eder; riyâkâr ise kırk sene olduğu gibi sâbit kalır. Ben bu sözün mânâsı hakkında şöyle derim: Sâdık, nasıl ise o şekilde Hakk'la birlikte döner. Bir işte şer'an bir fazilet gördüğünde kendi âdetine muhâlif olsa bile onunla amel eder. Dinde ondan daha önemli bir şey söz konusu olsa da, ikisini birden yapması da mümkün olmasa, en faziletli olana yönelir. Hep bu şekilde yapar, devam eder. Bazen bir günde yüz veya bin ya da ulaştığı mârifet ve lütuflara göre daha çok hâl üzere olur
Riyâkâra gelince o yalnızca bir hâl üzeredir. Dinin bazı hâllerde tercih a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a mühim bir iş söz konusu olsa o işi yerine getirmez; bulunduğu hâli korumaya çalışır. Çünkü o ibâdetinde riyâkârdır, kendini mahlüka arzeder (yaptığını Allah için değil, insanların takdir etmesi için yapar). Değişmekten ve (dünyâlık şeyleriri) sevgisini kaybetmekten korkar ve onları muhâfaza etmeye çalışır. Sâdık ise ibâdetiyle Allah'ın rızâsını ister. Dinin tercih ettiği şeyi o da tercih eder. Kendini mahlüka arzetmez. (Bustân, 26
Sıdk, bir şeyin hakikatine dâir isimdir. Onun ilk inceliği niyet sıdkıdır. İkincisi hayatı sadece Hakk için istemektir. Üçüncüsü ise mârifetteki sadakat husüsundaki sıdktır (doğru bilgiyi aramak ve yaşamaktır). (Ravza, 484
Sıdk, gizli ve açık her yerde Hakk'ın rızâsına muvâfakat etmektir. (Câmi', 54
Sıdk üç kısımdır: Avâmın sıdkı sözlerde, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a sıdkı fiillerde, ehâss-ı havâssın sıdkı ise hâllerde olur. (Câmi’, 61
Sıdk, lugatte kizbin (yalanın) zıddıdır. Hakikat ehlinin ıstılâhında ise tehlike ânında bile hakkı söylemektir. Sıdk, sözün ve özün bir olmasıdır denilmiştir. Yine Sıdk, vefâ ve sefâdır İsaf olmaktır) denilmiştir
Cüneyd şöyle der: Sıdk, seni sadece yalanın kurtaracağı yerde doğruyu söylemektir.
Ebü Ali Dekkak şöyle der: Halka olduğun gibi görünmen veya onlara göründüğün gibi olmandır.
Şöyle de denilmiştir: Sâdık, insanların ameline muttali olmasını istemez.
Sâdık, kendisini ölüme hazırlar; keşf a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a olsa bile sırrından utanmaz (iç dünyâsında utanmasını gerektirecek hiçbir şeyi olmaz). Allah sıdkı medhetmiş ve emretmiştir. (Câmi’, 244
Sıdkın aslı, velâyet yolunda maksadı tashih eden (düzelten) sıdkdır. Onun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bidayattaki/" bidâyâttaki /a süreti (başlangıçtaki şekli) söz ve fiillerde sıdkdır. Ebvâbdaki (girişteki) süreti niyet ve sebeblerdeki sıdktır. Muâmelâttaki süreti riâyet Juyma, muvâfakat etme) yoluyla a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/murakabe/" murâkabede /a ve ikisi arasında bulunan kalbi amellerdeki sıdktır
Usüldeki (asıllardaki) yüksek mertebesi iyiliklerde ileri gitmek ve ruhsatlara iltifât etmemektir. Edviyedeki (devâlardaki) süreti a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/firaset/" firâset /a ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/himmet/" himmetin /a yüceliğinde sıdk sıdkdır. Ahvâlde (hâllerde) ilmin değil, hâlin hükmünün geçerli olmasıdır
Velâyâtta (velilik makamlarında) vaktin maddi kirlerden arındırılması ve hükümlerin gerektirdiği yokluk a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/durumlarin/" durumlarına /a dönmektir. Hakaikteki (hakikatlerdeki) süreti mukaddesin nüruyla yok olma husüsundaki sıdktır. Nihâyâttaki fen son makamlardaki) süreti ise Hakk'ın Zât'ında izlerinin silinip yok olması husüsundaki sıdktır. (Câmi', 284
Sıdk, Cevheri'nin Sıhâh adlı lugatinde belirttiğine göre, lugatte bir şeyi olduğu gibi haber vermek mânâsına gelir, zıddı kizbdir (yalandır). Dini mânâda sıdk; niyet, söz ve fiillerdeki sıdkı da içine alır
Ebud-Kasım Kuşeyri şöyle der: Sıdkın en aşağı derecesi içle dışın bir olmasıdır. Sâdık, sözlerinde doğruluk bulunan kişi demektir. Sıddik ise tüm söz, fiil ve hâllerinde doğru olan insan demektir. Sıdk nübüvvetten hemen sonra gelir Görüldüğü gibi ârifler sıddikiyetin derecesini belirtip onun üstünde sadece nübüvvet makamının olduğunu ifade etinişlerdir
Sıdk, tehlike anlarında bile hakkı söylemektir denilmiştir. Cüneyd şöyle der: Sıdkın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a , seni ancak yalanın kurtaracağı yerde bile doğruyu söylemendir.
