Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 3, 2026

Rıza (Tasavvuf Sözlüğü)

Rızanın Tanımı Ulema rızanın çok sayıda tarifini yaptı. Her biri kendi meşrebi ve makamı hesabına göre konuştu. En önemlisi Seyyid Cürcanî ( rahmetullâhi aleyh )’nin “Tarifat” kitabındaki tanımıdır: “Rıza, kazanın …

Rızanın Tanımı

Ulema rızanın çok sayıda tarifini yaptı. Her biri kendi meşrebi ve makamı hesabına göre konuştu. En önemlisi Seyyid Cürcanî ( rahmetullâhi aleyh )’nin “Tarifat” kitabındaki tanımıdır: “Rıza, kazanın acısıyla kalbin mesrur olmasıdır.”[1]

İbn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyh ): “Rıza, tehlikeli durumları güler yüzle karşılamak, kaza (Allah’ın takdir ettiği) geldiğinde kalbin sürur (sevinç) bulması, yüce Allah’ın yaptığı şeylerde ihtiyarı terketmek veya Vahid-ül Kahhar’dan gelenleri reddetmeyip kalbin ferahlanmasıdır.”[2] diye tarif eder.

Allâme Birgivi ( rahmetullâhi aleyh ): “Rıza, isabet edene de kaçırdığına da nefsin hoşnutluğudur.” dedi.[3]

İbn-i Atâullah İskenderî ( rahmetullâhi aleyh ): “Rıza, yüce Allah’ın ezelde kul için ihtiyar ettiğine kalbin nazar etmesi ve gücenmeyi terketmesidir.” diye ifade eder.[4]

Muhâsibî ( rahmetullâhi

aleyh ): “Rıza, hükümler karşısında kalbin sükûnetidir” der.[5]

Rıza, kalbî bir makamdır. Mü’min, onu gerçekleştirdiğinde zamanın musibetlerini, hayatın sıkıntılarını ve çeşitli felaketleri sağlam bir iman, tatmin olan bir nefis ve huzurlu bir kalp ile karşılamayı başarır. Hatta bundan daha yükseğe terakki eder. Kazanın acısı ile karşılaştığında ferahlık ve sürur duyar. İşte bu yüce Allah’ın marifetinde kendinde rıza tahakkuk eden kimsenin ve yüce Allah’a sadık bir aşkın (razı olmanın) sonucudur.

A. Rızanın Fazileti : Rıza, makam ve rütbe bakımından sabırdan daha yüksektir. Çünkü o arifi, yüce Allah’ın razı olduğu varlığın sevgisine yetiştiren ruhî bir teslimiyettir. Ta ki arif, hayatta takdir-i ilâhi olan meseleleri ve musibetleri rahmet ve hayır olarak görür, fazilet bakımından rıza ve bereket gözüyle bakar ve tefekkür eder.

Bilal ( radıyallâhu anhu ) ölüm sekaratı ile kıvranırken: “Ah ne sevinç! Yarın dostlarla karşılaşırım. Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ve ashabı ile!” diyordu.[6]

Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Yüce Allah’ın kazasına razı olan, insanların en zenginidir.” diye beyan etmiştir. Çünkü o, sürurlu ve mütmain olma bakımından insanların en büyüğüdür. Düşünmekten, mahzun olmaktan, kızmaktan ve sinirlenmekten en uzak kalanıdır. Çünkü zenginlik mal çokluğu ile değil, ancak imanlı ve razı olan bir kalp zenginliği iledir. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Haramlardan sakın, insanların en âbidi olursun, Allah’ın senin için taksimine razı ol, insanların en zengini olursun, komşuna ihsan eyle mü’min olursun, nefsin için istediğini insanlar için de iste, müslüman olursun. Gülmeyi çok yapma, zira çok gülmek kalbi öldürür.” buyurdu.[7]

Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) muhakkak ki kızmanın dünya ve ahirette şekavetin sebebi olduğu gibi rızanın da dünya ve ahiret saadetinin sebeplerinden büyük bir sebep olduğunu açıklayarak: “Adem oğlunun

Allah’ın

kendine

takdir

ettiği

kazasına

razı

olması saadetindendir. Adem oğlunun Allah’ın yol göstermesini istemeyi terketmesi veya yüce Allah’ın kendisi için (takdir ettiği) kazasına kızması (razı olmaması) da bedbahtlığındandır.”[8] buyurdu.

