her mârifet de bir ilimdir. Dolayısıyla her Allah'ı bilen ârif, her Allah'ı tanıyan da âlimdir. Ancak mârifet, ilmin aksine kendi lafzıyla Allah'a müteaddidir (geçişlidir/ilimden farklı olarak mârifet Allah'ı hedefler, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelime /a olarak ilim Allah'ı tanımada kullanılmaz, ama mârifet kullanılır). (Ravza, 417
Süfilere göre mârifet, Hakk'ı isim ve sıfatlarıyla tanıyan, sonra davranışlarında Allah'ı tasdik eden, sonra kötü ahlâktan temizlenen, sonra kapıda uzun uzun bekleyen kimsenin vasfıdır. Böyle bir kimse kalbiyle itikâfına devam eder. Güzel yönelişiyle birlikte nasibini Allah'tan bekler. Tüm hâllerinde Allah'ı tasdik eder. Nefsinin vesveselerini keser, bitirir. Kalbine Allah'tan başkasına çağıran bir düşünceyi koymaz. Kişi, halka yabancılaştığında, nefsinin âfetlerinden uzaklaştığında, mekân ve mülâhazalarını pırıl pırıl yaptığında, sırrında münacâtını Allah'la birlikte yaptığında, her an O'na rücüu gerçekleştirdiğinde, Hakk'ın, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/malik/" mâlik /a olduğu kader tasarruflarındaki sırlarını anlatan ilhâmına mazhar olduğunda ârif; hâli de mârifet olarak isimlendirilir
ma'rifet/ma'rifetullah
.Ebü Said Harraz şöyle demiştir Mârifet, bizzât cevvâd olandan (bol bol veren, cömert olan Allah'tan) ve var gücüyle gayret sarf etmekten türemiştir. Denilmiştir ki Ârif, peygamberlerden sonra Allah ile kulları arasındaki vâsıtadır. (Ravza, 418
Mârifetin hakikati, mü'minin kalbine doğan nür olmasıdır. Hazinede mârifetten daha yüce hiçbir şey yoktur. Denildi ki, Mârifet, Allah'ın insanı diri kılan kalb hayatıdır. (Ravza, 419
Hasan'a (Basri) Mârifetullah kesbi midir, yoksa zarüri midir? diye soruldu. Şöyle cevâb verdi: Eşyâ ancak iki şeyle idrâk edilir. Gözle görülen his ile, gözle görülmeyen ise delille. Allah sıfat ve hislerle idrâk edilemediğine göre, O'nu bilmek ancak delil, araştırma ve istidlâl yoluyla olur. Çünkü biz gâib olanı ancak delille, yakınımızda olanı ise duyularımızla bilebiliriz. Ve şöyle devam etti: Eğer sen mârifetin makamlar üzerindeki yerini, sırasını en yaklaşık ifâde ile öğrenmek istiyorsan bil ki, mârifet birinci mertebededir. Bu da cisimlerin aslını bilmektir. Bu makamdakilerin mârifetleri Rabb'in varlığını, O'nun Hâlık ve Mâbüd olduğunu ikrâr etmektir. Bunların Allah'a kurbu (yakınlığı) sevâb kurbudur. Makamların ikinci mertebesi ise imân mertebesi olup, ehl-i nüfüsun mârifetidir. Bunların mârifetleri ise, Mâbüd'larını kusurlardan tenzih etmek, kurbu ise yakin kurbudurr. Üçüncü mertebe ihsân mertebesidir. Kudsi akıl sâhiblerinin mârifetidir. Bunların mârifeti diğer insanların ayrı olarak bildikleri şeylerin tamamını tek olarak bilmek, tek bir ses duymak, tek bir târife şahid olmaktır. (Ravza, 420
Mârifet, Nasıl? ve Nerede? sorularına gerek kalmayıncaya, görme ortaya çıkıncaya kadar ayrı olanları, batanları ve doğanları bitiştirmekten, çalınanı iade etmekten oluşan bir makamdır. Neticede tek tek olanlar toplanır ve bütünleşir, belli bir seviyeye, mutedil bir duruma varılır. Fakat bununla birlikte tamamen bırakılmaz. (Ravza, 421
