Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 3, 2026

Saadet-ı Sûfiyyenin Kelamının Te’vili (Tasavvuf Sözlüğü)

Sûfilerin kitaplarında, şerîatın nassına ve ahkamına zahiren muhalif düşen birtakım durumları görürüz. Bunlar: Desise veya iftira olup, beyan ettiğimiz gibi zındık, hasedçi ve İslâm düşmanları tarafından konulmuştur. …

Sûfilerin kitaplarında, şerîatın nassına ve ahkamına zahiren muhalif düşen birtakım durumları görürüz. Bunlar:

Desise veya iftira olup, beyan ettiğimiz gibi zındık, hasedçi ve İslâm düşmanları tarafından konulmuştur.

Tevili kabul eden sözler olup, sûfilerin işaret bâbından yahut da kinaye ve mecaz olarak konuştuklarıdır. Bunlar arap kelamlarında gördüğümüz gibi çoktur. Bu kelamları yüce Allah’ın kitabında da birçok yerlerde açıkça buluruz. Bunun örneklerini gelen ayetlerde görmekteyiz. Yüce Allah’ın Bakara Suresi 93. ayetinde:

“ İnkârları sebebi ile kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu.” buyurduğu gibi. Yüce Allah’ın Yusuf Suresi 82. ayetinde:

“ Eğer bize inanmıyorsan hem bulunduğunuz şehre sorun.” buyurduğu gibi. Burada şehre sorunuz lafzı, şehrin ahalisine sorun demektir. Yüce Allah En’am Suresi 122. ayetinde:

“ Hem bir adam ölü iken biz onu diriltmişiz.” buyurduğu gibi. Yani kalbi ölü iken Allah onu diriltti demektir.

Yüce Allah İbrahim Suresi 1.ayetinde:

“ Bu bir kitap ki; onu Sana indirdik, insanların Rabb’lerinin izni ile zulmetlerden (karanlıklardan) nura çıkarasın diye.” buyuruyor. Burada zahir olan mana küfür zulmeti, nurdan murad ise iman nuru demektir.

Kur’an-ı Kerîm’in bazı ayet-i kerimelerini gözden geçirdiğimizde zahirde zıtlık varmış gibi mülâhaza ederiz. Lâkin biz derinlemesine mefhumunu incelediğimizde, delalet ve taalluk ettiği şeyleri tetkik ettiğimizde bu ayetlerin tevil edilmesi gerektiğini buluruz. Kur’an-ı Kerîm’deki ayetler birbirine zıt veya çelişkili dememiz mümkün değildir. Mesela yüce Allah Kasas Suresi 56.ayetinde:

“ Doğrusu Sen sevdiğine hidayet edemezsin, velâkin Allah kimi dilerse ona hidayet eder ve hidayete erecekleri O daha iyi bilir.” buyururken bir başka yerde ise Şura Suresi 52. ayetinde:

“ Elbette Sen sırat-ı müstakime hidayet edersin.” buyurmaktadır.

Burada tefsir ilmini anlamayan, bu iki nass arasında zıtlık olduğunu zanneder. Çünkü evvelki ayet Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın hidayete erdiremeyeceğini, ikinci ayet ise Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın hidayete erdireceğini tesbit ediyor. Eğer zikir ehli bir âlime sorsa, evvelki ayetteki hidayet halk (yaratmak) manasına, ikinci ayetteki hidayet ise delalet ve irşad manasına geldiğini kendisine haber verirdi. Demek ki fehim erbâbı bu iki nass arasında tezat olmadığını anlar ve bilir.

İşte bunun gibi bazı hadis-i nebevileri de zahirine göre hamletmemiz (anlamamız) sahih ve sıhhatli olmaz. Elbette şer’i nassların manalarına ters düşmemek üzere uygun olan manalara ve Kur’an-ı Kerîm’i sarih olan manalarına ters düşmeyecek şekilde tevil etmemiz icab eder. İmam-ı Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) bu manada şöyle der: “Allah’ın sıfatlarına ait olan hadislerin tevilinin vacib olduğuna ehl-i hak icma etmişlerdir. Şu hadiste olduğu gibi: “Gecenin son üçte biri kaldığı zaman mübarek ve a’li olan Rabb’imiz (keyfiyetini bilmediğimiz bir halde) her gece dünya semasına iner ve “Her kim bana dua ederse onun duasına icabet ederim? Her kim benden bir ihtiyacını isterse onun dilediğini veririm? Her kim benden mağfiret dilerse onu mağfiret ederim.” buyurur.”[1] Sapıklardan bir tanesinin şöyle dediği bize yetişmiştir. O, minberin üzerinde iken bir basamak inerek insanlara: “Benim bu minberden indiğim gibi, Rabb’iniz de kürsüsünden semaya iner.” dedi. Bu öyle bir cehalet ki bundan daha fazlası olmaz.[2]

Şu hadis-i şerif de tevile ihtiyaç duyar: “Allah, Ademi kendi suretinde yarattı”.[3] Allâme İbn-i Hacer el-Heysemî ( rahmetullâhi aleyh ) bu hadisi tevil ederken: “Zahirde olduğu gibi “hi” zamirini yüce Allah’a raci edersek, o zaman sureti sıfat manasına almak icab eder, demiştir. Yani yüce Allah Adem (aleyhisselâm) ’i kendi sıfatları olan ilim, kudret v.b. sıfatları üzere yarattı. Bu manayı Aişe ( radıyallâhu anha )’nin “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın ahlâkı Kur’an’dır.”[4] hadisi teyit ediyor. Yine bu tevili teyit eden: “Yüce Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın.” hadis-i şerifidir.

Zaten kamil insandan istenilen de Rabb’inin ahlâkıyla ahlâklanmak için huylarını ve vasıflarını her türlü noksanlıktan temizlemesidir. Bu gerçekleşmezse Kadim (Allah) ile hadîs (insan) arasında uzaklık meydana gelir. Bu takrirden anlaşılıyor ki bu hadis-i şerif, Adem (aleyhisselâm) için büyük bir övgüdür. Yüce Allah, Adem (aleyhisselâm) ’de yukarıda anlaşılan mana üzere kendi sıfatlarını yaratmıştır. Fakat bir insanın sıfatı, yüce Allah’ın sıfatı gibi olamaz. Çünkü Allah’ın sıfatları ezeli ve baki, insanın sıfatları ise, hadîs (sonradan icat olan) olup, baki değildir. Hülâsa, hadiste olan “hi” zamirini yüce Allah’a raci edersek, o zaman tevilini haktan sapan batıl fırkaların aksine daha hakim ve âlim olan halef ulemasının mezhebinin görüşüne göre yapmamız yerinde olur. Sapık fırkalar yüce Allah’a cihet ve O’nu cisim ile sıfatlayarak büyük bir günahı irtikab ediyorlar. Bu durum birçok ulemaya göre küfürdür. Yüce Allah lütuf ve keremi ile bizleri bunun gibi bâtıl inançlardan korusun.[5]

