dostluğa sımsıkı sarılmaktır
Üçüncü derecesi ise, zikr-i hakikidir. Bu da, yalnızca Hakk'ın zikrini müşâhede etmek, kendi zikrini görmekten kurtulmak ve (böylece) zâkirin zikirle beraber kaldığı düşüncesinin bir iftirâdan ibâret olduğunu anlamasıdır. (Menâzil, 26
Karşılaştığın her sevimli ve sevimsiz şey ya şu anda mevcüd olan, ya geçmişte meydana gelmiş olan yahut da gelecekte olacak ya da bekleninekte olan şeydir. Hatırına geçmişte mevcüd olan bir şey gelirse buna zikir ve tezekkür denir... (İhyâ', IV, 174
Namazda dört rükün ve altı ezkâr (zikir) vardır. Dört rükün şunlardır: Kıyâm (ayakta durma), kuüd (oturma), rükü ve sücüd. Altı zikir de şunlardır: Tilâvet, tesbih, hamd, istiğfar, duâ ve bir de Hz. Peygamber'e a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/salat/" salât /a selâm getirmek. ((Avârif, 181
Zikir, zikr-i Zât'a (ilâhi Zât'ın zikrine) dönüşür. Bu zikir, müşâhede, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mukasefe-ve/" mükâşefe ve /a ayan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/beyan/" beyân /a görme ile yapılan zikirdir. İlâhi Zât'ın zikrinden maksad da zikir nürunun kalbe bir cevher hâlinde yerleşmesidir. a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halvet/" Halvetten /a elde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a beklenen asıl maksad budur
Bazen bu hâl, halvette a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelime /a -i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a zikri olmadan Kur'ân tilâvetiyle de hâsıl olabilir. Eğer mürid çokça Kur'ân okur ve kalbini diliyle söylediğine uygun hâle getirmeye çalışırsa, ilâhi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelam/" kelâm /a dil üzerinden akarak nefsin itirâzlarını engeller ve mürid kolaylıkla Kur'ân okuyup namaz kılmaya başlar. Tilâvet ve namazdaki bu kolaylık gönlü nürlandırır. İlâhi kelâmın nüru cevher olarak kalbe yerleştiğinden, Kur'ân tilâveti İlâhi Zât'ın zikri yerine geçer. Hakk'ın kelâm sıfatının azametini müşâhede ile ilâhi kelâının nüru kalbde toplanır. Bu tür ilâhi mevhibeler olmadan kula ilm-i ledünn kapıları açılmaz. Kul, Kur'ân tilâveti ve zikir sayesinde bu mertebeyi elde edip bâtınını tasfiye edince üns duygusunun kemâlinden ve zikrin tatlılığından gaybet hâline geçer. Onun zikir esnâsındaki gaybeti, uyuyanın hâline benzer. Uyuyan kimseye hakikatler nasıl a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayal/" hayâl /a şeklinde keşf olunursa, gaybet hâlinde 1262 zikr
olan müride de gerçekler önce hayâl görüntüsüyle tecelli etmeye başlar
Melâmetiyye usulüne göre zikir dört kısımdır: Dil, kalb, sır ve rüh ile yapılan zikir. Rühla zikir gerçekleştiğinde sır, kalb ve dil susar, zikretmez. Bu, müşâhede zikridir. Sır ile zikir gerçekleştiği zaman kalb zikretmez. Bu, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybet /a zikridir. Kalb zikretmeye başladığında dil susar. Bu Allah'ın nimet ve lütuflarının ifâdesi olan zikirdir. Kalb zikirden gafil olunca dil zikre yönelir. Bu da âdet zikridir
ne zaman zikretsem zikrettiğimi
zikrim perdeliyor O'nu gözümden
kelimelerin zikri
ta kendisidir zikrin
zikrederiz O'nu biz müşâhede ederken
ilâhi bir sıfat olsa da zikir
türlü türlü şekle girmeseydi gözlerde eğer
zikredilebilir miydi O
iki hâlden biriyle
gönül ülkesinin tek sâkinidir O çünkü
gösterdim devirlerin sürekli değiştiğini
güçlük içindeki tabiatlarla yaratılmış
yeni devirlerin
Zikir (hatırlama, anmaj, ilâhi bir sıfattır... (Bu sıfat,) nefsi (kişisel, kendi içinde) ya da melei (ictimâi, belli bir topluluk içinde) biçimde tezâhür edebilir. (Nefsi tezâhür) Hakk'ta, (melei tezâhür de) halk içinde olur. Allah Teâlâ Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim buyurmuştur. Böylece O'nun bizi zikretmesini, bizim onu zikretmemize bağlamıştır. Ve yine Allah şöyle buyurmuştur: Kul kendi kendine beni zikrettiği zaman, ben de kendi kendime onu zikrederim. Beni bir toplulukta zikrederse, ben onu daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim. (Buhâri, Tevhid, 15; Müslim, Tevbe, 1) Demek ki, zikir zikri, zikir hâli de zikir hâlini getirir. Hatırlama, karşı tarafın da hatırlamasını doğurur