Muhakkak rıza nimeti, ariflerin kalplerini kapsayan bir sükunetin âmillerindendir. Çünkü rıza, hayatın nasip ve lezzetlerini elde etmede, düşüncenin bulduğu umutsuzluk meyillerini silmede en kuvvetli bir sebeptir. Zira umutsuzluğa meyletmek, sahibi için tedirginlik ve rahatsızlık celbeder.

Muhakkak ki Resulullah ( sallallâhu

sellem )’ın takip ettiği yol,ashabına Allah’ı Rabb, İslâm’ı din, Muhammed (aleyhisselâm) ’ı da Nebi ve Elçisi olarak razı olmalarını öğretmek ve bunu kalplerine yerleştirmektir. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) bu kelimenin tekrarına onları davet ederek buyurdu ki: “Her kim sabahladığında ve akşamladığında, Allah’ın Rabb, İslâm’ın din ve Muhammed (aleyhisselâm) ’in Resul olduğuna razı olduk derse Cenab-ı Allah’a o kişiyi razı etmesi bir hak olur.”[9] Onlar sabah-akşam bunun tekrarına iştiyakla devam ederlerdi. Allah’tan razı olup O’na teslim olmanın nimetlerinden dolayı kalplerindeki bu gizliliği bu şekilde ifade ederlerdi.

Kalbi mütmain olmadan, yüksek manaların zevkine varamadan, yüksek maksatlarını tahakkuk ettirmedikleri halde bu kelimeleri nice söyleyenler vardır. Bilhassa başına musibetler ve aksilikler geldiğinde, endişe ve kederlerin zulmeti kalbinde toplandığında, yahut da kendi hevâsına uymayan, hususi menfaatlarine ters düşen, şer’i hükümlerden bir hükme çağırıldığında bunlara uymadığı halde bu kelimeleri söyleyenler pek çoktur.

Bunun için bu kelimeyi dilinde dolaştıranları görüyoruz. Bu kelime kalpten gelmediği zaman söyleyene fayda vermez. Çünkü Allah’ı tanıyıp Rab olduğuna razı olmak, ancak O’nun emir ve nehiylerine sımsıkı sarılmakla olur. Mahlukatın, Allah’ın bütün fiillerine (isteklerine), men etmesine, indirip kaldırmasına, zarar ve menfaatine, birleşip ve ayrılmalar gibi şeylere razı olmakla olur.

Dinin İslâm olduğuna razı olmayı gerektiren şey emirlerine sımsıkı sarılmak ve nehyettiği şeylerden de uzaklaşmaktır. Şayet bu durum nefsine, hevâsına ve hususi maslahatlarına ters düşse de dinin hükümlerine sarılmak gerekir.

Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın Nebi ve Resul olduğuna razı olmayı gerektiren şeyler ise O’nun güzel ve yüksek şahsiyetini örnek almak, hidayetine tâbi olmak, izlerini takip etmek, sünneti ile süslenmek ve getirdiğine (söylediğine) tâbi olmaktır. Hatta Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) kendine (anasından), babasından, evladından, nefsinden ve bütün insanlardan daha sevgili oluncaya kadar hevâ ve arzusu ile mücadele etmesidir. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın bu hususta dediği gibi: “Sizden hiçbiriniz ben ona, babasından, çoluk çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (hakkıyla) iman etmiş olmaz.”[10]

Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu ) Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ye dedi ki: “Yemin olsun ki sen bana, nefsimden başka her şeyden daha sevimlisin.” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Olmadı! Nefsim yed’i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki ben sana nefsinden de daha sevgili olmadıkça kâmil iman etmiş olmazsın” buyurduğunda; Ömer ( radıyallâhu anhu ): “Şimdi Allah’a yemin olsun ki elbette Sen bana nefsimden de daha sevgilisin” dedi. O zaman Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Şimdi tamam ya Ömer!” buyurdu.[11]

Her kim ki yüce Allah’ın Rab, İslâm’ın din ve Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in de Nebi ve Resul olduğuna razı olmakla ziynetlenirse imanın tadını tadar, yakîn olan imanın halavetini bulur ve ebedi saadete nail olur. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Her kim Allah’ın Rab, İslâm’ın din ve Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in de Nebi olduğuna razı olursa o kişi imanın tadını tadar.” buyurdu.[12]