Allâme Münavî ( rahmetullâhi aleyh ) “Camiu’s Sağir” şerhinde Peygamber Efendimiz ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den rivayet edilen hadis-i şerif hakkında şunları söyledi: “Cenab-ı Allah kıyamet gününde der ki: “Ey Ademoğlu hasta oldum, beni ziyaret etmedin.” Kul der ki: “Ey Rabb’im Sen (mekandan münezzeh olan) alemlerin Rabb’isin, Seni nasıl ziyaret edeyim?” Rabb’ül Alemin: “Sen bilmedin mi, falan kulum hasta oldu onu ziyaret etmedin? (Rabb’ül Alemin) Sen bilmedin mi eğer sen onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun.”[6] Âriflerden bazısına Allah-u Teala’nın kendine açlık ve susuzluk gibi insanlara mahsus olan sıfatları izafe etmesinden soruldu. Evla olan bu tür haberleri varid olduğu şekilde mi bırakmak yoksa Allah’ın yukarıdaki hadisin devamında gelen “sana nasıl yedireyim?” cümlesini te’vil ettiği gibi biz de mi te’vile yönelmeliyiz? Ârifler dedi ki: “Avam sınıfından insanların sakıncalı bir fiil işlememeleri ve kutsal şeylere saygısızlık etmemeleri için te’vil etmek vaciptir. Ârif olan kişiler ise, Allah’ın mahluka açıklamak için kullandığı ama zatına muhal olan bu tür haberlere göre değil, kendilerine verilen ilme göre iman etmeleri vaciptir. Çünkü O’nun hakikatı diğer hakikatlara muhalif düşer. Hiç bir vechile ne cinsi, ne nevi, ne de şahsi mahluku ile birleşmez ve teşbih sıfatı da O’na yetişmez. Çünkü teşbih ancak hallerden bir halde mahluk ile birleşen kimseler için olur. Bundan dolayı selef, imanın kemâlını zayi etmemek için hadisin zahirine bağlı kalıp, te’vil etmemişlerdir. Zira Allah’u Teâlâ onları te’ville değil, imanla mükellef kılmıştır. Bazı kere te’vil, yüce Allah’ın muradına muvafık olmaz. O’nun nefsine izafe ettiklerinin hepsini, bizim de O’na izafe etmemiz edeptendir. İla ahir.”[7]

Kendisine fesahat, belağat, lafız açıklığı, ifade genişliği ve az kelimeyle çok şeyler ifade etme özelliği verilen Peygamberlerin Efendisi ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’nin kelamı, bazen zahiri lafzın ifade ettiği mananın dışına

hamlederek

te’vile

ihtiyaç

duymaktadır.

Resulullah’ın ümmetinden beyan ve fesahatta ona ulaşamayan kişilerin sözleri nasıl te’vil ve tefsir ediliyorsa kendisinin sözlerini te’vili daha da evladır.

Diğer cihetten her fennî ve dinî ilimler (fıkıh, hadis, mantık, nahiv, hendese, cebir ve felsefe gibi) kendine mahsus terimleri vardır. Bu terimleri erbâbından başka hiçbir kimse anlayamaz. Bir doktorun kullandığı meslekî alet isimlerini ve terimlerini bir mühendis, mühendisinkini de bir doktor anlayabilir mi?

Her kim ilim kitaplarının terimlerini bilmeksizin ve o ilmin rumuz ve işaretlerine vakıf olmaksızın okursa, o şahıs okuduklarını ulemanın kasdettiği manaya ters olarak te’vil eder. O kitapları yazanların isteklerinin dışına çıkar ve bu sebeplerden dolayı sapıtır.

Sûfilerin hislerini ve idrak ettikleri şeyleri tasvir etmek için az da olsa açıklamaya yardımcı olan ıstilahları vardır. Bu ıstilahlar lugat ifadeden aciz olduğunda kullanılır. Elbette anlamak isteyen kimselerin onların sohbetine devam etmesi gerekir ki devam eden kişiler için onların işaret ve terimleri açılır ve bilinir. İşte o zaman sûfilerin Kitap ve sünnetin dışına çıkmadıklarına vakıf olup, terimlerini bilirler. Onlara, sûfilerin Kitap ve sünnetten çıkmadıkları ve Şerîat-ı garrânın yolundan sapmadıkları açıklanır. Zira onlar Şerîat-ı Ahmediyye’nin ruhunu anlar ve onun hakikatı üzerinde durup, onun mirasını korurlar.

Bazı arifler der ki: “Biz öyle bir kavimiz ki tarikatımızın erbâbı olmayan kimselere kitabımıza bakmak haramdır.”[8]

Zira bu kitapların yazılmasından maksat, bu şerefli ilmi, ehline yetiştirmektir. Bu kitapları ehli olmayan mütâlaa ederse bilmez, sonra da o topluma düşman olur. Zira insan bilmediğinin düşmanıdır. Bunun için Seyyid Ali b. Vefa ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Her kim cumhurun yazmadığı maarif ve esrarı yazar da bunu ehli olmayan kimse okursa diğerlerini onu okumaktan men eder. Çünkü anlayamaz.”[9]

Konuyu açıklamak için deriz ki:

