tabiatın ortaya çıkmasıdır; Hakk ile olan kısmı hariç üst baş yırtmadır; ibretle dinlenen şekli hariç fitnedir.
Denilir ki, Semâ iki türlüdür: (Bunlardan ilki olan) ilim ve saltv şartı ile olan semâdır. İlim ve sahv sâhibinin Allah'ın isim ve sıfatları hakkında bilgisi olmalıdır. Aksi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a katıksız küfre düşer. İkincisi ise hâl şartı ile olan semâdır. Semâ yapan hâl sâhibinin, fsemâ sırasında) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a hükümlerinin zuhür etmesi sebebiyle beşeri hâllerden fâni olması, nefse ait hazlara ait izlerden arınması şarttır. (Kuşeyri, 167
Semâ üç türdür: Tabiat ile, hâl ile ve Hakk ile semâ. Tabiat ile semâ husüsunda avâm ve havâs müşterektir. Çünkü insan, tabiatı gereği hoş sesten zevk alır. Hâl ile semâ eden ise, hitâb, vuslat, hicran, yakınlık, uzaklık, elden çıkana üzülme, elde edilecek olana a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/siddet/" şiddetli /a istek, ahde vefa, vaadi tasdik, ahdi bozma, hüzün, iştiyâk (özlem), ayrılık korkusu, vuslat sevinci ve terkedilme endişesi gibi vâridatı hatırlayarak bunlar üzerinde düşünür. Hakk ile semâ eden, yukarıda geçen ve beşeri hazlarla karışık olan hâllerle muttasıf olmazlar. Çünkü o hâller illetlidir (saf değildir). Hâlbuki Hakk ile semâ eden, hazla değil, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhidin /a saflaşması için Hakk ile semâ eder
Denilmiştir ki, Semâ ehli üç tabakadır. Birincisi hakikatin oğullarıdır. Bunlar semâ ile Hakk'ın kendilerine hitâb etmesi hâline dönerler. İkincisi kalbleri dinledikleri semâdaki mânâlar yoluyla Allah'a hitâb eder. Bunlar Allah'a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a ettikleri mânâlar husüsunda sadakatle mükelleftirler. Üçüncüsü ise bütün dünyevi alâka ve âfetlerden sıyrılarak tecrtd hâlinde bulunan fakirlerdir. Bunlar gönül hoşluğu ile semâ ederler ve selâmete de en yakın olanlardır. (Kuşeyri, 168; Câmi’, 245
Denilmiştir ki, Her organın semâdan bir nasibi vardır. Semâ göze isâbet ederse göz ağlar; dile isâbet ederse yanık yanık bağırır; ele isâbet ederse, üstünü başını parçalar; ayağa isâbet ederse rakseder.
Üstâd Ebü Ali Dekkak'tan'' şöyle duydum: İnsanlar semâ (işitme) konusunda mütesemmi, müstemi ve sâmi olmak üzere üçe ayrılır. Mütesemmi vakti duyan, müstemi hâli duyan, sâmi ise Hakk'ı duyandır. (Kuşeyri, 171
Şeyhler ve tahkik ehli semâ husüsunda ihtilâf etmiştir. Bir kısmı semâın gaybet âleti olduğunu söylemiş, delil olarak da şunu öne sürmüştür: Müşâhede sırasında semâ etmek imkânsızdır. Çünkü dost, dostuna vuslat zamanında onu seyr ve temâşâ hâlinde semâdan müstağni olur. Çünkü semâ haberdir ve ıyân (gözle görme) makamındaki bir haber uzaklıktan, perdeden ve meşguliyetten başka bir şey değildir. Semâ, gafletin eseri olan dağınıklık a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halinden/" hâlinden /a toplanma hâline gelebilmek için bir vâsıtadır. Sonuç olarak semâ ile toplanma hâline gelen, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a fark hâline de gelir
Bir başka cemaat de şöyle demiştir: Semâ, huzür âletidir. Çünkü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbet /a külliyeti (bütünlüğü) gerektirir. Seven, bütün varlığı ile Sevgili"sinde yok olmadıkça mehabbeti tamamlanmış olmaz. Vuslat hâlinde kalbin nasibi mehabbet; sırrın nasibi müşâhede; rühun nasibi vuslat, bedenin nasibi hizmet olduğu gibi, kulağın da bir nasibi bulunması gerekir. Nitekim gözün de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ru-yet/" rü'yetten /a nasibi vardır.
