Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

sırr (Tasavvuf Sözlüğü)

Sır, nefsin hâtırının hissetmediği (farkına varmadığı), Hakk'ın gaib kıldığı şeydir. Süfi tolululuğu şöyle der: İki tür sır vardır: Hakk için sır -ki bu Hakk'ın vâsıtasız olarak muttali kıldığı şeydir- ve halk için sır …

Sır, nefsin hâtırının hissetmediği (farkına varmadığı), Hakk'ın gaib kıldığı şeydir. Süfi tolululuğu şöyle der: İki tür sır vardır: Hakk için sır -ki bu Hakk'ın vâsıtasız olarak muttali kıldığı şeydir- ve halk için sır ki bu da Hakk'ın bir vâsıtayla muttali kıldığı şeydir.- Denir ki, Sır sırdandır ve sır içindir. Bu da Hakk'tır, ancak Hakk ile zuhür eder. Halk ile zuhür edense sır değildir. (Lüma', 303

Sır, ademle vücüd (yoklukla varlık) arasındaki gizlilik mânâsındadır

Sır, Hakk'ın gaib kıldığı ve halkı kendisine muttali kılmadığı şeydir. Halkın sırrı Hakk'ın vâsıtasız olarak muttali kıldığı şeydir. Hakk'ın sırrı ise sadece Hakk'ın muttali olduğu sırdır. Sırr-ı sır (sırrın sırrı), sırrın da hissedemediği şeydir. Eğer hissedilen bir şey olsa ona sır denmez. (Luma , 430

Sır, rühlar gibi kalbe emânet edilmiş latif bir şeydir. Rühların asılları onların müşâhede mahalli olmasını gerektirir. Nitekim rühlar a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbetin /a ; kalbler mârifetlerin mahallidir. Süfiler şöyle derler: Sır, muttali olduğun şeydir. Sırrın sırrı ise Hakk'tan başkasının muttali olamadığı şeydir. Süfi cemaati vaziyetleri icâbı bu tür şeyler söylemiştir. Onların usülleri gereği, sır rühtan daha latif, rüh da kalbden daha yücedir. Süfiler şöyle der: Sırlar, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a köleliği, kalıntıları ve izlerinden kurtulmuştur. Sır lafzı, hâllerle alâkalı olarak, kul ile Hakk arasında gizli ve saklı olan şey için kullanılır... Süfiler derler ki: Hür kişilerin kalbleri sırların mezarıdır. (Kuşeyri, 48; Câmi’, 271

Sır, mehabbet hâlinin gizlenmesidir. (Hücvîrî, 497

Âlimin, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a karışısındaki hâline sırr-ı ilm filmin sırrı) , Allah'ın murâdını anlama karşısındaki hâline sırr-ı hâl fhâlin sırrı) , vâki olan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a karşısındaki hâline de sırr-ı hakikat (hakikatin sırrı) denir. (Istılâh, 533

Süfiler topluluğuna göre sır, üç mertebeye a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibdir /a : Sırr-ı ilm, sırr-ı hâl ve sırr-ı hakikat

Sırr-ı ilm (ilim sırrı), isimlerden başka biriyle değil, sadece Allah ismiyle bilen sırr âlimlerin hakikatidir. Allah ile bilmenin sırrı, kendisine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a edilen yerde, tek bir ayndaki zıt hükümlerin birleştirilmesidir. Bu aynda, kendisine zıt olan bir hüküm cinsinden zıtlıklar da bulunabilir. Bu sırrı, sadece kendinde bulanlar bilebilir. Böylece onunla vasıflanır, başka bir nisbet ve izâfet olmaksızın, zıddının hükmünün olduğu yerde, kendi zıddıyla verdiği hükümle aynına hükmeder. Bundan dolayı Allah onu sırr-ı ilm kılmıştır. Çünkü ilim, delaletten elde edilen her türlü bilgidir. Çünkü. ilim alâmetten türemiştir. Bundan dolayı ilim, Allah'a eşyâyla birlikte izâfe edilir. Çünkü Allah kendisini bilir, âlemi de bilir. Bu, âlem için bir delil ve alâmettir. Nitekim âlem, bizim ilmimizde O'na bir alâmettir

..Hakk, kulun kulağı, gözü, kendisine öğrettiği ilmi olduğunda, onu kendisine bir delil ve alâmet kıldığında işte bu, sırr-ı hâldir (hâlin sırrıdır). Hz. İsâ'nın çamurdan inşâ edilmiş süretine bundan üfürülmüş, o da sır oluvermiştir... (Futühât, II, 468