Saadet-ı

Sûfiyye’nin

kelamlarını

anlamayan

ve

terimlerini bilmeyenleri, kitaplarını okumaktan sakındırmaları, ilimlerini kimseye öğretmeyip, ketmettiklerinden değildir. Ancak insanların onların kitaplarını okuyup da ne kasdettiklerini ters anlamaları ve kelamlarını hakikat dışı te’vil etmelerinin korku ve endişesindendir. Bu sebeple onların ilimlerini bilmediklerinden onlara itiraz edip inkâra kalkarlar diye kitaplarının okunmasını istememişlerdir. Zira insanlara hitap ederken bir mü’minden istenen, ilimde ittifak edilen, anlaşılan ve güçlerinin yettiği kadar, onların anlayacağı kelamları söylemektir. Bunun için İmam Buhari ( rahmetullâhi aleyh ) “Sahih”inde: “Anlayamamalarından (hoşlanmadığı ve bu yüzden aktarılmasını hoş görmediği için) ilmi, bir topluluktan başka bir topluluğa tahsis eden kimse bâbı” adıyla bir bâb açmıştır. İmamımız İmam Ali ( radıyallâhu anhu ) de: “İnsanlara bildiklerini konuşun, siz Allah ve Resulünün yalanlanmasını ister misiniz?” buyurdu.[10] Allâme Aynî ( rahmetullâhi aleyh ) bu hadisin şerhinde: “Bazı insanlara, anlamalarında kusur olduğu için onlara ilmi tahsis etmeyi, terketmek istemişlerdir. Bundan murad, onlara akıllarının aldığınca konuşulmasıdır.” buyurdu. Adem b. İyas ( rahmetullâhi aleyh ) Abdullah b. Davûd ( rahmetullâhi aleyh ) o da Ma’rûf-i Kerhî ( rahmetullâhi aleyh )’den “Kitab-u İlmin” sonunda söylediği: “Hoş görmedikleri şeyi bırakın” yani onlara müşabih gelenleri ve anlamadıklarını söylemeyin demektir. Bunda müteşabih olan kelamları umumun yanında söylemenin uygun olmadığına delil vardır. Bunları konuşmak uygun olmaz. İbn-i Mesud ( radıyallâhu anhu )’un kavlinin misali, “Müslim” kitabının mukaddemesinde, sahih bir senetle der ki: “Bir kavme akıllarının almadığı kelimeyi konuşmayın, yoksa bazıları için fitne olur.” Zira bir kişi anlamadığı kelimeyi işittiğinde tasavvuru mümkün olmayıp da onu bilmediğinden dolayı bâtıl olduğuna itikat ederse, onun olacağını tasdik etmez. Eğer bu söz Allah ve Resulüne isnad edilirse o sözü yalanlamayı gerekli görür.[11]

Şeyh Ahmed Zerrûk ( rahmetullâhi aleyh ) “Kavaid”inde der ki: “Her ilmin hususî ve umumî noktaları vardır. Tasavvufun da hususî ve umumî olması diğer ilimlerden farklı değildir. Belki de yüce Allah’ın muamelata yönelik olan hükümlerinin tümünü herkese söylemek gerekirken bunun ötesindeki şeyleri ise konuşanın gücüne göre değil de, dinleyenin kabiliyeti hesabınca konuşmak vardır. Hadis-i şerifte: “İnsanlara şuurunda oldukları şeyleri konuşun! Allah ve Resulünün yalanlanmasını ister misiniz” buyrulmuştur.[12] Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh )’e denildi ki: “İki kişi senden bir meseleyi sordular. Birine bir şekil, diğerine başka bir şekil cevap verdin.” Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ) onlara: “Soran kişinin anlayışına göre cevab verilir.” dedi. Zira Muhammed (aleyhisselâm) : “İnsanlara akılları miktarınca konuşmakla emronulduk.” buyurdu.[13]

Şeyh Muhyiddin Arabî ( rahmetullâhi aleyh ) “Futuhat” isimli eserinin 54.bâbında bunu şöyle zikretti: “Sen şunu bil ki ehlullah, açık olarak bilmelerine rağmen aralarında anlaştıkları işaretleri (terimleri) dıştan gelen etkilerin girmesine ve durumlarının anlaşılmasına engel olmak için koydular. Bunun sebebi şefkatleridir ki kavrayamadıkları bir durum olur da inkara kalkışırlar ve sonunda inkar ettikleri o makamdan mahrum olurlar da ebediyyen ona nail olamazlar. Bu tarikat yolunda başka yerde bulunmayan birçok acayip şeyler vardır. Zira mantıkçılar, nahivciler, hendese ehli, matematikçiler, kelamcılar, felsefeciler ve bu ilimleri öğrenen taifeler için istilahî terimler vardır. Lâkin bu terimlere yabancı olanlar onu bilmezler. Elbette bu ilim ve terimler ancak ehlinden ders alıp, öğrenmekle elde edilir. Lâkin hususî olarak bu tarikat yolcularına gelince böyle değildir. Zira sadık bir mürid bu tarikat ilmi ve terimlerinden haberdar olan zatların tarikatına girdiği zaman onların meclislerine oturarak, onların işaretlerini dinleyerek, konuştuklarının tamamını bu işaretleri kendisi koymuş gibi anlar. Bu ilme dalmada gariplik çekmeden onlarla ortak olur. Hatta bu ilmi def’i mümkün olmayacak şekilde zarurî görür. Bu ilmi nasıl hasıl olduğunu bilmeden öğrenmeye devam eder. Bu durum sadık müridlerin halidir.

Yalancı müridlere gelince onlar ne duyduklarını, ne de okuduklarını bilirler. Nitekim her asırda zahir âlimleri de bu kavmin kelamını anlamayı arzu etmişlerdir. Ahmed b. Süreyc’in şu hikayesi sana yeter de artar bile! Bir gün Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh )’in meclisine geldi ve sohbetinde bulundu kendisine: “Bu zatın konuşmasından ne anladın?” denilmiş. O da: “Ne dediğini bilmiyorum. Kelamının kuvvetinin kalpte zahir olduğunu buluyorum. Bu kuvvet, bâtındaki amele, gönüldeki ihlâsa delalet ediyor. Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh )’in sohbetteki kelamlarının bâtıl olmadığı anlaşılıyor. Hem de bu tasavvuf kavmi işaretle konuşmayı kendilerinden olmayan kimselerin huzurunda yaparlar. Yahut da telif ettikleri kitapta yazarlar başka bir yerde değil. Sonra da dedi ki: “Şu gizli olmasın ki bu inkâr, bâtıl olan düşmanların hasedinden ileri geliyor. Eğer bu münkirler hased etmeyi terkedip de, ehlullahın yolunu tutsalardı, kendilerinde ne hased ne de inkâr olurdu. Onların ilimlerinden istifade ederek kendi ilimleri ziyadeleşirdi. Lâkin iş böyle! Vele havle vele kuvvete illa billah-il aliyyil azim.”[14]

aleyh ) “Hâşiye”sinde, “Dürr-ül Muhtar” İbn-i Âbidin ( rahmetullâhi

sahibinin sözünü şerhederken şunları söyledi: Şeyh Muhyiddin Arabî’nin “Füsus-ul Hikem”inden sorulduğunda: İhtiyatlı davranmak gerekir. Ona iftira olduğu sabit olursa zaten bu durum apaçık ortada, eğer sabit değilse de her kişi onun muradını fehmedip anlayamaz. İşte o zaman o kitabı mütâlaa edenin münkir olmasından korkulur. Yahut da istenilen mananın hilafını anlar.