Şöyle ki her kim iman lezzetinden, rıza nimetinden ve saadetinden mahrum olursa o kimse endişe, tedirginlik, sinirlenme ve azab içinde kıvranıp durur. Özellikle de ona bela gelip çattığında, musibetler indiğinde, hayat gözlerinde karardığında, dünya karşısında zulmet içinde görüldüğünde ve dünya geniş olduğu halde yer yüzü daraldığında, işte o anda; şeytan o kişiye vesvese vermek için gelip bu sıkıntı ve endişelerden ancak intihar etmekle kurtulursun der. İntiharların ne kadar çoğaldığını ve ne denli tehlikeli boyutlara çıktığını işitiriz. Bilhassa da inkârcı kafir memleketlerinde, İslâm himayesinden kesilmiş ve kendilerinde iman nuru batıp sönmüş, dinden çıkan toplumlarda daha çok olduğunu işitmekteyiz. Yüce Allah onları şu kavli ile hedef alarak; Taha Suresi 124.ayetinde:

“ Kim de beni anmaktan yüz çevirir ise şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” buyurdu.

B. Rıza Konusunda Fikirlerin Tashihi

Burada bazı cahillerin rıza konusu etrafında gündeme getirdikleri şüpheler vardır. Bunların sebebi ise bu yüksek makamın zevkini alamamaları

ve

cehaletlerindendir.

Çünkü

insan

bilmediğinin düşmanıdır. Bu şüphelerinin asıl sebebi onların sahte tasavvuf davetçilerinden bazı insanları görmeleri, bozuk hallerini ve sapık fikirlerini tasavvuf aleyhine imanın, islamın ve ihsanın hakikatini kavrayan Saadat-ı Sûfiyye ile sahte tasavvuf davetçilerinin arasını ayırmadan delil saymalarıdır. Ey okuyucu, bazı şüpheli meseleler ile onların reddiyeleri aşağıda gelecektir.

Birinci olarak: Bazı topluluklar rızanın aslını inkâr ederek hevâya (istek ve arzulara) muhalefet etmek suretiyle rıza tasavvur edilemez, sadece sabır tasavvur edilir, dediler. İnsan musibetlerin acısını ve aksiliklerin sertliğini hissedip anlamaz mı?

Cevap olarak: Razı olan kişi tâbiatı gereğince belaların ve musibetlerin acısını hisseder. Lâkin aklı ve imanı sebebi ile ona razı olur, belalara sabretmenin karşılığında bol sevap ve büyük ecirlere nail olacağı için itimat eder. Gelen bela ve musibetlere ne itiraz eder ne de canı sıkılır. Ebû Ali ed-Dekkak ( rahmetullâhi aleyh ): “Belayı hissetmemek rıza değil! Ancak rıza, hüküm ve kazalara karşı çıkmamaktır.”[13]

Bunun misali bir hasta gibidir: Hasta deva için enjeksiyon aletinin ve ilacın acısını hisseder. Lâkin şifa bulmaya sebep olduğunu bildiği için buna razı olur. Hatta kendine iğne yapan ve ilaç veren kişiye, verdiği ilacın tadı acı, kokusu kötü de olsa yine de ona teşekkür eder.

Ömer ( radıyallâhu anhu ) der ki: “Başıma gelen bir belada Allah’ın dört nimeti vardır. Bunlar: Gelen belanın dinimle alakalı olmaması, rızadan mahrum bırakılmamam, daha büyük bir bela olmaması ve sonunda sevap ummamdır.[14]

Öte yandan, razı olan kişi musibetlerin acısını, tâbiatı gereği hisseder. Bununla birlikte o, yüce Allah’ın lütfuna ve hikmetine olan inancına dönerek musibetlere razı olur. O, yüce Allah’ın fiillerinin arkasında gizli hikmetler ve ince lütuflar olduğunu bilir ve razı olur. Yüce Allah Nisâ Suresi 19. ayetinde buyurduğu gibi:

