unutulmasının mümkün olması için gereken şey a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a -i şuhüdidir. Üstelik, sâlikin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bidayet/" bidâyetten /a nihâyete sülük edip de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a tevhid-i vücüdi ilim ve mârifetlerinden hiçbirinin asla zuhür etmemesi, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bilakis/" bilakis /a bu ilimleri inkâr edecek noktaya gelmesi bile imkân dâhilindedir
Bu fakire göre de, sülüku, bu mârifetler zuhür etmeksizin mümkün olan kişinin yolu, bu mârifetlerin zuhüruyla sülük eden kişinin yolundan daha kısadır. Yine bu (şuhüdi) yolun çoğu sâlikleri matlüba ulaşırken, bu yolun dışında kalan yolların çoğu sâlikleri de yolda kalırlar. Bunlar, denizden bir damla görürler, asıl yerine gölgeyle birleşme vehmine düşerler, böylece bu vuslattan mahrüm kalırlar. Ben de bu mârâyı çeşitli tecrübelerle anladım. Doğruyu ilhâm eden Allah'tır . Bu fakirin de seyri her ne kadar ikinci yoldan olmuş ve tevhid-i vücüdi ilim ve mârifetlerinin zuhüra gelmelerinden bol miktarda haz almışsa da, hâline Hakk'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/fena-beka/" fenâ'-bekâ' /a
a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/inayet/" inâyeti /a şâmil olduğundan ve seyri de mahbübi seyir olduğundan, O'nun yardım ve inâyetiyle bu yolun vâdi ve çöllerini geçti, gölgeler mertebelerini aştı ve yine Allah Teâlâ'nın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevfik/" tevfik /a ve yardımıyla asla ulaştı
Ancak (kendisi irşâda ehil olup da), irşâd arayanlara muâmelesi vâki olunca, diğer yolun vuslata daha yakın ve elde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesinin /a daha kolay olduğunu gördü. Bizi bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hidayet/" hidâyete /a ulaştıran Allah'a hamd olsun! Eğer O'nun hidâyeti omasaydı, biz bu yolu bulamazdık. Rabb'imizin resülleri hakkı getirmişlerdir. (Mektübât, 1, 287
Tenbih: Yapılan tahkikten anlaşılmıştır ki mevcüdât, her ne kadar müteaddid ve O'ndan başka her şey mevcüd ise de, fenâ ve bekanın tahakkuk etmesi, velâyet-i sugrâ ve velâyet-i kübrânın elde edilmesi mümkündür
Fenâ, sivânın (Allah'tan başka her şeyin) yok sayılıp, kökten ortadan kaldırılması değil, unutulmasıdır. Fenânın gereği, mâsivânın yok olması ve bir hiç mesâbesine indirilmesi değil, kaybolmuş görülmesidir. Bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelam/" kelâm /a zâhir olmakla beraber, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a pek çoğundan gizli kalmıştır. Peki avâma ne demeli? Çünkü onlar, tevhidi şuhüdiyi tevhid-i vücüdinin aynı sanarak, vahdet-i vücüd mârifetini tarikatın şartı hâline getirmişlerdir. Bunun nihâyetinde, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdun /a çokluğu görüşüne inananları da hem sapmış, hem de saptırıcı olarak kabül etmişlerdir. Hatta bunların büyük bir çoğunluğu, Hakk'ın mârifetinin, tevhid-i vücüdiye münhasır olduğunu düşünmüşler ve vahdeti kesret aynalarında müşâhede etmenin, bu husüstaki kemâlâttan geldiğini sanmışlardır. (Mektübât, I, 288
Fenâ, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyet /a zâtının aynında ikiliğin ortadan kalkması ve tüm şekillerin tamamen yok olmasıyla olur. Bu, mahbübiyyet makamıdır. Bu da şu süretle olur: Bidâyâtta (başlangıçta) emirlere uymak süretiyle âdet ve alışkanlıklardan fenâdır. Ebvâbda ise nürâni ve kalbi hâller aracılığıyla, nefsâni tabii hâllerden fenâdır. Muâmeleta ilâhi fiillerin yardımıyla beşeri fiillerden; a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâkta /a ilâhi huylarla nefsâni melekelerden; tısiilde Hakk'ın irâdesini ve talebini dilemekle O'nun dışında kalanları dilemekten; edviyede ledünni ilimler ve ilâhi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmetler /a karşılığında şekli ilimlerden ve akli hikmetlerden; ahvâlde Rahmân'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbeti /a için, yaratılmışlara bağlanmaktan ve onları sevmekten; a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/velayat/" velâyâtta /a Zât'a doğru yönelmekle sıfatlardan; hakaikte gizli bekanın bekasıyla beraber ikiliği gerektiren nürâni inniyetlerin (benliklerin) farkında bile olmaksızın şekillerden fâni olmaktır. İşte bu, hullet (dostluk) makamıdır. (Câmi’, 300
