Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

sında mâsivânın (Tasavvuf Sözlüğü)

unutulmasının mümkün olması için gereken şey a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a -i şuhüdidir. Üstelik, sâlikin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bidayet/" bidâyetten /a nihâyete sülük edip de a href …

unutulmasının mümkün olması için gereken şey a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a -i şuhüdidir. Üstelik, sâlikin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bidayet/" bidâyetten /a nihâyete sülük edip de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a tevhid-i vücüdi ilim ve mârifetlerinden hiçbirinin asla zuhür etmemesi, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bilakis/" bilakis /a bu ilimleri inkâr edecek noktaya gelmesi bile imkân dâhilindedir

Bu fakire göre de, sülüku, bu mârifetler zuhür etmeksizin mümkün olan kişinin yolu, bu mârifetlerin zuhüruyla sülük eden kişinin yolundan daha kısadır. Yine bu (şuhüdi) yolun çoğu sâlikleri matlüba ulaşırken, bu yolun dışında kalan yolların çoğu sâlikleri de yolda kalırlar. Bunlar, denizden bir damla görürler, asıl yerine gölgeyle birleşme vehmine düşerler, böylece bu vuslattan mahrüm kalırlar. Ben de bu mânâyı çeşitli tecrübelerle anladım. Doğruyu ilhâm eden Allah'tır . Bu fakirin de seyri her ne kadar ikinci yoldan olmuş ve tevhid-i vücüdi ilim ve mârifetlerinin zuhüra gelmelerinden bol miktarda haz almışsa da, hâline Hakk'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/inayet/" inâyeti /a şâmil olduğundan ve seyri de mahbübi seyir olduğundan, O'nun yardım ve inâyetiyle bu yolun vâdi ve çöllerini geçti, gölgeler mertebelerini aştı ve yine Allah Teâlâ'nın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevfik/" tevfik /a ve yardımıyla asla ulaştı

Ancak (Mektübât, 1, 287

Tenbih: Yapılan tahkikten anlaşılmıştır ki mevcüdât, her ne kadar müteaddid ve O'ndan başka her şey mevcüd ise de, fenâ ve bekanın tahakkuk etmesi, velâyet-i sugrâ ve velâyet-i kübrânın elde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a mümkündür

Fenâ, sivânın (Allah'tan başka her şeyin) yok sayılıp, kökten ortadan kaldırılması değil, unutulmasıdır. Fenânın gereği, mâsivânın yok olması ve bir hiç mesâ1124 tevhid

besine indirilmesi değil, kaybolmuş görülmesidir. Bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelam/" kelâm /a zâhir olmakla beraber, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a pek çoğundan gizli kalmıştır. Peki avâma ne demeli? Çünkü onlar, tevhid-i şuhüdiyi tevhid-i vücüdinin aynı sanarak, vahdet-i vücüd mârifetini tarikatın şartı hâline getirmişlerdir. Bunun nihâyetinde, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdun /a çokluğu görüşüne inananları da hem sapmış, hem de saptırıcı olarak kabül etmişlerdir. Hatta bunların büyük bir çoğunluğu, Hakk'ın mârifetinin, tevhid-i vücüdiye münhasır olduğunu düşünmüşler ve vahdeti kesret aynalarında müşâhede etmenin, bu husüstaki kemâlâttan geldiğini sanmışlardır. (Mektübât, I, 288

Tevhid-i vücüdi vücüdi tevhid): Zevk, şevk, vârid, vüzüh-ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rar/" esrâr /a -i maiyyet ve sıhhat (Hakk'la beraber olma sırlarının açıklığa kavuşması ve sıhhati), gaybet, istiğrâk, raks, semâ, vecd ve tevâcüddür. Bunların hepsi kalbin latifesinin seyrindedir. Bunun seyri öncelikle imkân dâiresindedir. Cezb, huzür, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/cem-iyyet/" cem'iyyet /a , vâridât, kevni keşf, rühları keşf, misâl âlemini keşf, mülk âlemini seyr bu dâirenin husüsiyetlerindendir. Mülk âlemi feleklerin altında bulunanlardan, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/melekut/" meleküt /a âlemi ise melekler, rühlar, cinler ve semânın üstündekilerden ibâret olup bunların hepsi imkân dâiresine dâhildir. Hârikulâde görünen bu tür şeyler imkân dâiresinin alt yarısında müşâhede edilir. Buna âfaki seyr derler