Mârifet ayndır. Sen onun parçalarını görmesen de Allah onun karşılığını güzelleştirmiştir. Gerçekten onun karşılığında farklılık yaratılmadıysa da, sonucunda elde edilen ibretlerdir. O hâlde bu bir dâiredir. Dâirenin merkezi cem olur (burada farklılık yoktur), çevresi ise tefrika konusunda isteklidir /farklılaşma eğilimi dâirenin merkezinde değil, çevresindedir). Bu da mülkün cem konusunda müstakil olabilmesi içindir. Gören görür, işiten işitir
Mârifet, yükseliş ve iniş, durma ve ulaşmadır. Hakk'a varma bidâyetten alıkoymaz; bidâyet ise nihâyete mâni olmaz. Kendisinden istenen her şeyi yerine getiren kimse, maksadına ulaşır ve istikrâra kavuşur. Arzuladığı hiçbir şey (eksik) kalmaz. Başlangıçta ârif rükü ve secde edene şükreder. Sonra Vâcid olan Allah'tan af diler. Sonra inkârcıya (bile) merhamet eder. Ârif kendini yok ettiğinde, sayılar bire indirilir (Bir'den başka hiçbir şey kalmaz). (Ravza, 422
Sıddikiyyet altı temel üzerine kuruludur: İslâm, imân, salâh, ihsân şehâdet ve mârifet. Mârifetin üç mertebesi vardır: İlmü'l-yakin, ayne'l-yakin ve hakka'l-yakin. Her mertebenin kendi türünden yedi şartı vardır: İlki fenâ, ikincisi beka, üçüncüsü ma'rifet/ma'rifetullah Zât'ın, isimlerinin tecelli etmesi bakımından mârifeti, dördüncüsü Zât'ın, sıfatlarının tecelli etmesi bakımından mârifeti, beşincisi Zât'ın Zât olması bakımından mârifeti, altıncısı isim ve sıfatların Zât ile mârifeti, yedincisi isim ve sıfatlarla muttasıf olmaktır. (İnsân, II, 85
Makamlar, müridin birinden diğerine yükselmek süretiyle tevhide ulaşmasına kadar devam eder. Bu makamlardan mârifet, mutluluk için arzu edilen bir gayedir. Müridin bu aşamalardan geçmesi gerekir. Onun aslı tümüyle itâat ve ihlâstır. İmân ondan önce gelir, hâller ondan doğar, sıfatlar ise onun neticesi ve ürünüdür. Tevhid ve irfân makamına ulaşana kadar biri diğerinden doğar. Neticeye ulaşma konusunda bir eksiklik veya arıza meydana gelirse, başlangıcında bir eksiklik bulunması dolayısıyla bu duruma geldiği bilinir
İnsanın aklına gelen veya kalbine doğan şeylerde de durum böyledir. Bundan dolayı mürid, diğer işlerinde de nefsini muhâsebe etmeye ve bu fiillerin hakikatine bakmaya muhtaçtır. Çünkü, (bu başlangıçta yapılan) fiillerden (hedeflenen) neticelerin ortaya çıkması zarüridir. Amellerde ortaya çıkan bir eksiklik, müridin (sonuçlarda ortaya çıkan) bunun gibi durumlarla karşılaşmasına sebeb olur. (Buğye, 18
Mârifet, Allah'tan başkasından uzaklaşman, kendini Allah'a teslim etmendir. Allah'a giden yolları kolaylaştıran iki husüsiyyet vardır: Mehabbet ve mârifet. Bir şeyi sevmen seni başkalarına karşı kör ve sağır yapar. Allah'ı bil, harama yönelmeden ve helâli de istemezlik etmeden, dilediğin şeylerle seni rızıklandırınasını O'ndan iste. Allah'ın kullarına iyi muâmelede bulun, emanetine hıyânet etme ve sana ölüm gelinceye kadar ibâdete devam et ki, din imamlarından (önderlerinden) biri olasın. Câhillerin ilminden seçkin insanların ilmine geç ki vârislerden olasın. Senin resül ve nebilerden örneğin var. Kim Allah'tan başka bir gayeyle nisbet ve izâfe eder, sever, buğz eder, sevmeye ve yaklaşmaya çalışır, korkar, ümid eder, sükün bulur ve emin olursa ya da Allah'ın sınırlarını aşarsa o kişi zâlimdir. Zâlim de