Fenâ hakkında bazı kimseler şöyle demiştir: Fenâ, kötü vasıfların gitmesidir. Bir kısmı ise, Fenâ, Rabb'i dağda Müsâ'ya -ona ve Peygamberimize a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/salat/" salât /a olsun- tecelli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiğinde /a fâni olduğu gibi eşyâdan da fâni olmaktır. Bir kısmı da şöyle demiştir: Fenâ, Allah hariç, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a ve âhiret hazlarının gitmesidir. (Nebhâni, I, 236
Bazıları Bekadan maksat, yerilen sıfatların yok edilmesinden sonra övülen fenâ'-bekâ' sıfatların kalmasıdır demişler, bazıları da Beka, fenânın tersine, Hakk'ı halktan, halkı Hakk'tan perdelemeyen bir makamda olur. Çünkü a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a olan Hakk, onu halktan perdeler. (Nebhâni, I, 237
Fenâ-yı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a (mutlak fenâ), Hakk Teâlâ Hazretlerinin emrinin kulu istila etmesidir. Böylelikle Hakk'ın varlığı kulun varlığına hâkim olur. Bu da fenâ-yı zâhir ve fenâ-yı bâtın olmak üzere ikiye ayrılır
Fenâ-yı zahir (zâhiri fenâ), Hakk'ın fiilleri yoluyla tecelli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a kulun ihtiyar ve irâdesini ondan aldığı için, kendisi ya da başkası için Hakk'tan başka fiil görmemektir. Kim Hakk'la birlikte muâmelede bulunursa Hakk ona yeter. Fenânın bu makamında olan bazı kimselerin Hakk Teâlâ'nın fiillerine koyuluncaya ve Allah'ın istediği ve sevdiği şekilde yedirip içireni ona nasib edinceye kadar günlerce yeyip içmediklerini duydum. Hayatım üzerine yemin ederim ki bu fenâdır. Çünkü Allah'ın fiillerine bakarak Allah'tan başkasının fiillerini bırakmış ve böylece hem kendinden hem de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/baskasindan/" başkasından /a fâni olmuştur
Fenâ-yı bâtın (bâtıni fenâ) ise, bazen sıfatları bazen de Zât'ın azametinin eserlerini müşâhedeyle olur. Böylelikle Hakk Teâlâ'nın emri bâtınını (içini) istilâ eder ve sonuçta onda ne şübhe uyandıran, ne de vesvese veren bir şey kalır. Hislerin (duyuların) kaybolması fenânın gereklerinden değildir. Hislerin kaybolmasına bazı şahıslarda rastlanabildiği, fakat bunun, fenânın şartlarından olmadığı konusunda ittifâk vardır. (Nebhâni, I, 395
İhsanın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâli /a , ameli karşılık beklemek, bir maksad gütmek veya riyâdan arındırmaktır. İhlâsın mânâsı budur. İhsanın kemâli ancak bütün ibâdetlerde basiret nüruyla ulühiyyet hazretini müşâhede etmekle elde edilir... Bu ihsân, huzür hâlinin devamından ibâret olan ubüdiyyetin havâtır üşüşmeden ve ağyara bağlanm adan devamı için gerçekleşen ihsândır. Bu huzür, onlara göre Hz. Peygamber'e ulaşan nisbet ve hakka'l-yakin diye adlandırılır ve gerçekte sâlikin sıfatının Hakk'ın sıfatında ve onunla bekasında ilmen -yalnızca ilmen değil- şuhüden ve hâlen fenâ diye tefsir edilir. (Buğye, 26
Fenâ-yı sıfât-ı abd (kulun sıfatlarının fenâsı), kötü sıfatlarının yok olması, güzel sıfatların kalmasıdır. Kul ne zaman kötü sıfatlardan fâni olursa, o zaman onda övülen sıfatlar ortaya çıkar. İttihad çukuruna yuvarlanan ve doğru yoldan sapanın vehmettiği gibi, kulda gerçekte fâni olan zâtı değil sıfatlarıdır. (Buğye, 26
Fenâ gerçekten zordur. Çünkü kendisinde fenâ yerleşmeyen kimsenin ittihâd çukuruna düşmesinden korkulur. Zira fenâ yolunda sâlikin başına zarar ve perişânlık gelebilir. Onu o durumdan ancak yolculuğunda ona eşlik eden ilmin basireti kurtarabilir. Aksi hâlde helak olanların yoluna gider
Fenâ üç mânâda kullanılır: fenâ-yı vücüd-ı sivâ mâsivânın varlığından fenâ bulmakl; fenâ-yı şuhüd-ı sivâ mâsivâyı görmekten fenâ bulmak)jve masivayı murâd etmekten fenâ; fenâ-yı irâde-i sivâ mâsivâyı istemekten fenâ
Fenâ-yı vücüd-ı sivâ mâsivânın varlığından fenâ bulmak), başka hiçbir şey olmayacak şekilde vahdet-i vücüdla kaim olanların fenâsıdır. Âriflerin ve sâliklerin gayesi, mutlak vahdette fenâ bulmak ve her türlü itibârla varlığın çoğalma ve artışını nefyetmektir. Böylece asla bir gayrılık görmez. Bilakis kulun varlığını Rabb'in varlığının aynısı görür. Onlara göre hakikatte Rabb ve kul yoktur. Bu taifenin fenâsı, mümkün ve vâcib olan iki varlık bulunması itibâriyle vücüdun (varlığın) tümünü -ki o da vücüdu kendinden olan Allah'tır- müşâhede etmektir. Onlar, mah