“ Biliniz ki Allah’ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.” Bununla beraber hüznü erir, yok olur ve taaccubu gider. O bilir ki kendisinin bu taacubu, Musa (aleyhisselâm) ’nın, Hızır (aleyhisselâm) ’la olan taacubuna benzer. Nasıl ki Hızır (aleyhisselâm) yetimlerin gemisini yardığında, bir çocuğu öldürdüğünde, eğri ve yıkılmak

üzere

olan

duvarı

gördüğünde

o

duvarı

düzeltip doğrultmasındaki hikmetleri Hızır

(aleyhisselâm) açıkladığında, Musa (aleyhisselâm) nın şaşkınlığı gitti. Çünkü onun taaccubu, gizlenen bu hikmetlerden dolayı olmuş idi. Yüce Allah’ın fiilleri işte böyledir.

Başka bir yönden ise: Öyle bir mü’min ki yüce Allah’ın rahmeti onun kalbini imar etmiş, bu sebeple o, toplumun ve musibetlerin sertliğini hissetmez ve acısını duymaz. Bir şiirde denildiği gibi:

“Sizi razı eden yaranın acısı olmaz,

Şüphesiz muhabbeti tadandan başkası hissetmez,

Aşkı ancak tahammül edip ona katlanan bilir,

Vecdi ancak sıkıntısını çeken bilir.”

İşte bunun için aşka vasıl olmayanlar onu inkâr ederler. (Şiirin mefhumu budur).

Amir b. Kays ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Yüce Allah’ı iyice sevmem, bana her musibeti kolaylaştırdı. Her türlü belaya beni razı etti. Ben O’nu sevdikten sonra, nasıl sabahlayıp nasıl akşamladığıma aldırış etmem.”

İkinci olarak: Bazı topluluklar acele hüküm vererek: “Rıza, mü’mini fasıkların amellerini kabul edip isyankârların davranışlarını güzel görmeye götürür. İşte bu durum ise “emr-i bilmâruf nehyi anil münker”in terkine götürmektedir.” diyorlar.

Cevap olarak: Bu anlayış, apaçık bir hata ve büyük bir cehalettir. Mü’min, Rabb’inin hükümlerinden bir hükmü ve dinin dayanaklarından bir rüknü yıkmayı akıl edip kabullenir mi? O, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak değil mi? Muhakkak ki yüce Allah, ancak ilimle beraber dinini ikame edenlerden ve şerîatına uyanlardan razı olur.

Hiç tasavvur edilir mi? Allah kafirin fiillerine razı olmadığı halde, mü’min razı olur mu? Yüce Allah Zümer Suresi 7. ayetinde:

“ Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz.” buyurdu.

Hakikatte yüce Allah’ın rızası ile kötülüğü reddetmek arasında muhalefet yoktur. Çünkü mü’min, yüce Allah’ın fillerine razı olur. Madem ki o fiiller Hakim ve Âlim olandan sadır oldu, öyle ise mü’minin her halinde ondan hoşnut olması icab eder. Çünkü onlar Allah’ın istemesi ve kazası ile olmuştur. Mü’min, isyankârların fiillerine razı olmaz. Çünkü o fiiller, onların sıfatları ve kendi kazançlarıdır. Zira onların fiilleri, yüce Allah’ın kendilerinden nefret ettiğine delalet eder.

Üçüncü olarak: Bazı kavmin hataları vardır ki yüce Allah’a razı olmaları sebebi ile insanlar tazarru ve duayı terkederler. Hayrı celbetmenin ve belayı defetmenin sebeplerini yerine getirmeyi ihmal eder ve hastalık için deva olan ilacı kullanmaktan uzaklaşırlar.

Cevap olarak: Bu anlayış sahih değildir. Çünkü hakikatte yüce Allah’ın razı olması, mü’minin Hakk Sübhane’nin rızasına vasıl olmak için amellere ulaşıp emirlerine uyarak amel yapması ve emirlerine muhalif olan, rızasına uygun düşmeyen şeylerin hepsini terketmesi ile olur.

Yüce Allah’ın rızasına vasıl olmak, bütün emirlerine icabet etmekle ve O’nun da dualarımıza icabet etmesini istemekle olur. Yüce Allah Gafir (Mü’min) Suresi 60.ayetinde:

“ Bana dua edin, duanıza icabet edeyim.” buyurdu. Çünkü dua ibadetin iliğidir. O, kalbi safileştirir, huşu ve rikkat meydana getirir. Rikkat ise kalbi lütuf ile nurların kabulü için hazırlar.

