ictinâbdır. İktisab tâat fiilleri işlemek, ictinâb a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/masiyyet-2/" mâsıyyet /a ve kötü işlerden uzaklaşmaktır. Bu ise takvâdır. İctinab kısmı her a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a kulun için iktisâb kısmından daha sâlim, daha sağlam, daha üstün ve daha şereflidir. Bundan dolayı ibâdet ehlinden bu işe yeni başlayanlar, (hemen ictinâb kısmıyla işe başlamazlar,) gündüzleri oruç tutarak, geceleri namaza kalkarak bütün güçleriyle iktisâb kısmıyla meşgul olurlar. (Minhâc, 42
Nefsini Rabb'iyle müşâhede eden kimse, ubitdet makamındadır. (Istılâh, 541
İnsanın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ubudiyyet/" ubüdiyyetle /a Rabb'ine veya ubüdiyyete izâfe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a , Ağyarın fAllah'tan başka her şeyin) esaretinden kurtulmuştur denilmek süretiyle onun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hurriyyet/" hürriyyetle /a eşyâya izâfe edilmesinden daha faziletlidir. Çünkü Allah'tan hür olmak doğru değildir. İnsan hürriyet makamında ise onun meşhüdu sadece a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin-aynlari/" eşyânın aynları /a olur. Çünkü onları müşâhede etmekle —bu durumda O'nun ubüdiyyetinden gaib olduğu hâlde- onlardan hürriyyet hâsıl olur. Ubüdiyyet makamı, insan hakkında hürriyyet makamından, ubüdet makamı ise ubüdiyyetten daha yücedir. (Fütühât, I, 697
Ubüdet, kulun Allah'a ait olmasıdır. Ardından ubiütdiyyet gelir. Bu, kulun ilahi mazhara ait olmasıdır. Ubüdetle muhâlefet değil, emre itâat gerçekleşir. Ona Ol dediğinde tereddütsüz olur. Çünkü burada sadece zâtı (özü) itibâriyle yaratılışa kabiliyetli ayn-ı sâbite bulunmaktadır. Ayn-ı sâbite (tecelliye) mazhar olup da kendisine Yap veya Yapma denildiğinde muhâlefet ederse, (tecelliye) mazhar olmasından dolayıdır. Duraksamadan itâat ederse, aynından dolayıdır. Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona söyleyecek sözümüz sadece ol dememizdir. O hemen oluverir Bu ubüdiyyetle o gün Allah'a arzolunur. Kendisine secde emredilmediği hâlde secde ettiğini görmüyor musun? Secde ancak o gün içinde bulunduğunda emredilmiştir
Onun, Hz. Muhammed'in aynından başka bir mahalli yoktur. Hakk'ın ona var olmasına dâir emrinden dolayı secde Hz. Muhammed'in zâtında var olur. İlahi bir emir olmaksızın bununla Hz. Muhammed'e secde eder. Secdeyle ona geri döner. Ona Başını kaldır, iste verilsin, şefaat et, yerine getirilsin! denir
Ardından başka bir yerde ihlâslı olanı olmayandan ayırmak için halk secdeyle emrolunur. İşte bu, ubüdiyyet secdesidir. Bu makamda ârif-i billah olanlar, Rabb'lerine ubüdet yönüyle ibâdet ederler. Onlar için Allah'tan başka bir mensubiyyet yoktur. Onların dışındakiler ise ubüdiyyete mensubdurlar
Denilir ki, O'nun huzürunda ubüdiyyet makamı ile kalkarlar İşte bu, ubüdiyyetten Rabb'e arzedilen şeydir. Her muhakkik (bu makamı gerçekleştiren kişi), a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kiyamet/" kıyâmet /a günü bu mesâbededir. (Fütühât, TI, 87-88
