Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

riyâzet-i sıbyân (Tasavvuf Sözlüğü)

Riyâzet-i sıbyânda (çocuğun riyâzetinde izlenecek) yol, en mühim ve emniyetli işlerden biridir. Çocuk anne-babanın yanında emânettir. Onun temiz kalbi her türlü nakış ve süretten boş, sade, mâsüm ve nefis bir cevherdir. …

Riyâzet-i sıbyânda (çocuğun riyâzetinde izlenecek) yol, en mühim ve emniyetli işlerden biridir. Çocuk anne-babanın yanında emânettir. Onun temiz kalbi her türlü nakış ve süretten boş, sade, mâsüm ve nefis bir cevherdir. Nakşedilen her şeyi almaya kabiliyetli ve meylettirilecek her şeye de kolaylıkla meyledebilecek bir yapıdadır. Hayra alıştırılır. ve hayır öğretilirse onunla yetişir, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a ve âhirette mutlu olur. Sevâbına babası ve onu yetiştiren herkes ortak olur. Şerre (kötülüğe) alıştırılır ve hayvanlar gibi ihmal edilirse, şaki ve helâk olur. Onun bu kötülüğünde ise veli ve murâkıbı ortaktır. (İhyâ', III, 88-89) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rububiyyet/" rubübiyyet /a ) Ahadiyyet, isim ve sıfatların, hem te'siri, hem de te'sir alanlarıyla birlikte yokluğunu gerektirir. Vâhidiyyet ise Hakk'ın isim ve sıfatlarının zuhüruyla âlemin fenâsını, rubübiyyet âlemin bekasını, ulühiyyet beka aynında âlemin fenâsını, fenâ aynında da bekasını gerekli kılar. İzzet, Hakk'la halk arasındaki münâsebetin giderilmesini gerektirir. Kayyümiyyet Allah'la 3 kulunun arasındaki a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbetin/" nisbetin /a doğru şekilde tâyin edilmesini ister. Çünkü Kayyüm, bizâtihi var olan (zâtıyla kaim), başkalarının varlığı kendi varlığına bağlı olan demek olduğuna göre, burada ifâde edilenlerin hepsinin gereğinin yerine gelmesi kaçınılmaz olur

Binaenaleyh deriz ki, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyet /a tecellisi yönünden bakılınca ne sıfat, ne de isim görülür. Ahadiyyet tecellisi cihetinden bakılınca ise halk yoktur. Çünkü her varlığa şekil verme yönünde kudretinin zuhürunu ifâde eden bir sıfattır. Rubübiyyet tecellisi yönünde de Hakk ve halk vardır. Hakk'ın ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a vücüdu için bu sıfat gereklidir. Ulühiyyet tecellisi yönünde ise sadece Hakk vardır. Ama onun süreti halktır. Ve ancak halk vardır. Onun mana ciheti ise Hakk'tır

İzzet tecellisinde ise kulla Allah arasındaki a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a kalkar. Kayyümiyet cihetinden bakılınca Rabb sıfatının varlığı için Rabb olarak kabül edilecek bir Zât'a ihtiyaç vardır. Dolayısıyla Rabb sıfatının var olabilmesi için de kendisine Rabb'lık yapılacak varlığa ait sıfatların var olması gerekir. (Deriz ki) zâhir ismi cihetinden bakılınca, O a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a aynısıdır. Bâtın ismi cihetinden bakılınca ise eşyâ onun aynısı değildir. (İnsân, I, 12

Rubübiyyet, mevcüdâtın muhtaç olduğu isimleri iktiza eden bir mertebenin adıdır. Alim, Semi, Basir, Kayyüm, Kadir, Mürid, Melik ve buna benzer isimler hep bu isim altına girer. Çünkü bu isim ve sıfatların her biri, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a vâki olan şeyi taleb eder. Alim mâlürmnu (bilineni, bilinecek bir şeyin varlığını), Kadir makdüru (takdiri, takdir edilecek bir şeyin varlığını), Mürid murâdı vs. gerektirir. Bil ki, Rabb isiminin altında olan isimler, onunla yarattıkları arasında ortak olan isimlerdir. Te'sir itibâriyle yaratılanlara ait olan isimler de vardır. Alim gibi onunla yaratıkları arasında müşterek olan bir isimdir. O, nefsi bir isimdir, bunun içindir ki, Kendini bilir, yarattıklarını bilir, kendini işitir, diğerlerini işitir diyebilirsin. (İnsân, 29

