Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 3, 2026

Sohbet (Tasavvuf Sözlüğü)

Sohbet konusu şu alt başlıklardan oluşur: Sohbetin Önemi, Faydası ve Tesirleri, Kitaptan Deliller, Sünnetten Deliller, Fıkıhçı ve Hadisçilerin Sohbet Hakkındaki Sözleri, Ârif-i Billah Olan Tasavvuf Erlerinin Sözleri. A- …

Sohbet konusu şu alt başlıklardan oluşur:

Sohbetin Önemi, Faydası ve Tesirleri, Kitaptan Deliller, Sünnetten Deliller, Fıkıhçı ve Hadisçilerin Sohbet Hakkındaki Sözleri, Ârif-i Billah Olan Tasavvuf Erlerinin Sözleri.

A- Sohbetin Önemi, Faydası ve Tesirleri

Hakikaten kişinin şahsiyetinde, ahlâkında ve gidişatında sohbetin derin tesir ve etkileri vardır. Kişi farkında olmaksızın arkadaşının ruhî tesirinde kalır, amelde de ona uymaya iktisap eder. Muhakkak insan toplum hayatında da tâbiatıyla insanlara karışır, onlarla dostluklar kurar ve arkadaşlıklar edinir. Eğer dostlarını fesat çıkarıcı, şerli, fasık ve utanmazlardan seçerse ahlâkı alçalır, farkında olmadan sıfatı yavaş yavaş çöker hatta en düşük seviyelere iner.

Kişi takva, istikamet ve Allah’ı bilen ehl-i imanın sohbetlerini tercih ederse durmadan onların yüksek derecelerine çıkar. Onlardan doğru ahlâk, sağlam iman, yüksek sıfatlar ve ilahî marifet kazanmış olur. Kendi nefsinin ayıplarından, ahlâkının düşüklüğünden kurtulur. Bundan dolayıdır ki kişinin ahlâkı, arkadaşlarını ve oturup kalktığı kişileri tanımakla bilinir.

Bir şair şiirinde:

“Sen ne zaman bir kavmin içinde olursan,

Onların en hayırlılarıyla arkadaş ol,

Düşük kimselerle arkadaş olma,

Zira düşenlerle beraber sen de düşersin,

Kişiyi kendinden değil, dostundan sor,

Çünkü her kişi yakın olduğu dostuna uyar” der.

Ashab-ı Kirâm (radıyallâhu anhum) cahiliyet karanlığından sonra bu yüksek makam ve yüksek dereceye Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a arkadaş olmak ve meclisine devam etmeleri sebebiyle nail olmuşlardır. Tâbiin de yüksek şerefi, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın sahabesi ile beraber olarak elde etmişlerdir.

Ancak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Efendimizin risaleti kıyamete kadar umumi ve kalıcıdır. Muhakkak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a vâris, arif-i billah olan âlimler vardır. Peygamberlerine ilim, ahlâk, iman ve takvada vâris olmuşlar ve ona hidayet, irşad ve Allah’a davette halife olmuşlardır. İnsaniyete hak ve doğru yolu aydınlatmaları için Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın nurundan ilim iktibas etmişlerdir. Her kim bunlarla meclis kurarsa peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den aldıkları haller, onlara sirayet eder. Her kim onlara yardım ederse dine yardım etmiş olur. Her kim ipini onların ipine bağlarsa muhakkak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a yetişmiş olur. Her kim onların hidayet ve irşad sularından içerse hakikaten Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın pınarından içmiş olur. İşte bunlar o vârisler ki din-i mübin’i insanlara taşıyıp naklederler. Gidişatlarını görüp hal, hareket ve sükunetlerini yaşayarak temsil ederler. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Efendimiz şu hadis-i şerifi ile o kimseleri işaret eder: “Ümmetimden bir taife Allah’ın emri (kıyamet) gelinceye kadar hak üzere olmada devam edecek, muhalefet edenler onlara zarar veremeyecektir.”[1]