Sırr-ı hakikat hakikat sırrı), ilmin Âlim'in Zât'ına ilâve bir şey olmadığını bilmendir. O, eşyâyı Zât'ına muğayyir veya ilâve bir şeyle değil, Zât'ıyla bilir. (Fütühât, TI, 469

Sır, madde âlemine yönelişi sırasında Hakk'ın her şeye tahsis a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a şeydir. Buna şöyle işâret edilmiştir: Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona sözümüz sadece Ol dememizdir. O, hemen oluverir. Bundan dolayı Hakk'ı Hakk'tan başkası bilemez, Hakk'ı Hakk'tan başkası sevemez, Hakk'ı Hakk'tan başkası taleb edemez denilmiştir. Çünkü bu sır, Hakk'ı taleb eder, O'nu sever, O'nu bilir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Rabb'imi Rabb'imle bildim Hz. Ebü Bekr'in sözü olarak Münâvi, VI, 181) (Kâşânî, 100; Câmi’, 86

Sırrı ilm, ilmin hakikatidir. Çünkü ilim, hakikatte Hakk'ın aynı, itibâri? olarak gayrıdır

Sırr-ı hâl, Allah'ın murâdından bilinen şeydir

Sırrı hakikat, Hakk'ın hakikatinden her şeye yayılmayan şeydir. (Kâşânî, 101; Câmi’, 86

Sır sâhibleri a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahfiya/" ahfiyâ /a olan kimselerdir. Bunların ilk inceliği, bulundukları yerde Allah'ın hazineleri olanlar olup, bu sırların sıfatlarına nazar ederler (bakarlar;. İkincisi bir menzile işâret edenlerdir. Onlar bunlardan başkadırlar. Böyle bir durum görürler, onun için nidâ ederler (seslenirler). Bunlar kendilerini örten ilim gayretiyle kendilerini koruyup yol gösteren bir edeb arasında bulunurlar. Üçüncüsü ise Hakk'ın kendilerini kendilerinden sakladığı kimselerdir. Onlara kendilerini içinde bulundukları şeyi idrâk ettiren, müşâhedeye imkân veren bir levha görünür. Allah, niyet, sevgi ve vecd gibi makamlarının doğruluğuna dâir işâretler göstermekle beraber, onların hâllerini gizlemiştir. İşte bu velâyet ehlinin en nazik makamlarından biridir. (Ravza, 492

Sır üç kısımdır: İnsanın sırrı; rühtan daha latif olan bir emânettir, rüh da kalbden daha latiftir. (İkincisi) eşyânın sırrı; isimlerin mazharının vechidir. (Üçüncüsü olan) Allah'ın sırrı ise, O'nun sadece enbiyâ ve evliyânın büyüklerine muttali kıldığı sırdır. (Câmi’, 63

Sır, hislerin idrâkinden gizli olan mânâsına gelir. Bu kısımda onun hakikati, beşeri sıfatların şekillerinden fâni olma esnâsında zâti velâyetin sırrıdır. Bu sırrın sâhibi, kıskançlıkla hâlini halktan gizler, korunmak için dinin edebiyle edeblenir, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâk /a ve muâmelât husüsunda bir koruyucuyla süslenir. Bu kimse, kulların Allah'a karşı en sevimlisi olan muttaki ve ahfiyâ olan zâttır

Sırrın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bidayattaki/" bidâyâttaki /a şekli, riyâdan korunmak ve tezkiyeyi elde etmek için ameli gizlemektir. Ebvâbdaki şekli, sırrı takvâ ile taltif etmek, ihlâsı taleb a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a zühdü tahkik etmektir. Muâmelâttaki şekli, tevekkül ve tefvizi (işleri Allah'a havale etmeyi) sağlamlaştırmak için ihlâsın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâle /a erdirilmesi ve amellerin ortadan kaldırılmasıdır

Ahlâktaki şekli, bâtını kötülüklerden, nefsin sıfatlarından temizlemek, faziletlerle süslenmek, ilâhi ahlâkla ahlâklanmaktır. Ahlâktaki şekli, kalbi temizlemek, azimette ısrârlı olmaktır. Edviyedeki şekli, aklı kudsun (mukaddes şeylerin) nüruyla aydınlatmak, ferâset ve ilhâmı kabül ederek, onu vehim şâibelerinden kurtarmaktır. Ahvâldeki şekli, Hakk'ın Hakk'la müşâhede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a yoluyla cemâl aşkının saltanatıdır

Hakaikteki derecesi Hakk'ın nüru sayesinde şeklinin gizlenmesi, hâlinin idrâkten perdelenmesidir. Nihâyâttaki şekli ise ezeli hüviyette yok olmaktır. (Câmi’, 295