Demişlerdir ki: Semâ huzür âletidir. Çünkü gaib olan zaten gaibdir. Gaib olan münkir olur; münkir olan ise ona ehil değildir.
Semâ iki türlüdür: Biri vâsıtalı, diğeri vâsıtasızdır. İnsanın okuyucudan dinlediği şey gaybet âleti, Yaratıcı'dan dinlediği şey ise huzür âletidir. (Hücvîrî, 491
Semâ, Hakk'tan gelen bir vâriddir. Bu vârid bedeni ciddiyetsizlik ve eğlenceden arındırır. Mübtedinin tabiatı hiçbir hâlde hak sözü kabül edecek durumda değildir. (Hücvîrî, 493
Bana göre semâ, iyilik yapma husüsunda, ilk önce sırla (gönülle, içdünya ile), sonra kalble, sonra da (bedenle yapmakla) olur. (Feth, 10
Bir şeyhe semânın ne olduğu sorulunca şöyle demiştir: Ehl-i hakikat için müstehab; ehl-i verâ için mübâh; ehl-i nefs için ise mekrühtur.
Cüneyd'e semâ sorulunca şöyle demiştir: Kulun Allah'ın huzürunda topladığı her şey mübâhtır. Güzel sesi ve hoş nağmeyi dinlemeye gelince, bu rühun hazzıdır ve mübâhtır. Çünkü hoş söz zâtı itibâriyle övülen bir şeydir.
O, yaratmada dilediği artırmayı yapar. âyetiyle alâkalı olarak Bu, güzel ve hoş sestir denilmiştir. Bazıları şöyle der: Güzel ses kalbe hiçbir şekilde girmez, ancak kalbde olanı harekete geçirir.
Semâ ehli, semâ hâllerinde farklı farklıdırlar. Onlar içinde semâ hâlindeyken, korkunun, hüznün, coşkunun hâkim olduğu insanlar vardır. Bu hâller, sâhibini ağlamaya, inlemeye, yaka-paça yırtmaya, gaybete ve sallanmaya götürür. Yine aralarında semâ hâlinde recânın, sevincin, müjdenin hâkim olduğu insanlar vardır. Bu hâller de sâhibini sevince, raksa, el çırpmaya götürür. Nitekim Hz. Dâvüd'un raksla sükün bulduğu nakledilir
Yine Hz. Ali'nin şöyle dediği rivâyet edilir: Ben, Zeyd ve Cafer'le birlikteyken sema'
Resülullah geldi. Ca'fer'e Sen yaratılışıma ve ahlâkıma benziyorsun dedi. Ca'fer, bu sözden dolayı sevincinden sıçradı. Zeyd'e Sen bizim kardeşimiz ve dostumuzsun dedi. O da sevincinden sıçradı. Bana da Sen bendensin, ben de sendenim' dedi. Ben de sevincinden sıçradım.
Ebü Ubeyde şöyle der: Hacel (sıçrama), bir ayağı kaldırıp diğeriyle atlamaktır. Bu, iki ayakla birlikte olur. Çünkü o, sıçramadır, yürüme değildir. Semâ hâlinde müstemi (dinleyen), Mezkür'dan (zikredilenden, Allah'tan) dolayı kendisini bir şevk kaplayınca yerinden fırlar. Mahbüb'unda bulunan şeye doğru gitmek isteyenler böyle yapar. Bu fırlamayı defalarca tekrar etmedikçe, ard arda dönmedikçe ve bu şekilde gidip gelmedikçe Mahbüb'unda olan şeye (vecd hâline) gitmenin mümkün olmadığını anlar
Semâ hâlinde beden ve rühun arasında bulunan şey ortaya çıkar. Çünkü süfli beden topraktan; ulvi rühâniyyet rühu ise sevinçten yaratılmıştır. Sükün vâki olana kadar rüh kendi âlemine yükselir; beden de kendi mahalline iner. Bu kişilerden semâ hâlinde ferahlama, rahatlama ve hoşluk sâdır olabilir. Bu, yasak değildir. Şu kadar var ki, bunlar muhakkiklerin (tahkik ehli süfilerin) vasıfları değildir. (Adâb , 11
Semâ, şübhe çukurunda bulunan bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehvet/" şehvettir /a . Basiret a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a âriften başka kimsenin onu elde etmesi doğru değildir. Ârif, semâda bulunan şehveti akıllıca ortadan kaldırır. Ona şübhe dokunmaz
Cüneyd şöyle demiştir: Gördüğüm her mürid semâya meylediyor. Bil ki, onda kahramanlıktan bir iz vardır.