Burada zikirden kasd edilen, sadece O'nun adını anmak değil, canlı bir varlığın O'nu övmesi ve hamdetmesidir. Çünkü fayda, senin ya da O'nun hakkında değil, ayn'a delâlet etmesi bakımından, ismin zikredilmesiyle ortadan kalkar. Burada ismin zikredilmesinin amacı ne sensin, ne de O'dur. Amaç zikredilenin kendisidir, zikr/ezkâr 1263 ismin neyi kasd a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiğidir /a . Ehlullahın, Allah Allah lafzını Allah'ın sıfatı olan diğer zikirlere, Hü lafzını sıfat vasfı olan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kara/" ezkâra /a tercih ettiğini ve bunda faydalar bulduklarını söyleyecek olursan, ben de onların doğru yaptıklarını söyler ve derim ki: Ancak onlar, Allah Allah' zikriyle aslın kendisini kasd etmezler. Onlar, bu lafzatullahla veya Hü' zamiriyle, âlemleri kuşatan ve sınırlandırılamayan tanı varlık sahibi olan Zât'ı kasd ederler. Onların, zikir esnâsında bu durumu akıllarına getirmeleriyle fayda hâsıl olmuştur. Allah' lafzı kayıtsız bir zikirdir, onu Lâ ilâhe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/illallah/" illallah /a ile kayıtladıklarında, o zaman bu delâletin vermiş olduğu şeyden ne amaçlanmışsa, o neticeden başka hiçbir netice hâsıl olmaz. Sübhânellah ' ile kayıtlandığında, tesbihin verdiği hakikatin getirdiği şeyden başka hiçbir şey yerleşmez. Bu kayıtlamaktan amaç neyse, hâsıl olan da odur. Allahu Ekber'de de durum böyledir. (Fütühât, II, 225-226
Zikr alâ tariki'l- a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mufazale/" müfâzale /a (tercih yoluyla zikir) husüsunda zikredenler ikiye ayrılır: Birincisi, zikirde tercihi kabül etmeyen topluluktur. Çünkü her zâkirin bizzât kendisi zâkir olarak Allah'tan başkasını göremez. O da, hakikati ve Zât'ı itibâriyle tercih kabül etmez. Çünkü Vâhid (bir olan şey), tercih kabül etmez. Keşfin hakikatte zevk olarak yapılan bu târifine göre bu zikir, O'na (Hakk'a) döner (O kendi kendisini zikretmektedir). Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a zikredenin de O olduğu ortaya çıkmış olur. İkinci topluluk ise, bir münâsebet görmedikçe tercihi kabül etmez. Allah ile yarattıkları arasında bir münâsebet olamaz. Allah'ın kendini zikretmesi de bir zikirdir, kulun Rabb'ini zikretmesi de bir zikirdir. Her zikir de haktır. Bu zikir daha faziletli ya da şu zikir daha büyük gibi bir mukayese yapılamaz. Aralarında bir tercih yapılmaksızın Allah Teâlâ'ya yönelen her zikir büyüktür. Zikrin zikreden kul hakkında büyük olması doğrudur, ama kulun nazarında bir en büyük zikirden söz etmek doğru değildir. Çünkü kul bizzât kul, Allah da bizzât Rabb'dır
Vasıfların iç içe olmasından dolayı gördüğün şey gözünü perdelemesin! Bu perde hakikat bile olsa, kendisindeki mâhiyetin O'na ait olduğu her hakikatin, diğeri üzerinde, o hakikatin özünden kopmuş bir şeyin dışına itme husüsunda hiçbir te'siri yoktur (hakikatler birbiri üzerinde değiştirici bir etki yapmaz). Şu hâlde hakikatler değişmez. Eğer değişmiş olsaydı, Allah'tan da, yaratılmışlardan da ilmin kalkması gerekirdi. (Fütühât, IV, 95
Kalb gaflet içinde olduğu zaman zikir gafleti oradan kovamaz. Ancak onu, dildeki zikirler olmasa bile, tezekkür ve itibâr (tefekkür, hatırlama ve ibret alma) kovabilir. Çünkü zikrin alanı dil, tezekkürün alanı ise kalbtir. Hevâ dile değil kalbe gelir. Onu oradan çıkaracak olan da, onun yerine geçip onun yaptığını yok edecek olan tezekkürdür. (Tenvir, 21
Mütezekkir olanlar arasında; sevâbı, azabı, hesabda bekleyeni, günâhı terk etmekte büyük bir sevâb olmadığını, kendisine önceden a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a edilmiş olduğundan isyân etmekten utananı, nimet bahşedilmiş olup da bunu nankörlükle karşılamaktan utananı, Allah'ın kendisine yakın olduğunu, Hakk Teâlâ'nın kendisini kuşattı1264 zikr/ezkâr
ğını, Hakk'ın kendisine nazar kıldığını, Allah'ın kendisinden ahid aldığını, lezzetin fâni olduğunu kendisinin ise onu isteyip durduğunu, Allah'a muhâlefet etmenin vebal ve zillet olduğunu ve bu yüzden onu terk ettiğini, Allah'ın emirlerine uymanın faydasını ve şerefini ve bu yüzden ona uyduğunu, Hakk'ın ona Kayyürn oldu