Ebü Ali Dekkak şöyle der: Sıdk, halka olduğun gibi görünmen veya onlara göründüğün gibi olmandır.
İbrâhim Havâss şöyle der: Sâdık o kimsedir ki, onu sadece bir farzı edâ ederken veya bir faziletli ameli yaparken görürsün.
Abdülvâhid Zeyd şöyle der: Sıdk, Allah'a amelle vefâ göstermektir.
Sehl de şöyle der: Kendi nefsini ve başkasının nefsini süsleyen kimse sıdkın kokusunu alamaz.
Yusuf Esbât şöyle demiştir: Gecenin sesizliğinde Allah'a sıdk ile davranmam, bana Allah yolunda kılıcımla savaşmaktan daha sevimlidir.
Muhâsibi de şöyle der: Sâdık o kimsedir ki, halk nezdindeki itibârının tamamı insanların gönlünden çıksa -kalbi tam mânâsıyla a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/salah/" salâh /a bulduğu için- buna hiç aldırmaz; miskaller ağırlığınca güzel ameli bulunsa insanların bunu bilmesini arzu etmez; kötü amelinin halk tarafından bilinmesinden hoşnutsuzluk duymaz. Çünkü bundan hoşnutsuzluk duymak, halk arasında itibârının artmasını arzu etmekte olduğunun delilidir. Bu ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/siddik/" sıddikların /a ahlâkından değildir.
Zünnün şöyle demiştir: Sıdk, Allah'ın, bir şeyin üzerine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a kesmek için koyduğu kılıcıdır.
Feth-i Mevsili'ye sıdkın ne olduğu sorulunca, elini demircinin körüğüne soktu, kızgın demiri çıkardı ve onu avucuna alıp işte sıdk budur dedi
Bir başkası da Sâdık sözünün esiri a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimsedir /a demiştir. (Nebhâni, II, 62
sıdk-ı nür ( , gali Öd ) Sıdk-ı nür (nürun sadakati), sonrasında a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/istitar/" istitâr /a (perdelenine hâli) bulunmayan keşftir. Bu keşf, ardından yağmur yağan şimşeğe benzer. Yağarsa sâdık, yağmazsa a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kazib/" kâzib /a (yalancı) olarak isimlendirilir. Peşpeşe tecelli ve istitâra mârüz kalan sâlikin hâline şübhe ârız olur, ama keşf, bununla cem makamına ulaşınca sıdk-ı nür adını alır. Çünkü artık ondan sonra istitâr ve ihtifâ (gizlenme) söz konusu değildir. (Kâşânî, 140; Câmi’, 88
(Ayrıca bk. keşf/küşüfât; a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tecelli-istitar/" tecelli-istitâr /a
sıfat/sıfât (sıfâtullah) Hz. Peygamber'in sıfatlarının mânâsı, O'nun zâhiri; sırrının mânâsı ise O'nun bâtınıdır. (Luma , 161
Sıfat mevsuftan ayrılmayan şeydir. Ancak onun mevsuf olduğu da, mevsüfundan başka bir şey olduğu da söylenemez. (Luma , 427
Sıfat, nât kabül etmeyen şeydir. Çünkü o, kendi zâtıyla kaim değildir. (Hücvîrî, 468
Sıfat, mahalline ihtiyaç duyan, fakat zâtıyla vâcib olmayan şeydir. Vâcibü'lvücüd, sıfatların mahalli değildir. Zât'ında ona ait sıfatların bulunması câiz değildir. Çünkü şey, kendi zâtının te'siri altında kalmaz. (Heyâkil, 59
Sıfat, alim isminde olduğu gibi mânâyı taleb eden şeydir. (Istıldh, 540
Zuhürda sıfattan sonra sadece zât vardır. O da bu itibârla ismin en yüksek mertebesidir. (İnsân, I, 5
Sıfat, seni mevsüfa ulaştırır. Bu, şu demektir: Sen kendinden başkasının sıfatlarıyla sıfatlanamazsın ve keyfiyeti hakkında herhangi bir bilgiye, sende bulunan kendi anlayışınla, vehminde toplayarak, fikrinde açıklayarak, aklınla ona yaklaşmaya çalışarak ulaşamazsın. Vasfedilen şeyin aynısının sen olduğunu bil