Sonra sebepleri terketmek, Allah’ın emirlerine muhalefet etmek ve O’nun rızasına zıt olmaktır. Yüce Allah ameli yapmakla emretti ve Tevbe Suresi 105.ayetinde:

“De ki: Dilediğinizi yapın. Çünkü amellerinizi hem Allah hem Resulü hem de mü’minler görecekler.” buyurdu. Rızık talebi için say etmeye çağırdı ve Mülk Suresi 15.ayetinde:

“ O, yeri sizin için uysal kılandır. Yerin sırtlarında yürüyün de Allah’ın rızkından yiyin. Bununla beraber sonunda dönüş ancak O’nadır.” buyurdu.

Susuz kimsenin elini suya uzatmaması susuzluğa razı olması, susuzluk Allah’ın kazasıdır diye içmemesi, rıza değildir. Belki de susuzluğun su ile giderilmesi Allah’ın iradesi, hükmü ve kazasıdır.

anhu ) taun hastalığının Efendimiz Ömer b. Hattab ( radıyallâhu

korkusundan dolayı Müslüman askerlerin Şam’a girmelerini menetmek istediklerinde, Efendimiz Ebû Ubeyde b. Cerrah ( radıyallâhu anhu ) ona: “Allah’ın kaderinden kaçılır mı?” dedi. Efendimiz Ömer ( radıyallâhu anhu ) ona şu cevabı verdi: “Ya Ubeyde! Keşke bu sözü senden başkası söyleseydi! Biz Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz.” dedi.[15]

Kazalara rıza, şer-i şerifin hududundan çıkmayı gerektirmez. Lâkin yüce Allah’ın kazasına razı olmanın manası, zahir ve bâtında yüce Allah’a itirazı terketmektir. Bununla beraber Allah’ın istediği ve razı olduğu şeylere ulaşmak için bütün gücünü sarfetmektir. Bu da emirlerini ve yasaklarını da terketmekle olur.

Neticede çok büyük olan Resulullah ( sallallâhu

sellem )’ın halifelerinin ve kerim olan sahabeleri ( radıyallâhu anhu m)’nin, tâbiin ve salihlerin çok yüksek rıza derecelerinin tahakkukuna delalet eden söz ve konuşmaları vardır. Onu devam ettirmek insanın mecalini zorlaştırıp daraltır. Onlardan bazıları:

Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem ), Taif gününde taşlanıp mübarek topuğu kanadığında yüce Allah’a yönelip hitaben: “Eğer bana kızmadıysan hiç aldırış etmem!” demesidir.

Sahabe-i kiram, Mekke’de çeşitli azap ve eziyet gördüklerinde bütün bu durumları, razı olan bir kalp, güler bir yüz ve zikreden bir dille karşılıyorlardı.

Rivayet olunur ki Urve b. Zübeyr ( radıyallâhu anhuma )’in bir gecede hem ayağı kesildi ve hem de en kıymetli oğlu vefat etti. Arkadaşları taziye için yanına geldiler. Kendisi şöyle diyordu: “Ey Allah’ım! Hamd sana mahsustur. Yedi oğlum vardı birini aldın, altısını bana bıraktın, iki elim iki ayağım vardı, bir ayağımı aldın, bir ayak ve iki elimi bana bıraktın. Muhakkak sen verdin, sen de aldın, sen bela ve musibete düçar ettin ise muhakkak afiyet de verdin.”

Ömer b. Abdülaziz ( rahmetullâhi aleyh ): “Bana kader alanından başka sevinç kalmadı” dedi. Kendisine: “Ne istersin?” diye soruldu. O da: “Yüce Allah neyi takdir ve kaza etti ise onu isterim.” dedi.

İyi bil ki bir kul Rabb’inin bütün hükümlerinden ve fiillerinden razı olursa, yüce Allah da o kulundan razı olur. O zaman Hakk Teâlâ’nın, Beyyine Suresi 8. ayetinde:

“ Allah onlardan razı oldu. Onlar da Allah’tan razı oldular.” buyurarak işaret ettiği gibi rıza karşılıklı olur.