Hafız Suyûtî ( rahmetullâhi aleyh ), “Tenbih-il Gabiy bi Tebrieti İbn-i Arabi” diye isim koyduğu risalede şöyle zikretti: Bu hususta insanlar iki fırkaya ayrılmıştır. İsabetli olan fırka o zatın velayetine inanır. Diğer fırka da onun hilafına hareket eder, velayetini kabul etmez. Sonra dedi ki: Benim yanımda son söz şudur, o söze her iki fırka da razı olmaz. O söz ise o zatın velayetine itikat edip ancak kitaplarını okumamaktır. Zaten o zattan şöyle bir söz de nakledilir: “Biz öyle bir kavimiz ki tarikatımızın erbâbı olmayanlara kitaplarımıza nazar etmek haram olur.” Zira sûfiler bu hususta (tasavvufa) istilah ve terim koymada anlaşmışlardır. O terimlerle bilinen manayı kendi aralarında anlaşarak, hatta kendi meşreplerinden olmayan fukahadan gizlemeyi uygun görmüşlerdir. Her kim bilinen manaya hamlederse (inanırsa) küfür etmiş olur. Gazalî ( rahmetullâhi aleyh ) bazı kitaplarında şöyle bir delil getirdi : “Zira bu durum Kur’an’da, sünnette, (hadislerde) müşabih olanlar gibidir.” Mesela: “Vech (yüz), yed (el), ayn (göz), ve istiva (Arşa hakim olmak) gibi. (Ehl-i sünnete göre bunların te’vili gerekir). Kitabın aslının Muhyiddin Arabî ( rahmetullâhi aleyh )’nin olduğu sabit olursa ola ki bir düşman, mülhit veya zındık tarafından kitapta olmayan bir şey girdirilme ihtimalinden dolayı bu kitapta bulunan her kelimenin doğruluğunun sabit olması lazımdır. Ayrıca bu kelimeler ile sûfiler arasında bilinen mananın kastedilmiş olduğunun sabit olması lazımdır. Bunu bilmek ise mümkün değildir, bildiğini iddia eden kafir olur. Çünkü bu kalbe ait işlerden ki bunu ancak Allah bilir. Bazı büyük âlimler, bazı sûfilere: “Zahiri hoş olmayan lafızlar üzerinde anlaşıp yeni terimler üretmeye sizi sürükleyen etken nedir?” diye sorduklarında, sûfiler

cevaben:

“Tarikatımıza

olan

kıskançlığımızdan (düşkünlüğümüzden) dolayıdır. Ola ki tarikattan anlamayan kişiler tarikatçıyız diye iddia edip onun içine bir şey katar endişesinden olmuştur.” dedi.[15]

Allâme ibn-i Hacer el-Heysemî ( rahmetullâhi aleyh )’ye, İbn-i Arabî ( rahmetullâhi aleyh ) ve İbn-i Farit ( rahmetullâhi aleyh )’in kitaplarını mütâlaa etmenin hükmü nedir? diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Bu iki zatın kitaplarını mütâlaa etmek caiz olup, belki de müstehaptır. Çünkü bu iki zatın kitaplarında başka kitaplarda bulunmayan nice nice faydalar, yağan yağmurlar gibi ardı arkası kesilmeyen hayırlar, dönüp dolaşıp hayırları bitmeyen yardımlar ve acayip ilâhi sırlar vardır. Başkalarının tercüme edemeyip, ifadeden aciz kaldıkları makamları dile getirmişlerdir. Ancak ariflerden başkalarının anlayamacağı rumuzları da koymuşlardır. Sûfîlerin koruluğunun etrafında ancak ilmi ve ameli tam olan Rabbanîler (Allah dostu) dolaşır. Hem de onlar (sûfîler) öyle kimselerdir ki: “Şerîat-ı garrânın zahirî ile bâtınî hükümlerini en layıkı ile ekmel bir şekilde toplayanlardır. Bunun içindir ki Rabbanî’ler bu kitapların müelliflerinin faziletini bilip, itiraf ederlerdi.” Yine dedi ki: “Avam, cahil ve değersiz topluluklar bu kitapları manalarının hassaslığı, işaretlerinin inceliği, içeriğinin kapalılığı ile beraber devamlı bir şekilde mütalaa ediyorlar. Bu kitapların yapısı kınama ve kusurdan sâlimdir. Bu kitaplar bütünüyle zahirî ilimler, gerçek haller ve parlak ahlâk ile süslenerek yazıldı. Bu üstün nitelikli kitapları anlamada zayıf kaldıkları için ayakları kaydı ve murad edilenin aksini anladılar. Onlar bu sebeple inançlarını doğru zannettikleri için mahşer gününde zarara uğrayacaklardır. Hatta onlar bu kusurlu anlayışları sebebi ile ittihat (vahdet-i vücûd) ve hulûl (ruhun yani bir cesedin ölümünden sonra başka bir cesede geçmesi) gibi batıl şeylere inanarak tökezlemişlerdir. Hatta bu bozuk kabahatleri ve apaçık küfre götürücü şeyleri, bu kitapları mütâlaa eden bazı uslub bilmeyen ve o hususta hitaptan aciz olan kimselerden işittim. Tasavvuf kitaplarını tam anlamadan okuyup da sapıtanların durumu birçok âlimi bu kitapları değersiz göstermeye ve hızlı bir şekilde inkara götürdü. Bu uygulamaları mazur görülmelidir. Çünkü onların maksadı, o kitapların müelliflerinin zatını ve hallerini inkâr etmek olmayıp o cahilleri öldürücü olan zehirden kesmekti.”[16]

Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Tevhid ilmine mahsus kitapları ve ariflerin kitaplarını ancak kâmil bir âlimin veya bu kavmin tarikine sülûk eden kimsenin okuması helaldir. Bu ikisinden başkası okuyamaz. Çünkü zeki adamların bile içinden çıkamayacağı tehlikelere ve şüpheye düşmesi korkusu vardır. Zeki olanlar böyle olursa ya zekası olmayan kişiler nasıl anlayacaklar. Ancak kendisine faydası dokunmayan şeylerin sevgisine dalmak ve istemek nefs-i emmarenin özelliğidir.”[17]

Şeyh Abdulkerim el-Ceylî ( rahmetullâhi aleyh ) “İnsan-ül Kâmil” isimli eserinde der ki: “Bu kitaba koyduğum şeylerin Allah’ın Kitab’ı ve Resulullah’ın sünnetiyle desteklenmiş olduğunu bildirdikten sonra bu kitabı mütalaa eden kimseden şunu istiyorum: Şayet bir kişi Kitap ve sünnete muhalif olan bir şeyi açıkça görürse bilsin ki o kendinin anladığı mana benim kasdettiğim mana değildir. Böyle bir ibareye rastladığında teslim olsun, ta ki yüce Allah kendisine bu örtülü olan şeyin bilgisini fethedinceye, Allah’ın Kitab’ından ve Resul’ünün sünnetinden delil hâsıl oluncaya kadar onunla amel yapmasın.” Sözlerine şöyle devam etti: “Sen bil ki herhangi bir ilmi, Kitap ve sünnet teyit etmiyorsa o sapıklıktır. Ama bir ilim hakkında teyit edecek bir delil bulamaman onun muteber bir ilim olmadığı anlamına gelmez. Bazen bir ilim Kitap ve sünnetle teyit edilmiş olabilir; ama senin kabiliyetinin azlığı ve anlayışının engel oluşturması sebebiyle sonuçta bu ilmi kitap ve sünnete uygun bir ilim olmadığını zannedersin burada yapacağın tek şey teslim olmaktır. ”[18]