Denilmiştir ki, Semâ, yakin ve vücüd ile şek ve cühüd finkâr) sâhibinin yöneldiği uzatılmış bir köprüdür. Oradan giden ya âlâ-yı illiyyine yükselir ya da esfel-i sâfiline düşer.
Müridlerden bazıları şeyhlerine Şeyhler semâya meyletmiyor mu? diye sorunca şeyhler şöyle cevâb vermişlerdir: Onlar gibi olduğunda sen de semâ et!
Denilmiştir ki, Semâ bazen geçip giden bir sürür; bazen de öldürücü bir zehirdir. (Âdâb , 64
Bir şeyhe kalblerin, rühların ve nefslerin semâ şarâbı (semâın insan mâneviyatı üzerindeki te'sirleriij hakkında soru sorulduğunda şöyle cevâb vermiştir: Kalblerin şarâbı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmetler /a , rühların şarâbı nağmeler, nefslerin şarâbı ise tabiatlarına muvâfık olan hazları hatırlamalarıdır.
Yine o şeyhe semâda tekellüf yapmacık davranma) sorulunca da şöyle demiştir: Bu iki türlü olur: Bir makamı veya dünyevi menfaat taleb etmek amacıyla dinleyenin tekellüfü ki, bu aldatmaca ve hiyânettir. Diğeri ise, kendini vecde zorlayarak vecd hâlini yaşamak isteyen gibi hakikati taleb etmek maksadıyla dinleyen kişinin tekellüfü ki bu, kendini zorlayarak ağlamaya çalışana benzer. (Âdâb, 65
İbn Atâ demiştir ki: (Ey fmân edenlersize hayât verecek bir dâvette bulundukları zaman, Allah ve Resülü'ne icâbet ediniz. diyen isticâbe âyetindeki) isticâbenin dört vechi bulunmuktadır: İlk tevhid isticâbesi, ikincisi tahkik isticâbesi, üçüncüsü teslim isticâbesi, dördüncüsü ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/takrib/" takrib /a isticâbesidir. İsticâbe semâ (dinleme) kadardır. Semâ da, fehme lanlayışa) göre değişir. Fehm, ilâhi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelam/" kelâmın /a kıymetinin takdir edilerek anlaşıldığı kadar mümkündür. Kelâmın anlaşılması da mârifetin ve kelâm sâhibini bilmenin gücü nisbetindedir . Fehmin vecihleri sınırlı değildir. Çünkü kelâmın vecihleri sınırlı değildir.