Ubüdiyyet, ubüdete a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a edilmiş, ubüdet ise Allah'a da nefse de nisbet edilmemiştir. Çünkü bunun, Allah'a nisbeti kabül edilemez. Bundan dolayı nisbet ibâdet-'ubüdiyyet-'ubüdet yâ'sıyla nisbeti câiz değildir. (Boyun eğme demek olan) tezellülün zirvesinde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimse /a , O'nunla övünme açısından zelil e nisbet edilen kimsedir. Bundan dolayı yeryüzüne inişe de mübâlağa kasdıyla zelül denmiştir. Çünkü zelil olanlar yere basar. Yer ise onlardan daha çok tezellülün zirvesindedir. Ubüdiyyet makamı, tezellül ve muhtaç olma makamıdır ve ilahi bir sıfat değildir. (Fütühât, II, 210
Ubüdiyyet, kula ait zâti bir ilhâm, sırf bir boyun eğmedir. Kula bunu yerine getirmek teklif edilmez. Çünkü ubüdiyyet onun zâtının aynıdır. Ubüdiyyeti hakkıyla yerine getirdiğinde onun bu fiili ibâdet olur. Onu sadece hudüs ve kıdemi geniş olan ilahi arzı mesken tutan kimseler yerine getirebilir. İşte bu Allah'ın arzında kim iskân ederse, Allah'a ibâdeti ve Hakk'ın da kendine izâfetini gerçekleştirmiş olur. (Fütühât, HI, 219
İbadet, avâm için, gayesi Allah'a boyun eğmeyi gerektiren şeydir. (Kâşânî, 107; Câmi’, 89
Havâssın ubüdiyyeti, sülük yolunda kendilerini niyet sıdkıyla müşâhede eden kimselerin ubüdiyyetidir. (Kâşânî, 107
Ubüdet, kendi nefslerini O'nun ubüdeti içinde kaim olarak müşâhede eden havâss-ı havâssa ait bir makamdır. Onlar, fark ve cem'in a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyeti /a makamında O'na, Kendi'siyle ibâdet ederler. (Kâşânî, 107; Câmi’, 89
Ubüdiyyet makamı, belli bir mekâna mahsüs olmayıp her mekânda geçerlidir. Veli, hullet (dostluk) makamından halk makamına döner. Allah onu ubüdiyyet makamında ikamet ettirir. Bazen hubb (sevgi) makamından, bazen de hıtâm makamından döner. Bu sözün faydası şudur: Ubüdet, kulun Allah ile olduğu ilahi mertebeden yaratılışa ait mertebeye dönmesidir. Ubüdet makamı, tüm makamların üstünde koruyup gözetleyici bir makamdır
İbâdet, ubüdiyyet ve ubiütdet arasındaki fark ise şudur: İbâdet kuldan mükâfâtını görmek istediği sâlih amellerin sâdır olmasıdır. Ubüdiyyet, mükâfâtını istemeksizin sırf Alah'ın rızâsına nail olabilmek için kuldan sâlih amellerin sâdır olmasıdır. Ubüdet ise Allah'la amel etmekten ibârettir. Bundan dolayı ubüdet, tüm makamların üstünde koruyup gözetleyicidir. Hitâm makamı da böyledir. (İnsân, II, 97
Zevâli olmayan, hükmü değişmeyen, hem Hakk, hem de halk olarak sâbit olan beka, ilâhi bir sıfattır. Fenâ ise, yok olabilen bir nisbet olup yaratılmışlarla ilgili bir sıfattır. Hakk'ın hazretinde onun bir te'siri yoktur. Hakk'a nisbet edilen her sıfat yaratılışa mahsüs sıfattan daha tam ve daha yüksektir. Ancak u büdet müstesnâdır, çünkü onun yaratılışa nisbeti ve üstünlüğü, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rububiyyet/" rubübiyyetin /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbetin/" nisbetinden /a daha tam ve daha yüksektir
Eğer Fenâ ubütdete bağlıdır ve ondan ayrılmaz diyecek olursan sana şöyle cevâb veririz: Onun ubüdet gibi olması doğru değildir. Çünkü ubüdet sabit bir sıfat olup yaratılışının ortadan kalkması mümkün değildir. Fenâ ubüdeti kendisinden ifnâ etti408 ibâdet- ubüdiyyet-'ubüdet
rebilir hükmü ubüdetin hükmüne aykırıdır (Hiçbir fenâ kulluğu ortadan kaldırmaz). Şey'i aslından çıkararak hakikatini perdeleyen her durum, bu taifeye göre şeref değildir. Çünkü bu hâl, sana işi olduğunun aksi olarak göstermiş ve seni câhiller arasına katmıştır. Beka, kulun yok olmayan sabit hâlidir. Çünkü aynının, vü