Rubübiyyetin iki tecellisi vardır; mânevi tecelli, süri (şekli) tecelli. Mânevi tecelli, tenzih kanunları çerçevesinde, isim ve sıfatlarda zuhür eden çeşitli kemâlât tecellileridir. 'Süri tecelli ise, teşbih kanunları çerçevesinde, onun mahlükatında meydana gelen çeşitli noksanlık tecellileridir. Allah, yarattıklarından birinde teşbihi yapılabilir şekilde hakkıyla zuhür a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a zaman, bu, süri bir tecellidir. Bu teşbih, Allah'ın münezzeh olmasına engel teşkil etmez

Süri tecelli teşbihe, mânevi tecelli ise tenzihe aittir. Süri tecelli zuhür edince, mânevi tecelli onun mazharı, mânevi tecelli zuhür edince de süri tecelli onun mazharı olur. Galib gelen diğerini örter ve hükmü altına alır, dolayısıyla onu perdeler. Bir emirle onu perdeleyerek ona hâkim olur. (İnsân, I, 30

Merâtib-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucuddan/" vücüddan /a biri de rubübiyyet mertebesidir. Bu mertebede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ubudiyyet/" ubüdiyyetin /a varlığı taayyün eder, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybet /a ve ünsün te'siri ile celâl ve cemâlin yeri ortaya çıkar. Bu mertebe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a ve yücelik makamıdır. Orası kudsi nazarla her şeyi kuşatan en yüce meclâ ve mukaddes müşâhede yeridir. Tenzih isimleri oraya rücü eder ve takdis yalnızca onunla husüsileşir. Hazret-i Kuds (Kuds Hazreti) diye tâbir edilen yer orasıdır. Peygamberler bu hazretten gönderilmiş, şeriatlar o hazretten teşri edilmiş, kitâblar o hazretten ındirilmiş, itâat edenin karşılaşacağı nimet, isyân edenin uğrayacağı azab orada belirlenmiştir. Bu mertebe, —Allah'ın salat ve selâmı hepsinin üzerine olsun- peygamberlerin, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatleri /a bakımından değil de nübüvvet ve risâlet bakımından tâyin edildikleri yerdir. (Merâtib, 16

Ulühiyyet... Zât'ın, esmâ, sıfât ve fiillerinin hepsini içine alan mertebenin adıdır. ... melühu gerektirir. Me'lüh (ilâh edinen, ilâha kulluk edenj, varlık yönüyle âleme verilen isimdir. Me'lühiyyeti cihetiyle âlem, sıfat ve fiillerin bütün gerekleriyle beraber Hakk'ın Zât'ının zuhur yeridir. Çünkü âlemin mevcüdiyeti, hem zâtı ve hem de mâhiyetiyle ârızdır. Dolayısıyla Hakk'ın Zât'ını sıfat ve fiillerinin gerekleriyle birlikte izhar etmiştir

Rubübiyyet ise... rubübiyyet, sadece bütün isim, sıfat ve fiilleri toplayan mertebenin adıdır. .. merbübu gerektirir. Merbüb (rabb edinen, Rabb'e kulluk eden), meydana geldikten sonra kazandığı vasıflarla beraber âlemin ismidir. Âlem, merbübiyet sıfatı itibâriyle sıfatların ismine mazhar (zuhür yeri) olmuştur, o isim de Rabb ismidir. Eğer böyle olmasaydı... yani ulühiyyet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/me-luh/" me'lühu /a , rubübiyyet de merbübu gerektirmeseydi, ne me'luh ve ne de merbübdan herhangi birisi mevcüd olurdu. Me'lüh ve merbübdan herhangi bir şey mevcüd değilse, ulühiyyet ve rubübiyyetin herhangi bir yönü gerçekleşmemiş olur