İmân ehli arasında ihtilâfın vâki olmadığı hak semâ, sâhibini a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hidayet/" hidâyete /a ve işin özüne götürür. Bu tür semâın sıcaklığı, yakinin soğukluğu üzerine gelince, gözlerden yaşlar boşanır. Çünkü semâ, bazen hüzün verir, hüzün ise yakıcıdır. Bazen de şevk verir, şevk de yakıcıdır. Bazen de pişmanlık verir ki, o da yakıcıdır
Ruveym'e süfilerin semâ hâlindeki vecdleri hakkında soru sorulunca şöyle cevâb vermiştir: Başkalarından uzak olan mânâları anlar, o mânâlara işâret ederler. Böylece sevinç nimetinden nasiblerini alırlar. Mânevi durumları üzerine bir perde vâki olunca sevinç ağlamaya döner. Onlardan bazıları yaka-paça yırtar, bazıları ağlar, diğer bazıları ise feryad a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a bağırır. (Avârif, 106
Semâ, Allah'ın tek olan kendi Zât'ındaki sırlarından bir sırdır. Semâ edenler iki türlüdür: Nefsiyle dinleyenler ve aklıyla dinleyenler. Başka bir semâ eden yoktur. Rabb'iyle semâ edenlerin olduğunu söyleyenler de vardır. Rabb ile semâ, akılla semânın son noktasıdır. Ancak aklın iki tür işitmesi vardır: Aklın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/fitrat/" fıtratı /a icâbı işitmesi ve vaz yönüyle (sonradan edindiği bilgilerle) işitmesi. (Tedbirât, 223
Semâ-ı ilâhi bi'l- a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rar/" esrâr /a (sırları ilâhi olarak duymaj, her şeyden, her şeyde ve her şey ile duymadır. Onlara (süfilerin büyüklerine) göre a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdun /a (varlığın) tümü Allah'ın kelimeleridir. O'nun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelimeleri /a tükenmez. Onların bu kelimelerin mukabilinde tükenmeyen işitmeleri vardır. (Kelimelere ait olan) Bu isimler, onların sırlarında kelimelerin var olmalarıyla meydana gelirler
Semâ-ı rühâninin (rühâni semâın) alâkalı olduğu saha, ilâhi kalemlerin, vücüdun Levh-i Mahfüz'undaki değişiklik ve farklılaşmalarla alâkalı tasarruflarıdır. Vücüdun (varlığın) tamamı yayılmış (üzerine yazı yazılacak) bir deri parçasıdır. İçindeki âlem, satır satır yazılmış bir kitâbdır. Kalemler konuşur, kulaklar işitir, kelimeler yazar ve müşâhede eder. Onların bu müşâhedesi, içinde ziyâde olmayan anlamanın ta kendisidir. Bu semâa, sadece aynı seviyede zuhür eden akıllar nâil olabilir. Semâın aslı dört açılı olunca -ki bunlar Zât, nisbet, teveccüh (yöneliş) ve sözden ibârettir- vücüd ilâhi semâ ile zuhür eder. Rühâni semâın Zât, kalemi tutan el, tasarruf eden kalem gibi asıllardan oluşması da böyledir. Netice itibâriyle kalblerin levhaları üzerindeki bu kalemlerin tasarrufunu işiten nefs-i nâtıkanın vücüda gelmesi, tasarruf ve taklib (değiştirme) yoluyla olur. (Fütühât, II, 361
Bid'at olan semâ, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/avuclari/" avuçları /a çırpma, def ve kamış düdük dinlemektir. Sahabe, Tâbiün ve diğer büyük imamlar, bunları Allah'a giden bir yol olarak kabül etmemişler, bunları kurbiyyet ve tâattan saymamış, aksine mezmürn (yerilen) bid'at olarak kabül etmişlerdir
Şafii şöyle der: Bağdad'ı terkettim. Orada zındıkların ihdas a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a bir şey vardı. Ona tağbir' diyorlardı. Bununla insanları Kur'an'dan alıkoyuyorlardı. Allah'ın ârif velileri bunu tanır, şeytanın onda bir nasibi olduğunu bilirler. Bundan dolayı böyle yapan bazı büyük kişiler ondan tevbe etmişlerdir. (Furkân, 146