Zamanın geçmesiyle bunların tesiri kesilmez. Hiçbir bölge de bunlardan boş kalmaz. Peygambere vâris olan mürşitlerin sohbetleri denenmiş bir panzehir, onlardan uzak olmak ise öldürücü bir zehirdir. Bunlar öyle bir topluluk ki bunların meclisinde bulunan şâkî (bedbaht) olmaz. Bunlara arkadaş olmak, nefislerin ıslahı, ahlâkın terbiyesi, akîdenin kalpte kâim olması, imanın sağlamlığı için etkili bir ilaçtır. İşte bu hal ve duruma, kitap okumak ve dergi mütâlaa etmekle nail olunmaz. Bu durumlar yaşamakla bilinen hasletler ve vicdanî hallerdir ki bunlar kalbi sulayıp ruhî tesire ulaşmakla ve onlara uymakla elde edilir.

Diğer taraftan hiçbir insan kalp hastalıklarından berî olamaz. İnsan riyâ, nifak, gurur, haset, benlik, şehvet, gösteriş ve şöhret sevgisi, ucup, kibir ve cimrilik vb. gibi gizli illetlerini kendi kendine bilemez. Belki de kendinin ahlâk bakımından en mükemmel insan olduğunu ve dinde en kuvvetli, en olgun olduğunu zanneder.

İşte bu durum cehl-i mürekkep ve apaçık bir sapıklıktır. Allah’u Teâlâ Kehf Suresi, 103-104. ayetlerinde:

_

“ De ki; size yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi! Bunlar iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” buyurdu.

Kişi kendi nefsinin ayıplarını göremeyip ancak açık ve temiz bir aynayla gördüğü ve halinin hakikati meydana çıktığı gibi elbette bir mü’mine mü’min, ihlâslı, kardeş, sadık bir nasihatçı, hal bakımından kendinden daha güzel, ahlâk bakımından daha kavî ve iman bakımından daha kuvvetli bir kişi ile arkadaşlığını muhakkak iltizam ede ki kendisine nefsinin ayıbını göstere, ama sözü ile, ama hali ile, kalbinin gizli hastalıklarını kendine açıklaya...

Bununla ilgili olarak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Efendimiz: “Mü’min, mü’minin aynasıdır” buyurur.[2]

Bizim üzerimize düşen aynaların nevilerini ve şekillerini mülahaza etmektir. Onlardan bazıları açık ve net gösterir, bazıları kusurlu olur ki yüzün güzelliğini çirkinleştirerek gösterir, bazıları da büyütür veya küçültür. Arkadaşlar da böyledir; onlardan bazıları sana nefsinin hakikatını göstermez, seni metheder, hatta sen nefsini olgunlaşmış zannedersin. Seni ucubun, gururun içine atar. Yahut da seni zemmeder, hatta nefsinin ıslahından (olgunlaşmasından) ümidini kestirir. Amma mü’min-i kâmile gelince o mürşid-i sadıktır. Aynasını mürşid-i kâmilin sohbetiyle parlatmıştır. Kendinden evvelki mürşide vâris olmuş, böylece silsile yoluyla Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a yetişmiştir. O öyle bir ayna ki onu Allah’u Teâlâ faziletli insanlar için yüksek örnek kılmıştır. Cenab-ı Allah Ahzab Suresi 21. ayetinde:



“And olsun ki; Resulullah sizin için Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” buyurur.

Nefislerin tezkiyesine, olgun ahlâkla ziynetlenmeye yetiştiren amele dayalı yol, Muhammed’e varis olan sadık bir mürşidin sohbetidir ki bu yol imanı kuvvetlendirir, takva ve ahlâkı artırır, onun meclisinde hazır bulunup hal ve hareketini kendine gerekli kılmakla kalbinin hastalıklarına, nefsinin ayıplarına şifa verir. Senin şahsiyetin, Hz. Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in şahsiyetini örnek alan şahsiyetten etkilenir.