Büyük fukaha ve Saadet-ı Sûfiyye’den naklettiğimiz nasslardan birtakım sonuçlar çıkmıştır. Önemlileri şunlardır:

AHakikatı ters anlamak endişesinden ve müelliflerinin muradının hilafına olması korkusundan dolayı, bu zatların kitaplarını sûfilerin yoluna sülûk edenlerin dışında olan kimselerin mütâlaa etmesi sahih ve caiz olmaz. Çünkü onların dışındaki kişiler, onların istilah, terim ve işaretlerini bilmekten uzaktırlar. Sûfilerin kitapları üç kısma ayrılır:

Birinci kısım: İbadetleri tashih edip suretine ve ruhuna uygun olarak yapmayı, o ibadetin içinde hudu ve huşu ederek yüce Allah’la beraber olmayı araştırırlar ve zahirî olan edeplere de riayet etmeyi telkin ederler. İkinci kısım: Nefis mücâhedesi, tezkiyesi, kalp ve ahvâlinden bahsederler. Mesela şüphe, vesvese, riya, kin, nefret, süm’a (duyulmayı istemek), makam sevgisi, hased ve diğer zemmedilen sıfatlardan kalbi boşaltmak ve tevbe, tevekkül, rıza, teslim olmak, muhabbet, ihlâs, sıdk (doğruluk), huşu, murakabe ve güzel olan sıfatlarla da kalbi ziynetlemek aleyh )’nin gibi. Zikredilen bu iki kısım İmam-ı Gazalî ( rahmetullâhi

“İhya”sında, Ebû Talib el-Mekkî ( rahmetullâhi aleyh )’nin “Kut-ul Kulub”unda ve bunlara benzeyen diğer kitaplarda mevcuttur. Bu ilimlere “muamele ilimleri” diye isim verilir.

Üçüncü kısım: Rabbanî bilgiler, vehbî ilimler, vicdanî zevkler ve keşfedilen hakikatlerden bahseder. Şeyh Muhyiddin Arabî ( rahmetullâhi aleyh )’nin “Futuhat-ul Mekkiyye” ve “Füsusu’l Hikem” gibi kitaplarının çoğu bu kısımdandır. Abdülkerim el-Ceylî ( rahmetullâhi aleyh )’nin “İnsan-ul Kâmil” isimli eseri de öyledir. Fakat bunun gibi kitapları sûfi ariflerin yoluna sülûk etmeyenlerin okumaları mahzurludur. Bu ilimler “mükaşefe ilimleri” diye isimlendirilir.

BKitapları okumakla ve terimleri bilmekle tasavvuf elde edilmez. Ancak onu elde etmek için, tasavvuf erleriyle sülûk edip meclislerine devam etmek lazımdır. Şeyh Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: Efendim Ali Havvâs ( rahmetullâhi aleyh )’dan işittim, o diyor ki: “Ey kardeşim, o kavmin kitaplarını mütâlaa ettiğinde ve lafızlarının terimlerini öğrendiğinde sûfi oldum zannetme! Muhakkak ki sûfilik, onların ahlâkı ile ahlâklanmak ve Kitap ve sünnetten süslendikleri edep ve ahlâkî kuralları çıkarma yollarını bilmektir.”[19]

CSaadet-ı Sûfiyye bu işaret ve rumuzları ancak kendilerinin tarikatına girenler için koymuşlardır. Çünkü biz tasavvufa kağıtları okumakla değil, ancak zevk ehli olan zatların sohbeti ile nail olunacağını açıkladık.

Dİçlerinde küfür, haktan meyil, dinden çıkma bulunan metinler kesinlikle bu kavme (sûfilere) yapılan bir hile ve iftiradır. Geçen nakillerde onların Kitab’a ve sünnete nasıl bağlı olduklarını gördün!

EOnlardan te’kit ile sabit olan; sahih olan ehl-i sünnetin akîdesine ters düşmemek üzere te’vili mümkün olanların ona göre te’vili vacibtir. Çünkü bunlar, onların itikat ettikleri ve açıkladıkları akîdeleridir. Kendilerinin sünnetinde olduğu gibi, her zaman kitaplarının önsözünde bunları zikredip tesbit ediyorlar. İstersen “Risale-i Kuşeyriyye,” “Futuhat-ul Mekkiyye,” “Vet-Tearruf-ü Li Mezhebi Ehli Tasavvuf,” “İhya-u Ulumiddin” ve başka tasavvuf kitaplarının önsözlerine bak!

FDoğru bir tarafa te’vili mümkün olmayıp da kendilerine nispet edilen şey, şayet sahibinden sadır olmuşsa reddedilir. Ona ne itikat eder ne de teslim oluruz. Belki de buna inanmanın küfür olduğunu söyleriz. Lâkin son nefeste nasıl öleceğini bilmediğimiz belirli bir şahsı küfürle itham etmeyiz. Zira biz evvelinden sonuna kadar ehl-i hak (ehl-i sünnet vel cemaatın akîdesinden) sorumluyuz. Başka bir insanın akîdesinden değil!

Ey muhterem okuyucu, cahillerin hoş görmeyip de sûfilere karşı önyargılı davranmalarına ve onları şerîattan ayrılmakla şuçlamalarına sebep olan şu ibare ve misallere bak. Sûfilerin bu metinlerdeki muradını anlar, gayelerine vakıf olursan bu münkirlerin böyle davranmalarının sebebinin ya cehâletten ve acele hüküm vermeden ya da haset ve ön yargıdan kaynaklandığı ortaya çıkar.

1- İmam-ı Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) diyor ki: “O kavim (sûfiler)’den yapılan nakillerden biri: “Allah’ın huzuruna girdik. Allah’ın huzurundan çıktık.” Bunların huzurdan muradları, Allah ( azze ve celle )’a belli bir mekan tayin etmek değildir. Bazılarına göre bunda yüce Hakk’ın bir mekanda sabit kaldığı anlaşılır. Halbuki yüce Allah bundan yüksek, büyük ve münezzehtir. Ancak bunların huzurdan muradları bir kimsenin kendini huzuru ilâhide olduğunu yakînen bilmesidir. Bu durum devam ettiği müddetçe Allah’ın huzurunda demektir. Elbette bir insan yüce Allah’ı unutursa, kendisine perde gelip yüce Allah’ın huzurundan çıkmış demektir.”[20]

2Şeyhü’l Ekber Muhyiddin Arabî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Ben bir gün bazı arkadaşlarımla beraber iken şöyle bir şiir okudum:

“Ey beni görüp de, benim kendisini görmediğim kimse,

Ne zamana kadar ben onu göreceğim de, o beni görmeyecek” dedim.