Kendisiyle şarkıyı kasd ettiğimiz semâ, İblis'in kalbleri fesâda uğratmak için bulduğu en büyük şeydir. Avâm bir yana, ulemâ ve zâhidlerden sayılmayacak kadar çok kimse bununla aldanmıştır. Hatta bunlar coşturucu şarkı dinleme esnâsında, kalbin Allah ile huzür bulduğunu iddiâ etmişlerdir. Semâdan oluşan kalbi heyecân ve neşenin, âhiretle alâkalı bir vecd olduğunu zannetmişlerdir. (Kudâme, 142
Semâ, mutlak sürette sevgiyi harekete geçirir. Bu seviyede devam ettiği sürece sevginin sebebi sayılır. Sevgi meydana geldiğinde âşıkların hâlleri de zayıflık ve temkin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/durumlarin/" durumlarına /a göre farklı farklı olur. İçlerinde mütedil (dengeli) olanlar da, helâk olanlar da bulunmaktadır. Rusüh ve temkin hâsıl olduğunda, his ortadan kalkar. (Ravza, 270
Bazıları semâın tilâvetten kaynaklanan bir vecd ve te'sir bakımından açık bir şey olduğunu iddiâ etmiştir. Bunun delili de Kur'ân'ın celâline beşeri kuvvetin tahammül edemeyeceği ve yaratılmış sıfatların onu taşıyamayacağıdır. Kalblere Kur'ân'ın mânâsından bir zerre kadar keşf olsaydı, o kalbler titrer, parçalanır, hayretten dona kalırdı. Nağmeler, hazlara nisbetle tabiatlara daha münâsibdir. Nağmeler, şiirle alâkalı olsaydı, mahlükatın birbirine benzemesi sebebiyle, insanlık bâki kaldığı sürece tabiatlara hafif gelirdi. (Ravza, 271
Hakk, kuluna işitme sıfatını emânet olarak verince, o kul Allah'ın kelâmını Allah'ın işitmesiyle işitir. Bu makamda işitme sayıya gelmeyeceği gibi, isimlerin ve sıfatların Zât'la beraber ve Zât'taki hâlleri de bilinemez. Rahmân'ın, kullarına Kur'ân olarak öğrettiği ikinci mânâdaki semâ böyle bir semâdır. Çünkü bu makamda işitme sıfatı, kul için Zâti bir hakikat olup, artık bir emânet ya da çalışınakla elde edilmiş bir sıfat değildir
Bir kul için, bu şekilde bir işitme tecellisi sahih hâle gelince, onun için rahmâniyyet arşı kurulur. Rabb'i, ona o arş üzerinde istivâ ederek tecelli eder. Bu kul, evvelâ ilâhi işleri işitmiş olmasaydı, Deyyân olan Zât'tan gelen isim ve sıfatlar bu işitmeyi gerektirmez ve bu kulun, Rahmân'ın huzürunda, Kur'ân edebiyle edeblenmesi de mümkün olmazdı. Bu tür sözleri ancak üdebâ, ümenâ ve gurebâ anlar. Bunlar semâlarıyla tahkik ehli olan ferd vasfını almış kimselerdir (bu husüsta eşi ve benzeri olmayan insanların oluşturduğu bir topluluktur). semrâ 897
Semâ, vaktin getirdiği yorgunluktan uzaklaşıp hoş zaman geçirmek, hâl ehlinin teneffüs yapmaları ve (dünyâ ile) meşgul olanların (mânevi) sırları davet etmeleri maksadıyla yapılır
Denilmiştir ki, Semâın hakikati, her kalbden çıkan, orada sâbit kalmayan rüzgâr gibidir. (Câmi’, 54
Semâ üç kısımdır: Avâmın semâı nefsiyle dinlemek, havâssın semâı kalbiyle dinlemek ve ehass-ı havâssın semâı ise rühuyla dinlemektir. Semâ; avâma, nefsleri bâki kaldığı için haram, havâssa, kendilerinde müşâhede hâsıl olduğu için mübâh; ehassa ise müşâhedeleri tahakkuk ettiği için müstehâbdır. (Câmi’, 62
Semâmn hakikati, sözlükteki semi'a yesme'u fişitmek) kökünden masdardır. Istılâh bakımından ne olduğu bilinen, meşhür bir mefhumdur. Semâ husüsunda ihtilâf vâki olınuştur. Malik Enes, İbn Cüreyc ve Hicaz ehli gibi nağmeli şiir dinleminin mübâh olduğunu söyleyenler vardır. Nağmesiz şiir dinlemek ise icmâyla câizdir. Kervanbaşının nağmeler söylemesi de böyledir. Bu konuda her iki taraf da delillerini zikretmiştir. Fıkıh ve tasavvuf kitâblarında bu deliller uzun uzadıya ele alınmıştır. Fıkıh kitâbları bunun için daha münâsibdir. Çünkü hakikat ve tarikat ilmi, tartışma ve rivâyetler üzerine değil, bilakis hepsini terketme üzerine binâ edilmiştir. (Câmi’, 268