Bizzat kalbin hastalıklarını tedavi etmeyi ve nefsî illetlerden halas olmayı, yalnız Kur’an-ı Kerim tilavet edip Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın hadislerine muttalî olmakla kendi kendine başaracağını zannedenlerin hataları burada ortaya çıkar. Muhtelif nefis ve kalp hastalıkları için devaların çeşitlerini Kur’an-ı Kerîm ve sünnet-i seniyye tamamen toplamıştır. Elbette her derdi ve devasını ve her illetin ilacını kur’an ve sünnete göre vasfeden mahir bir tâbip lazımdır.[3]

Muhakkak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) sahabelerinin kalplerini tedavi eder, hal ve sözü ile de nefislerini tezkiye ederdi.

Buna örnek olarak büyük sahabe Ubey b. Kâb ( radıyallâhu anhu ) başından geçen bir hadiseyi şöyle nakletti: “Ben mescitte otururken bir kişi içeri girdi. Namaz kıldı, Kur’an okudu. Lâkin kıraatını uygun görmedim. Bundan sonra diğer bir kişi geldi, o da arkadaşının kıraatı dışında başka bir kıraat ile Kur’an okudu. Vaktaki namazlarını eda ettikten sonra hep beraber Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın yanına gittik, ben dedim ki: “Bu kişi Kur’an okudu, kıraatını uygun görmedim. Diğeri geldi o da arkadaşının okuduğu kıraatın dışında bir kıraatla okudu. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Efendimiz onlara okumalarını emir buyurdu. Her ikisi de okudu, her ikisinin de okumasını beğendi ve hoş gördü. Cahiliyyet döneminde olmadığım kadar nefsime peygamberi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) yalanlama düştü. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) durumumu gördüğünde elini göğsümde dolaştırdı. O anda ter dökmeye başladım, sanki ben korkarak Allah’ı görüyormuş gibi oldum.”[4]

Görüldüğü gibi Ashab-ı Kiram dahi, mücerret bir Kur’an okumakla nefislerini tedavi edememişlerdir. Lâkin onlar Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın hastanesine devam etmişlerdir. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Allah’ın vasfettiği gibi onlar için bir tezkiyeci ve terbiyelerini kontrol altına alan biriydi.

Nitekim Allah-u Teâlâ Cuma Suresi 2. ayetinde peygamberimizi şöyle vasfeder:

“ Çünkü ümmilere içlerinden kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderen O’dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içinde idiler.”

Anlaşıldığı gibi tezkiye ayrı, Kur’an-ı Kerîm’i öğrenmek ayrı bir şeydir. Allah’u Teâlâ ( ) ayetinde onlara tezkiye halini öğretiyor. Nasıl ki sıhhat ilmi ile sıhhatin arasında büyük bir fark varsa, tezkiye ilmi ile tezkiye halinin arasında da büyük bir fark vardır. Bunların arasını birleştirmek de kemâldır.

Nice Kur’an-ı Kerim okuyan ve birçok İslâmî ilimden haberdar olan, şeytanî vesveselerden bahseden şaşkın insanlar duyarız. Buna rağmen namazlarında vesveseden kurtulmayı başaramadıklarını görürüz. Modern tıpta olduğu gibi insan tıp kitaplarını okusa bile kendi nefsini tedavi edemez. Elbette bir insana gizli hastalıklarını meydana çıkaran, görmediği hastalıkların inceliğini bildiren bir tâbip lazımdır. Muhakkak kalp hastalıklarının, nefis illetlerinin meydana çıkması için de tezkiye eden bir tâbibe şiddetle ihtiyaç vardır. Çünkü bu hastalıklar en büyük tehlike ve gizlilik bakımından da daha ince ve şiddetlidir.

Bu anlatılanlar, kişiyi nefsin illetlerinden kurtarmak ve tezkiye etmek için irşada me’zun, ilimde, takvada, tezkiyede ve yöneltmede ehliyetli, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a vâris olan bir mürşid-i kâmil’in elinden tutmaya ihtiyaç vardır.

Ey kardeşim!

Biz burada yüce Allah’ın Kitabından, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın sünnetinden, şerîat âlimlerinin, muhaddislerin, fukahanın ve hidayete ermiş arif-i billah olan mürşitlerin, sözleriyle Allah’a delalet eden ve peygambere vâris olanların sohbetinin ehemmiyetini ispat edecek delilleri, güzel eserleri sana sunacağız.

