edeb içerisinde alıp vermeye riâyet etmektir. Bütün bunlar bize göre velilerin, içine hile ve istidrâc karışmayan mânevi kerâmetleridir. (Fütühât, II, 363; Esfâr, 97) Hatta bunlar, ahde vefa göstermesinin, niyetindeki doğruluğun, talebi yerine gelmese veya istemediği bir şeyle karşılaşsa bile kazâya rızâ ile karşılık vermesinin delilidir. Bu tür kerâmetlerde sana, ancak mukarreb melekler ile seçkin ve hayırlı ehlullah eşlik edebilir (bu kerâmet herkese vergi değildir). (Fütühât, TI, 363
kerâmet/kerâmât 539
Makam-ı hârk-ı âde makamı çok çeşitli şekillerde olur: Nefs güçlerinden olan husüslar bunlardandır. Kâinâtta bulunan cisimler ve nefsin kuvvetleri birbirine te'sir eder. Böylece Yüce Allah orada hârikulâde durumu tahakkuk ettirir. Bu bazen tabiatın bilinen maharetinden olur; bazen de harflerin doğum burçlarına göre dizilmesiyle olur ki, bu rasatçılara aittir
Bazen zikreden kişinin isimleri telaffuz etmesiyle olur. Gökcisimleri ve benzerleri gibi. Bu konu âlimlerce bilinir. Sonunda o isimlerden, o isimdeki fiil, işin bizzât a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a değil de onu gören kimsenin nazarında hârikulâde olarak ortaya çıkar. Bazen ise fiilin bizzât kendisinde bu ismin gücüne göre olur. Bütün bunlar Allah'ın yaratmasıyla kulun gücü dâhilindedir. Sonra ilâhi yöne tahsis edilmiş olan (kulun gücü ötesinde bulunan) hârikulâdeler gelir
Bunun çeşitli mertebeleri vardır, mücize bunlardandır. Bunun şartları vardır, bilinen birtakım sıfatları vardır. Âyet de bunlardandır. Bu, mücize değildir. Bunlar arasında kerâmet, müeyyed, tenbih edici, cezâ için olanı, hile için veya müstedrec olanı vardır. Ehlullaha göre, var olmalarıyla beraber bunların her birinin alâmetleri vardır. Birinci topluluğun (âlimlerin) aksine, bunların (ehlullahın) bu alâmetlerdan herhangi biri hakkında bilgisi olmamakla birlikte, onlar kendilerinden sâdır olan ilim üzeredir. Bu ikinci sınıfta da (ehlullahta da) Allah'a izâfe edilebileceği hiçbir fiil yoktur ki, mücize ve âyet dışında , (ilâhi) inâyetin müdâhalesiyle zuhür a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a veya etmediği a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihtimal/" ihtimâli /a taşımasın. Bunlar mücize ve âyet), inâyetten dolayı zuhür etmişlerdir. Bunların (tasdiki için) haber verene ve bunlara destek olana sadakat şartı vardır. Bu ikisinin dışında kalanlar zikrettiğimiz gibi, ihtimâl şübhesi taşırlar
Neyse biz yolumuzun gerektirdiği noktaya dönelim. Evliyâdaki âdeti kaldırma (hârikulâde işler yapma) hâdisesi, ancak kendi nefsindeki âdetleri kaldıran kişinin, nefsinin hakikatinin kendisini getirdiği noktadan nefsini çıkarması yoluyla mümkün olur. Bu da mübâhlar, şeytanın kendisine süsleyerek getirdiği vâcibi terk etme ya da kendisine mahzurlu olabilecek diğer şeyler konusunda nefsi üzerinde tasarrufta bulunmasıdır. Her kim nefsindeki bu âdetleri ortadan kaldırırsa, Allah da onun için kâinâttaki âdetleri kaldırır. Böylece karşısındakinin içinden geçirdiğini söylemek, havada yürümek ve bunun gibi hârikulâde işler kendisinden sâdır olur. (Fütühât, TI, 365-366
İnsanlar, bir peygamberin mücizesinin veli için tahakkuk edip etmeyeceği konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Üstad Ebü İshâk İsferâyini hariç, cumhur âlimler bunun câiz olduğunu söylemişlerdir. O ise, bunun mümkün olamayacağı görüşündedir. Bize göre de öyledir
Ancak biz bunun bir şartla olabileceği görüşündeyiz, o da şudur: Veli bunu kerâmet cihetiyle değil de, peygamberi tasdik etmek üzere yapmalıdır. O takdirde kerâmet/kerâmât