Saadat-ı Sûfiyye, iki tarafın rızada birbirine bağlanıp ayrılmamasının sırrını idrak etmişlerdir. Süfyan-ı Sevrî bir gün Rabiat-ül Adaviyye’nin yanında idi. Süfyan: “Ey Allah’ım benden razı ol!” dedi. Adeviyye: “Sen razı olmadığın halde, Allah’tan rıza istemeye haya etmez misin?” dedi. Süfyan da: “Estağfirullah” dedi.[16]

Yüce Allah’ın kuldan razı olması, en yüksek bir menzil, en yüce bir rütbe ve en büyük bir bağıştır. Yüce Allah Tevbe Suresi 72. ayetinde:

“ Hem de Adn cennetlerinde hoş meskenler var. Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük saadet de budur.” buyurdu. Cennet sahibinin rızası cennetten daha yüksektir. Cennet sakinlerinin talep ve gayeleri de budur. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın şu kavli ile haber verdiği gibi: “Şüphesiz ki Allah cennet ehline: “Ey cennet ehli!” der.

Cennet ehli: “Ey Rabb’imiz, buyur emrine hazırız” derler.

Rabb’imiz: “Razı mısınız?” der.

Onlar: “Niçin razı olmayalım, halkından bir kimseye vermediğini bize verdin.” Rabb’imiz: “Bundan daha fazlasını veririm” der.

Onlar: “Ey Rabb’imiz bundan daha fazla ne olabilir?” derler.

Rabb’imiz: “Ben rızamı size helal kılıyorum. Bundan sonra size ebedi kızmam” buyurur.[17]

Dipnotlar

  1. Tarifat-ı Seyyid s.57’de.
  2. Mirac-üt Teşevvüf s.8’de
  3. Şerh-i Tarikat-ı Muhammediyye lin-Nablusî c.2 s.105’de
  4. Risale-i Kuşeyriyye s.89’da
  5. Risale-i Kuşeyriyye s.89’da
  6. Ahmet Zeyni Dahlan, Siyret-ün Nebeviyye s.242’de
  7. Tirmizi Kitab-uz Zühd’de Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den tahriç etti ve hadis garibtir dedi.
  8. Tirmizi Kitab-ul Kader’de Sad İbn-i Ebi Vakkas (radıyallâhu anhu)’dan rivayet etti ve hadis garip dedi.
  9. Ebû Davud, bâbu Ma Yekulu İza Esbaha’da, Enes b. Malik (radıyallâhu anhu)’dan, Tirmizi’de Kitab- ud Daved’de rivayet ettiler.
  10. Buhari Sahihinde Kitab-ul İman, bâbu Hubb-ul Resul min-el İman’da Ebû Hureyre ve Enes (radıyallâhu anhuma)’den rivayet etti.
  11. Buhari Sahihinde Kitab-ul Eyman Ven-Nüzur, bâb-u Keyfe Kanet Yeminu Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) c.8 s.160 ve Ahmet Müsned’inde c.4 s.233’de rivayet ettiler.
  12. Müslim ve Tirmizi Kitab-ul İman’da Abbas bin Abdulmuttalib (radıyallâhu anhu)’den rivayet ettiler.
  13. Risale-i Kuşeyriyye s.89’da
  14. Şerhi Tarikat-ı Muhammediyye c.2 s.105’de
  15. Buhari Sahihinde Kitab-ut Tıb, bâbı Ma Yüzkerü Fit-Taun’da İbn-i Abbas (radıyallâhu anhuma)’dan, Müslim’de Sahihinde Kitab-us Selam Bâbut Taun’da rivayet ettiler.
  16. İhya-u Ulumiddin c.4 s.336’da
  17. Buhari Sahihinde, Kitab-ur Rikak’ta, bâbu Sıfat-ıl Cennet, Ebû Said-il Hudrî (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti.
  18. Tarifat-üs Seyyid Şerif s.48
  19. Mirac-üt Teşevvüf s.8
  20. Allâme Muhammed bin Allan Sıddıki, Deli-ül Falihin Lit-Turik Riyaz-us Salihin c.2 s.2’de
  21. Tariku İlallah li Ebî Said-il Harraz s.56’da
  22. Tirmizi Kitab-us Sıfat-ıl Kıyamet’te rivayet etti, hadis garib dedi.