Benimle beraber olan o arkadaş bu beyti işittiğinde dedi ki: Onun seni gördüğünü iyi bildiğin halde, “O beni görmüyor” sözünü nasıl söylüyorsun?

Ben de içten gelerek dedim ki:

“Ey benim günahkâr olduğumu gören,

Beni bu şekilde günah içerisinde görüp de cezamı vererek,

Muaheze etmeyen (hesaba çekmeyen),

Bana nice nice nimetler in’am ettiğini görüyorum,

Benim günahımdan dolayı kendisine sığındığımı görmeyen.”

(Yani günahımdan dolayı cezalandırmayan ve günahımdan dolayı kendisine tevbe edip, sığındığımı görmeyen manasına gelen şiirin mefhumu böyledir. Mütercim)[21]

3Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: Gazalî ( rahmetullâhi aleyh )’den nakledilen: “Varolan şeyden daha güzelinin olması münkün değildir.” sözünde Gazalî’nin muradı: Allah’ın varlık alemine çıkarttığı tüm mümkin olan şeyler (varlıklar) kadîm ilmindeki surete ve duruma göre olmuştur. Kadîm ilmi ise (diğer sıfatlar gibi) ziyadeliği kabul etmez. Yüce Allah Kur’an-ı Kerîm’de Taha Suresi 50. ayetinde:

“ Musa, bizim Rabb’imiz her şeye hilkatini veren (her şeyi yaratan) sonra da yolunu gösterendir.” buyurdu. Varolandan daha güzelinin olması ve Allah’ın onu bilmemesi doğru olsaydı Allah’ın işin başında cahil olduğu yani daha güzeli bilmediği manası ortaya çıkardı. Halbuki yüce Allah bundan sonra derece münezzehtir. Şeyh Muhyiddin-i Arabî ( rahmetullâhi aleyh ) de bu sözü te’vil ederken aynı manayı taşıyan sözler söylemiştir: “Hüccet-ül İslâm’ın kelamı gayet açıktır. Zira varlıkla ilgili kıdem ve hudûs olmak üzere iki rütbe vardır. Yüce Hakk’ın kıdem rütbesi, hâdisin ise hudûs rütbesi vardır. Yüce Allah, aklen ulaşılamayacak bir şekilde yarattıklarını yaratsa dahi yarattığı bu varlıklar hudûs rütbesinden kıdem rütbesine ebediyyen yükselemez.”[22]

4- Ebû Yezid ( rahmetullâhi aleyh )’in: “Biz denize daldık. Enbiya ise sahilinde durdu.” sözünü Muhammed Ebû’l Mevâhib eş-Şazelî ( rahmetullâhi aleyh ) te’vil ederek der ki: “Arifler evvela delil ile tevhid denizine daldılar. Bundan sonra da şuhûd ve ayan mertebesine vasıl olup yetiştiler. Enbiya (aleyhisselâm) ise ilk aşamada ayan sahilinde durdular. Ondan sonra da irfanla tâbiri mümkün olmayan mertebeye yetiştiler. Bu yönden Enbiya (aleyhisselâm) ’nın bidayetleri, ariflerin nihayetteki makamları oldu.[23]

5Ebû’l Hasan eş-Şazelî ( rahmetullâhi aleyh )’den nakil olan: “Velî bir rütbeye yetiştiğinde ondan teklif külfeti kalkar.” sözüne Ebû’l Mevâhib ( rahmetullâhi aleyh ) şöyle cevap verdi: “Velî, ilk önce yorgunluk külfeti bulur. Ne zaman ki vasıl olup yetişirse, bu külfetten dolayı rahatlık ve neşe bulur.” Bu durum Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın Bilal ( radıyallâhu anhu )’e şu kavlinde de böyledir: “Ey Bilal namazla bizi rahatlat!”[24] İşte tasavvuf erlerinin maksatları buydu.[25]

6Bazı sûfilerin (meded) kelimesini tekrar tekrar söylemelerinin şer’i te’vili Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan yardım istemeleri veya o kelime ile şeyhine hitap etmeleridir.

Sûfilere itiraz eden kimselerin delil ve hücceti ise Allah’tan başkasından yardım istememeleri, zira yardım isteği Allah’tan başkasından olmayıp ancak Allah’tan olur, demeleridir. Hatta Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “İstediğinde Allah’tan iste! Yardım dilediğinde, Allah’tan talep et!” buyurmuştur.[26] Sonra yüce Allah aziz Kitab’ında imdadın (yardım) kaynağının kendisi olduğunu açıklayarak, İsra Suresi 20. ayetinde:

“ Hepsine, onlara da, bunlara da (dünyayı isteyenlere de, ahireti isteyenlere de) Rabb’inin ihsanından (istediklerini) veririz. Rabb’inin ihsanı kısıtlanmış değildir.” buyurmuştur.

İtirazcılar, Saadet-ı Sûfiyye’nin hâlis tevhid ehli olduklarını bilmediler. Onlar, imanın tadını ve saf olan yakîni tattırmak için müridlerinin elinden tutarlar ve onları şirk şubelerinin tüm suret ve çeşitlerinden kurtarırlar.

“Meded” kelimesindeki muradın anlaşılması için deriz ki: Elbette bir mü’min için tüm hal ve durumlarında iki bakış açısının olması lazımdır: 1- Yüce Allah’a tevhidî bakış açısıdır. Çünkü sebeplerin müsebbibi tek O’dur. Kainattaki faili mutlak O’dur. Îcatta (yaratma) ve imdadta (yardım) tektir. Bir kula Allah’ın mahlukatından şanı ne kadar yüce hatta rütbesi nebi veya velî olsa da onu Allah’a ortak koşması caiz olmaz.

2- Yüce Allah’ın hikmeti ile sabit kıldığı sebeplere bakıştır. Çünkü yüce Allah herşeye bir sebep kılmıştır.