Ulühiyyet ve rubübiyyet, babalık ve peygamberlik gibi suyun varlığına bağlı olmak yönünden izâfi olan işler cinsinden kendi varlıklarıyla tahakkuk ettikleri zaman, merbübun ... aynı olmaz , yâni merbübun tahakkuku olmaz. ... onlara yani ulühiyyet ve rubübiyyete, ... ancak onunla olurdu yani me'lüh, merbüb ve âlem ile tahakkuk ederdi. ... vücüd ya da takdir bakımından böyledir. Demek ki âlemin bilfiil var olması veya varlığının mukadder olması bir ve aynıdır

rüh 825 Hakk, Zât'ı itibâriyle âlemlere muhtaç değildir. Ama rubübiyyet böyle değildir... yani rubübiyyet için böyle bir şey söz konusu olamaz. ... O bu hükme tâbi değildir... Yani âlemlerin varlığına muhtaç olmama hükmüne tâbi değildir, ulühiyyet de böyledir. ... O zaman, geriye emir (durum) kalmıştır... emir, yani ilâhi (ilâha ait) durum demektir. Bu emir de) rubübiyyetin gerektirdiği ile, zâtın âleme muhtaç olmaması arasındaki iştir. Rubübiyyet, hakikat ve ittisâf üzere bu Zât'ın aynından başka bir şey değildir. Eğer rubübiyyet, Zât'tan sadece bir yönüyle ayrı olsaydı, Zât ahadiyyet itibâriyle âlemden müstağni, rubübiyyet itibâriyle ise ona muhtaç olmaya müstehak olurdu. (Sofyavi, 207

rüh ( T3.)) (beden; ervâh-ı enbiyâ; ervâh-ı şeytâniyye; kümmel; rüh-i akli; rüh-i azam; rüh-i emin; rüh-i fikri; rüh-i hassâs; rüh-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayal/" hayâli /a ; rüh-i hayvâni; rühi ilkâ; rüh-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/insan/" insâni /a ; rüh-i kudsi; rüh-i külli; rühü'l-kuds; teravvuh

Rüh, Allah'ın kendisinden halka hayat verdiği nürdan ibârettir. Nitekim Allah, rühun kendi emrinden olduğunu söylemiştir. Rühun varlığı Allah'la, nefsin varlığı ise rühladır. (Beyân, 96

Rüh iki kısımdır. Mahlükatın hayatı olan rüh, kalbin ışığı olan rüh. Bu rüh hakkında Allah şöyle buyurur: İşte biz sana, kendi katımızdan bir rüh vahyettik. Rüha bu ismin verilmesi, onun latif olmasından dolayıdır. Bedenin azaları kendi vazifelerini aksattıklarında, rüh bunun sebebini göremez. (Lüma', 14, 293

Rüh ve teravvulı; hakikat ehlinin kalblerinin estirmiş olduğu esintilerdir. Güzel a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/inayet/" inâyete /a riâyet etmeyi yüklenmenin getirdiği ağır yorgunluktan bununla rahata erilir. Yahyâ Muâz şöyle der. Hikmet; Allah'ın, âriflerin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gonullerin/" gönüllerine /a gönderdiği ordularıdır. Bunlar sayesinde dünyâ sıkıntılarından kurtulurlar. (Luma , 427

Cüneyd diyor ki: Allah, rühla alâkalı bilgileri kendine tahsis etmiş, bu husüsta yaratıkların hiçbirine bilgi vermemiştir. Rüh hakkında, Allah'ın: De ki, rüh Rabb'imin emrindendir İsrâ, 17/85) âyetinde belirttiğinin dışında bir şey söyleme a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imkani-2/" imkânı /a da yoktur Ebü Abdullah Nebâci şöyle der: Rüh; hissedilemeyecek kadar latif, dokunulamayacak kadar büyük ve hakkında Mevcüddur' demekten başka hiçbir bilgi de yoktur.

İbn Atâ şöyle söyler: Allah, bedenlerden önce rühları yaratmıştır. Âyette, Sizi yarattık... denmesi rühlara, Daha sonra size şekil verdik Dat ZN) ifâdesi de bedenlere a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işârettir /a .

Bir başkası da şöyle söylemiştir: KO see. edi tır. Latif bir cevher olan gözün, kesif bir yerde bulunması gibi.

Âlimlerin çoğunluğu, rühun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bedene/" bedene /a hayat veren bir mânâ olduğunda ittifâk etinişlerdir. Bazıları Rüh, bedene hayat veren hoş bir esinti; nefs ise, kendisiyle hareket ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehvet/" şehvetlerin /a meydana geldiği sıcak bir rüzgârdır demiştir

Kahtâbi'ye rühun ne olduğunu sorduklarında, şöyle söylemiştir: Rüh, Kün emrinin zilleti altına girmemiştir İmahlük değildir) Ona göre rühun mânâsı, ih