bize göre bu tür kerâmet vuku bulur, buna a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhid /a de olmuşuzdur. Dediğimiz gibi peygamber için mücize olan şey, veli üzerinde kerâmet olarak zuhür eder. Üstâd (İsferâyini) buna dikkat etseydi inkâr etmezdi ve bunun olabileceğini söyleyebilirdi. Çünkü bu, mücize sınıfının haricinde değildir. Ancak görüş ayrılığına konu olan mücize, velinin kerâmeti olarak zuhür edip etmeyeceği mânâsında velinin kerâmeti olan mücize (daha önce bir peygamber elinde vâki olmuş bulunan ve muhâtabını âciz bırakan hârikulâde hâdise) değildir. Ancak bunu câiz görenler, velinin üzerinde zuhür eden hârikulâdeliğin, peygamberin elinde mücize adı verilen şekilde zuhüra gelmemesi kaydını koymuşlar ve velinin bununla velâyeti üzerine meydan okuması hâlinde Allah'ın o hârikulâdeliği yaratabileceğini câiz görmüşlerdir. Yalancı, yalancı olduğu bir konuda kerâmetle meydan okusa, yalancı olduğunda samimidir. O zaman Allah'ın, onun yalancılığında samimi olduğuna dâir bir hârikulâdelik (istediğinin tersine gelişen bir hârikulâde hâdise, yani ihânet) yaratması câizdir. Böylece aralarındaki fark ortaya çıkar. (Fütühât, II, 366
Ervâh-ı şeytâniyye a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/seytan/" şeytâni /a rühlar), Fütühât adlı eserin müellifinin bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kitabi/" kitâbı /a kendisine getirdiklerini iddiâ ettiği rühtur. Bunun için kitâbında buna benzer pek çok şeyler zikretmektedir. Meselâ, yalnızken kendisine istediği yemeği getirdiklerini, istediği şeyi temin ettiklerini vs. Bu tür şeyler aslında cin ve şeytanlarla irtibâttan meydana gelir. İnsanlar da bunları kerâmât-ı evliyâ (velilerin kerâmetleri) zannederler. Bunlar da şeytâni hâllerden başka bir şey değildir. Ben bu gibi pek çok kimseler biliyorum. Havada uçarak uzaklara gidip geri dönenler, çalınan malı bulanlar -hâlbuki onu şeytan çalıp kendisine getirir-, şeytanların insanlardan onları elde etmelerini sağlayarak hırsızlıklara yönlendirdikleri ya da hırsızlığa yönlendirdiklerinde ona verdiklerini vermesi için rehberlik ettikleri kişiler ve buna benzer şeyler. (Furkân, 87
Kerâmât-ı evliyâ (velilerin kerâmetleri), ancak Resülullah Efendimiz'e tâbi olmanın bereketiyle meydana gelir. Kerâmetler a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gercekte/" gerçekte /a , Resülullah Efendimiz'in mücizeleri dahilindedir. Meselâ ayın yarılması, avucundaki taşların tesbih etmesi, ağacın yerinden kalkarak ona gelmesi, hurma kütüğünün ona olan iştiyakından inlemesi, Mirâc gecesinden sonra, Beyt-i Makdis'i vasıflarıyla anlatması, Aziz Kitâb'ı getirmesi, defalarca tekrarlanan yiyecek ve içeceğin fazlalaşması; Ümmü Süleym'in meşhur hadisinde anlatılan Hendek savaşında askerlerin bir tencere yemekten -hiçbir eksilme olmadan- doyması, Hayber savaşında askerlerin bir su tulumuyla -hiçbir eksilme olmadan- suya kanmaları, Tebük savaşında az bir yiyecekten -hiçbir eksilme olmadan- askerlerin kaplarını doldurması. (Furkân, 124
Kerâmetler, kişinin ihtiyacına göre olur. Şayet imânı zayıf veya muhtaç ise imânını güçlendirecek veya ihtiyacını giderecek kadar ona kerâmet verilir. Allah'ın velâyeti konusunda en kâmil olan velilerin buna ihtiyacı olmaz. Dolayısıyla velâyeti eksik olduğundan değil, derecesinin yüksek olduğu ve ona ihtiyacı olmadığı için bu tür kerâmetler verilmez. Bu yüzden bu işler sahabeden çok tabiinde meykerâmet/kerâmât dana gelmiştir. Ancak halkı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hidayet/" hidâyete /a erdirmek ve ihtiyaçlarını gidermek için elinden hârikulâde (olağan dışı) işler meydana gelenler böyle değildir. Onlar en yüksek derecede olanlardır. Şeytâni hâller ise bunun aksinedir. (Furkân, 132
Kerâmâtı evliyâ (velilerin kerâmetleri) ile, ona kısmen benzeyen kerâmet