Mü’min uygun olan sebeplere sarılacak ancak asıl müsebbibi görmeyip de sebebin tesirine itikat etmeyecek. Bir kul, Allah’ı bırakır da yalnız sebebin tesirine itikat ederse muhakkak ki o, yüce Allah’a ortak koşmuş olur. Zira tek olan bir ilâha birçok ilâhı ortak koşmuş olur. Ne zaman ki müsebbibe bakar da sebeplere yapışmayı ihmal ederse Allah’ın sünnetine muhalefet etmiş olur. Çünkü yüce Allah herşey için bir sebep kılmıştır. Kâmil olan her iki görüşle beraber bakmaktır. Biz müsebbibe bakar, sebebi de ihmal etmeyiz. Bu düşünceyi izah etmek için bazı misaller vereceğiz:

Muhakkak yüce Allah yalnız başına bütün beşerî kendisi yaratmıştır. Bununla beraber onların yaratılması için bayağı bir sebep kılmıştır. O da iki çiftin birleşerek anne rahminde ceninin meydana gelmesi ve en güzel bir şekilde doğmasıdır.

Yine böylece muhakkak ki öldüren sadece yüce Allah’tır. Ancak ölüme, ölüm meleğini sebep kılmıştır. Ölüm için müsebbibe (sebep olana) baktığımızda yüce Allah’ın Zümer Suresi 42. ayetinde:

“ Nefisleri (ancak) Allah vefat ettirir.” buyurduğunu söyleriz.

Falanı ölüm meleği vefat ettirmiş dediğimizde, yüce Allah’a şirk (ortak) koşmuş olmayız. Zira biz sebebi mülâhaza ediyoruz. Yüce Allah’ın şu kavlinde Secde Suresi 11. ayetinde:

“ De ki müvekkel (vekil kılınmış) olan Melek-ül Mevt (ölüm meleği) sizin canınızı alacak sonra da döndürülüp Rabb’inize götürüleceksiniz.” buyurmaktadır.

Yine rezzak (rızık veren) sadece yüce Allah’tır. Lâkin O, rızık için ticaret ve ziraat gibi bayağı sebepler koymuştur. Müsebbibi (sebep olanı) tevhid sahasında araştırdığımız zaman, Zariyat Suresi 58. ayetinde:

“Şüphe yok ki Allah rezzak (rızık veren), kuvvet sahibi, metin olandır.” buyurulduğunu anlar ve idrak ederiz. Sebebi araştırdığımızda ise falan adam kendi kazancından rızıklanıyor, dememizle Allah’a şirk koşmuş olmayız. Çünkü bu hususta Resulullah Efendimiz ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Hiçbir kimse kendi elinin çalışmasını yemekten daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir.” buyurur.[27] Muhakkak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) durumu izah ve kemâli beyan için şu hadisinde yukarıda geçen iki bakış açısını birleştirmiştir: “Allah veriyor, ben taksim ediyorum…” kavlinde olduğu gibi.[28]

-Nimet vermedeki nisbette de durum böyledir. Yüce Allah tevhitten bahsederken, Nahl Suresinin 53. ayetinde şöyle buyurdu:

“ Hem sizde nimet namına her ne varsa hep Allah’tandır.” buyurmaktadır. Zira hakiki in’am eden yalnız O’dur. Müsebbible sebebin arasındaki mülâhazayı birleştirmeyi yüce Allah Ahzab Suresi 37.ayetinde belirtmiştir:

“ Sen hatırla o vakit ki o kendine hem Allah’ın in’am (ihsan) ettiği hem de senin in’am ettiğin kimseye!...” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Allah’tan alıp kula vermesinde şirk koşmuş değildir. Ancak şu var ki nimet, Zeyd b. Harise ( radıyallâhu anhu )’ye Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) sebebi ile sevkedilmiştir. Zira onun eli üzere müslüman olmuş, onun fazlı üzerine azat edilmiş ve onun (isteği) ile evlenmiştir.

Yardım istemeye nisbet etmek de böyledir. Müsebbibe baktığımızda: “Eğer yardım istersen Allah’tan iste!” deriz. Sebebe baktığımızda ise Mâide Suresi 2.ayetinde:

“İyilik ve takva üzerine yardımlaşın.” buyurulmuştur, deriz. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Bir kul, din kardeşinin yardımında olduğu müddetçe, Allah da o kulun yardımında olur.” buyurmuştur.[29] Ne zaman ki bir mü’min din kardeşine: “Şu eşyayı götürmede bana yardım et!“ derse o kimse Allah’tan başkasından yardım istediğinden dolayı şirk koşmuş olmaz. Zira mü’min iki görüşle bakar, müsebbible beraber sebebi de görür. Mü’minlere Allah’tan başkasından yardım istiyor diye itham eden kimse sapık olup diğerlerini de sapıtır.

Hidayete nisbetle de durum aynıdır. Müsebbibe nazar ettiğimizde, muhakkak ki hidayet edenin yalnız Allah olduğunu görürüz. Bunun için yüce Allah Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a hitabla, Kasas Suresi 56. ayetinde:

“ Habibim,

sen

istediğine

(sevdiğine)

hidayet

edemezsin.” buyurmuştur. Sebebini incelediğimizde ise Şûra Suresi 52. ayetinde yüce Allah’ın, Resulüne ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) şöyle buyurduğunu görürüz: “ Habibim sen elbette doğru yola hidayet edersin.” Bu ayetteki mana, Allah’ın hidayet dilediğinin hidayetine sebep olursun demektir.

Arif ve mürşid olan âlimler halkın hidayetinde ve Allah’a delalet edip yol göstermelerinde, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın vârisidirler. Ne zaman ki bir mürid şeyhinden irşad olmayı isterse Allah’ın emrettiği hidayet sebeplerinden birini almış ve onu hidayete sebep gösteren imamları rehber edinmiş olur. Bu hususta yüce Allah Kur’an-ı Kerîm’in Secde Suresi 24. ayetinde:

“Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik.” buyurmuştur.

Müridin vuslatı ruhî bir vuslattır. Mesafelerin uzaklığı ve maddî engeller ruh ile Allah arasını ayıramaz. Duvarlar ve mesafeler esîr seslerini (havada dolaşan ses dalgalarını) engelleyemiyor. Nasıl olur da hür ruhların Rabb’iyle arasına engel koyar. Bunun için dediler ki: “Şeyh, yakınlığı sana nasıl fayda veriyorsa uzaklığı da o şekilde fayda veren kimsedir. Evet şeyh müridin hidayetine sebep olur. Zira mürid şeyhine takılır ve ondan medet isterse yüce Allah’a şirk koşmuş olmaz. Çünkü burada geçen konuda açıkladığımız gibi Allah’ın hakiki hidayete erdirici ve yardım edici olduğuna inanarak sebebe dikkatleri çekiyoruz.” Muhakkak ki bir şeyh, yüce Allah’ın, halkın hidayeti, onların kalbi ikramlarına yardım ve şer’i şerife yönelmeleri için ikame ettiği sebeplerden başka bir şey değildir. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) böyle meşayihin doğduğu ve güç aldığı coşkun bir denizdir.