Asıl a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a -i huzür, cem'iyyet, kuvvetli cezbeler, isim ve sıfatların gölgelerinin seyri ile, ilâhi fiillerin tecellilerinin seyrinden ibâret olan ikinci dâirede hâsıl olur. Bunlar, velâyet-i suğrâ len küçük velâyet) dâiresinin isimleridir. Kalbin velâyet-i suğra dâiresine ulaşmasının alâmeti, üst seviyedeki makamlara olan teveccühünün yok olması, altı yönü ihâta etmesi, yüce Allah'la benzersiz maiyetini (beraberliğini) benzersiz idrâkle mevcüdiyetinin bütün âlemi kapladığını müşâhede etmesi ve vücüdi tevhidin sırlarını keşfetmesidir. Bu ınüşâhede sâlikin çokça ibâdet etmesi, mücâhedeleri, sevdiği ve alıştığı şeyleri terk etmesi, devamlı zikir ve tefekkür, hakiki Mahbüb'una olan aşk ve ınehabbetinin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/galebe/" galebesi /a sebebiyle zuhür eder

Kalbin cezbeye gelerek Cenâb-ı Hakk'a yönelmesi gibi, bütün bu mücâhedeler ve nefsin arzularını terk etmesi, Hz. Peygamber'in sünnetine uygun olursa, sâlikin bâtınını a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/masivadan/" mâsivâdan /a arıtır, kalbini gaflet kirlerinden öyle temizler ki onun bâtını artık Allah'ın vâcib olan isim ve sıfatlarının gölgelerinin aksettiği ayna olur. Ama a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/miskin/" miskin /a bir âşık olan sâlik Mahbüb'unu görmemiştir. O'nun aşkı ona, O'nun sıfatlarını düşünmek ve aynadaki gölgelerini seyretmekle ulaşmıştır. Bu sebeble o şathiyât ile konuşur, Mahbüb'unun süretini bâtınının aynasında görür, gaybet hâline girerek a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dehset/" dehşete /a düşer. Sırrına, vuslat a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayal/" hayâli /a düşer, aşırı susuzluğu sebebiyle, asılla gölgeyi ayıramaz hâle gelir

Işte bu durumda, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ittihad/" ittihâd /a ve ayniyyetten söz eder ve bu iddiâyla ortaya çıkar. Bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ru-yet/" rü'yet /a hâli öyle bir noktaya varır ki kendini göremez olur, açıktan açığa Sübhâni (kendimi tenzih ederim)... ve Ene'l-Hakk (ben Hakk'ım) demeye başlar. Kudsi hadiste şöyle vârid olmuştur: Kulum beni nasıl tanırsa, ben ona öyle muâmele tevhid 1125 ederim. Bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a olan kul, içinde bulunduğu bu hâlden kurtulunca artık ayıplanmaz, Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/meczub/" meczüb /a velilerine dâhil olur. (Câmi’, 64

Tevhid, lugatte bir şeyin bir olduğuna hükmetmek ve bir olduğunu bilmektir. Birini şecaata a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a ettiğin zaman Onu teşci ettim dediğin gibi, birini tek olmakla vasfettiğin zaman da Onu tevhidettim dersin. Hakikat ehline göre tevhid ise, Allah'ın Zât'ını, aklen tasavvur ve zihnen tahayyül edilebilen her şeyden tecrid etmektir. Allah'ın bir olması demek, Zât'ından inkısâmı, Zât ve sıfatlarından da teşbih ve şirki kaldırmaktır (Allah'ı yaratılmışlara benzetmemek ve O'na ortak koşmamaktır

Tevhidin bir ibâresi, bir de mânâsı vardır. İbâresi ihlâs a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelimesi /a , mânâsı da o ibâre husüsunda ihlâsın ta kendisidir. Bu da, ibâresinin hatırlanmasıyla, iki dünyâdan ve beşeri vasıflardan sıyrılmaktır. (Câmi’, 153

Ebu'l-Feyz Zünnün Mısri'yerh tevhidin ne olduğu sorulunca şu cevâbı vermişti: Tevhid, Allah'ın eşyâyla imtizâc etmeyen leşyânın içine girmeyen, onun tabiatına karışmayan) kudretini, eşyâ ile bütünleşmeyen yaratışını bilmek, her şeyin sebebinin Allah'ın yaratması olduğunu ve O'nun yaratmasında bir bozukluk bulunmadığını bilmendir. Yüksek olan göklerde ve alçak olan yeryüzünde Allah Teâlâ'dan başka müdebbir yoktur. Senin vehim ve tasavvuruna her ne gelirse gelsin, Allah ondan farklıdır. (Nebhâni, Il, 215

Onun tevhidi tâdâd (saymak, tesbih çekmek), benim tevhidim ise ifrâddır. Eğer sen ifrâd denizinde gark olup, sâhilde ifradla berâber olmak istiyorsan tevhidini O'nsuz olarak O yap. Bu takdirde ara'nın ara'lığı kaybolup gider. Gaynın