Biz şeyh ile mürid arasındaki ruhî bağın olduğunu kabul ettiğimiz zaman, buna terettüp eden mededin (yardım dilemenin) kaim olduğuna teslim olup kabul ederiz. Zira yüce Allah dünya ve ahiret işlerinde bazı kimseleri, bazı kimseler sebebi ile rızıklandırır. Bundan sonra muhterem okuyucuya bu kavmin kelamları ile verilen misallerin iktifa etmesi umulur. Zira bu açık olan nakiller onların ibarelerindendir. Ta ki okuyucu onlardan bazı muhtemel ve şüphe verici kelamları gördüğünde, onlara hüsn-ü zan edip kelamlarının te’vilinin yolunu araya! Çünkü verilen misaller açıklıyor ki yüce Allah’ın kelamında, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın sünnetinde, fukaha, muhaddisler, usûlcüler, nahivciler ve diğer (insaflı olan kişilerin) sûfilerin de kelamlarını te’vil etmek gerektiğini bilmeleri lazımdır. Bunun için İmam-ı Nevevî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Her akıllı olan kimsenin üzerine yüce Allah’ın evliyasına su-i zan etmesi haram olur. Hem de onların derecelerine yetişemediği müddetçe, onların sözlerini ve fiillerini te’vil etmek ona vâcib olur. Bundan ancak tevfikten nasibi az olanlar aciz olur. (Yüce Allah tevfik ve hidayetinden ayırmaya! Amin)[30]

Dipnotlar

  1. Buhari Sahihinde Kitab-ul Ebvab-üt Teheccüt’te Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den, Müslim ise Kitab-u Zikir ved Dua bâbında tahriç etmişlerdir.
  2. Tasavvuf-ul İslâmî vel İmam-u Şa’rânî, Taha Abdülbakî Sürur’un eseri s.105’de
  3. Müslim Sahihinde Kitab-ul Birr Vessıla’da Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti. Hadisin evveli: “Sizden biri, bir din kardeşi ile mükatele (kavga) ederse, yüze vurmaktan sakınsın”
  4. Bu hadis uzun bir hadisin fıkrasıdır. Lafzı ise şöyledir. Saad İbn-i Hişam, Hz. Aişe’ye dedi ki: “Ey mü’minlerin annesi, bana Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’ın ahlâkından haber ver.” O da: “Sen Kur’an okumuyor musun?” dedi. Bende: “Evet okuyorum” dedim. Hz. Aişe dedi ki: “Allah’ın Nebisi’nin ahlâkı Kur’an idi.” Hadisi Müslim Sahihinde Kitabu Salat-ul Misafirin ve Kasruha, Bâb-u Camii Salatu’l Leyl’de rivayet etti.
  5. İbn-i Hacer el-Heysemî’nin Fetavayı Hadisiyyesi s.214’de
  6. Müslim Sahihinde Kitab-ul Birr ve’s Sıla bahsinde Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den tahriç etmiştir.
  7. Allâme Münavî’nin Camiu’s Sağir şerhi Feyzü’l Kadir c.2 s.313’de
  8. Şa’rânî’nin El-Yevakıt-u Vel Cevahir isimli eseri, c.1 s.22’de
  9. Şa’rânî’nin El-Yevakıt-u Vel Cevahir isimli eseri c.1 s.22’de
  10. Sahihi Buhari Kitab-ul İlim’de
  11. İmam Ayni Ümdet-ül Kari, Şerhu Sahih-il Buhari c.2 s.204-205’de
  12. Buhari Kitab-ul İlme Talikan, bâbu “Men hassa kavmen dune aherin” Ali (radıyallâhu anhu)’den rivayet etmiştir.
  13. Deylemi zayıf bir senedle İbn-i Abbas (radıyallâhu anhuma)’dan rivayet etti. Kavaid-ut Tasavvuf Şeyh Ahmed Zerrûk s.7.
  14. Şa’rânî’nin El-Yevakit-u Vel Cevahir isimli eseri s.19’da
  15. İbn-i Âbidin’in Hâşiyesi, c.3 s.303
  16. İbn-i Hacer el- Heysemî (rahmetullâhi aleyh)’nin El-Fetavayı Hadisiyye’si s.216’da
  17. Taha Abdülbaki Sürur (rahmetullâhi aleyh)’in Et-Tasavvuf-ül İslâmi vel İmam-ı Şa’rânî s.104-105’de
  18. Abdülkerim-ül Ceylî’nin El-İnsan-ül Kâmil isimli eseri s.5’de. Uyarı: Okuyucu bu kitabı okumaktan sakınsın. Zira içine ehli sünnet akîdesine ters düşen, tevili kabul etmeyen desise ve hileler sokuşturulmuştur. Halbuki o zat kitabını Kitap ve sünnetle telif etmiştir. Bu husus müellifin kitabının mukaddemesinde ifade ettiği gibidir. Biz de o kitaba birçok desise ve hile sokulduğunu teyit ediyoruz.
  19. Şa’rânî’nin Letaif-ül Minen vel Ahlâk isimli eseri c.2 s.149’da
  20. Şa’rânî’nin Letaif-ül Minen vel Ahlâk eseri c.2 s.127’da
  21. Şeyh Mustafa Medenî’nin Raiye kitabının kenarında en-Nüsret-ün Nebeviyye s.82’de
  22. Şa’rânî’nin Letaif-ül Minen vel Ahlâk isimli eseri c.1 s.126’da
  23. Kavanin-ü Hikem-ül İşrak ila Kâ’ffet-üs Sûfiyye min Cemi-il Afak Kanun-ul Vilayet-ül Hassa s.58’de
  24. İmam-ı Ahmed Müsned’inde, Ebû Davud Kitab-ul Edeb’te, Salatul Ateme bâbında rivayet ettiler.
  25. Kavanin-ü Hikem-ül İşrak ila Kâ’ffet-üs Sûfiyye min Cemi-il Afak Kanun-ul Vilayet-ül Hassa s.59
  26. Bu hadis-i şerifi Tirmizi Kitab-u Sıfat-u Kıyame’de Abdullah b. Abbas (radıyallâhu anhuma)’den rivayet etti ve hadisi hasen, sahih dedi.
  27. Buhari Sahihinde Kitab-ul Buyu’da bâb-u Kesb-ir Reculi ve Amelihi bi Yedihi’de Mikdam (radıyallâhu anhu)’dan rivayet etmiştir.
  28. Buhari Sahihinde Kitab-ul İlim’de Bâb-u Menyuridullahu bihi Hayran’da, Muaviye (radıyallâhu anhu)’den tahriç etti.
  29. Müslim Kitab-uz Zikir’de bâb-ul Fazl-ul İçtima Ala Tilavet-il Kur’an’da Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den tahriç etmiştir.
  30. El Yevakit-u vel Cevahir, c.1 s.11’de