B- Kitaptan Deliller

1Allah’u Teâlâ Tevbe Suresinin 119. ayetinde:

“ Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.” buyurmuştur. Doğrulardan murad, yüce Allah’ın Ahzab Suresi 23. ayetinde:

“ Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var.” kavli ile kastedilen seçkin mü’minlerdir.

2Allah’u Teâlâ Kehf Suresi 28. ayetinde:

“ Sabah akşam Rab’lerine O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme” buyurmuştur.

Bu hitap, ümmetini tâlim ve irşadı için Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a dır.

3Allah’u Teâlâ Lokman Suresinin 15. ayetinde:

“ Bana yönelenlerin yoluna uy” buyurmuştur.

4Cenab-ı Allah Furkan Suresinin 27-28-29. ayetlerinde:

_

_ 

“O gün, zâlim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp, şöyle der: “Keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım. Yazık bana! Keşke falancayı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim. Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı uçuruma sürükleyip, sonra yüzüstü bırakıp, rezil, rüsvay eder” buyurmuştur.

5Zuhruf Suresi 67. ayetinde Cenab-ı Allah:

“ O gün, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar (bile) birbirlerine düşman kesilirler” buyurmuştur.

6Cenab-ı Allah Furkan Suresi 59. ayetinde:

“ Sonra arşa istiva eden (ona hükmeden) Rahman’dır. Bunu bir bilene sor” buyurmuştur.

7Sadık bir azim, uzun bir yorgunluk ve meşakkatli yolculuktan sonra Hızır Aleyhisselam ile karşılaşan Musa Aleyhisselam’ın dili üzere Cenab-ı Allah hikaye ederek Kehf Suresinin 66-67. ayetlerinde:

_ 

“ Musa ona:

- Sana öğretilenden, bana doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tabî olayım mı? dedi.

Dedi ki :

-Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsi.” buyurmuştur.

C- Hadis-i Şeriflerden Deliller

1Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla demirci körüğü gibidir. Misk taşıyan sana verir yahut sen ondan satın alırsın yahut da ondan güzel koku bulup koklarsın. Demirci körüğünü nefesine gelince ya kıvılcımı ile elbiseni yakar yahut ondan pis koku koklarsın.” buyurdu.[5]

2İbn-i Abbas ( radıyallâhu anhu ) dedi ki: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a denildi: “Ya Resulallah, hangi kişilerle meclis kurup oturmamız daha hayırlıdır?” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Görünüşü size Allah’ı hatırlatan, sözleri amelinizi ziyade eden, ameli ise size ahireti hatırlatan ile” buyurdu.[6]

3Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’den rivayet olundu ki Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Kişi arkadaşının dini üzeredir. Sizden biriniz kiminle arkadaş olduğuna baksın” buyurdu.[7]

4Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu )’dan rivayetle Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Muhakkak Allah’ın kullarından birtakım insanlar var ki; enbiya ve şüheda olmadıkları halde, kıyamet gününde Nebîler ve şehitler Allah’ın onlara vermiş olduğu makam ve şereflerine imrenip gıpta ederler. Sahabeler dediler ki: “Ya Resulallah! Bize haber ver? Onlar kimlerdir?” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) buyurdu ki: “Onlar öyle bir topluluktur ki aralarında akrabalık bağı ve mal yardımlaşması olmadığı halde Allah’ın rızası için birbirini sevenlerdir. Allah’a yemin olsun ki onların yüzleri nur ve onlar nur üzeredirler. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmayacaklar, insanlar üzülüp mahzun oldukları zaman onlar mahzun olmayacaklardır” dedi ve Yunus Suresinin 62. ayetini okudu:

“Uyan! Allah’ın dostlarına ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar!”[5]

5Ebû Zerr ( radıyallâhu anhu ): Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a dedim ki: “Ya Resulallah! Kişi bir kavmi seviyor, lâkin onlar gibi amel edemiyor?” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Ya Eba Zerr! Sen sevdiğinle berabersin” buyurdu.[9]

6Hanzala ( radıyallâhu anhu )’dan şöyle rivayet olundu:

- Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu ) bana rast geldi. “Nasılsın ya Hanzala?” dedi. Ben: “Hanzala münafık oldu” dedim. Ebû Bekir: “Sübhanallah! Ne söylüyorsun?” dedi. Ben: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın yanında olduğumuzda bize cenneti ve cehennemi hatırlatıyor, gözümüzle görmüş gibi oluyoruz. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın yanından çıkıp aile, evlat, mal ve mülkle meşgul olduğumuzda çok kere unutuyoruz.” dedim. Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu ): “Allah’a yemin ederim ki biz de bunun gibi şeyle karşılaşıyoruz” dedi. Ben ve Ebû Bekir ( radıyallâhu anhuma ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın yanına girdiğimizde; “Ya Resulallah! Hanzala münafık oldu” dedim. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) buyurdu ki: “Ne oluyor sana!” Ben: “Ya Resulallah! Yanında olduğumuzda cenneti, cehennemi gözle görürmüş gibi hatırlıyoruz. Yanından çıkıp ailelerle, mal ve mülkle olduğumuzda çok kere bu durumu unutuyoruz” dedim. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) buyurdu ki “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki yanımda ve zikirde olduğunuz gibi devam etseydiniz melaike-i kiram yataklarınızda ve yollarınızda sizinle musafaha ederdi ve lâkin ya Hanzala bir saat öyle bir saat böyle!” (Biraz dünya, biraz ahiret) buyurdu. Ve bunu üç kez tekrarladı.”[10]

Muhakkak zikredilen hadisler ve diğerleri sohbetin ehemmiyetini, nefislerde tesirini açıklayan, nefisleri ıslah ve terbiye için gerçek amele dayanan bir yoldur. Bilhassa Hanzala ( radıyallâhu anhu )’nın bu hadisi, açıklığı ile Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın meclisinin nasıl olduğunu, yakîn nurları ile kalpleri dürüp içine aldığını, iman meşalesi ile nefisleri tezkiye ettiğini,

ruhları

melekleştirmekle

mukaddesleştirip

yükseklere çıkarttığını, kalpleri madde kirlerinden temizleyip imanı murakabe ve müşâhede seviyesine yükselttiğini görüyoruz. İşte böylece, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a vâris olanların meclisleri ve onların sohbeti nefisleri tezkiye eder, imanı kemâlleştirir, kalpleri uyarır ve Allah’ı hatırlatır. Onlardan uzaklaşmak ise gaflet meydana getirir, kalbi dünya ile meşgul eder, insanı geçici olan dünya hayatının nimetlerine meylettirir.

D- Fıkıhçı ve Hadisçilerin Sohbet Hakkındaki Sözleri

İbn-i Hacer el-Heysemî

Mekkeli şeyh, hadisçi ve fıkıhçı Hacer el-Heysemî’nin oğlu Ahmed Şahabettin, “Fetava-i Hadisiyye” adlı eserinde: “Hâsılı kelam, sâlike evla olan bu marifete vasıl olmazdan evvel şerîatı ve hakikati toplayan bir üstadın emrine devam etmelidir. Zira O Tâbib-i âzam, zevk alınan marifetlerin ve Rabb’anî hikmetlerin kaynağıdır. Böylece her bedene ve ruha, şifasına layık ve gıdasına uygun gördüğünü verir.”[11]

İmam Fahreddin Râzî

İmam Fahreddin Râzî meşhur tefsirinde, Fâtiha suresini açıklarken, kitabının “Fâtiha suresinden çıkarılan aklî sırlar hakkındaki üçüncü bâbının üçüncü latifesinde, bazı müfessirlerden şöyle nakletti: Hazret-i demekle yetinmeyip bunun üzerine Allah ( celle celâluhu )

lafzını da ekledi. Bu delalet eder ki muhakkak bir müridin kendine doğru yolu gösteren, karışıklık ve sapıklıktan sakındıran ve hakikati bildiren bir şeyhe ittiba etmedikçe hidayet ve mükâşefe makamlarına vasıl olmasına yol yoktur. Zira insanların çoğunda noksanlık galiptir. Hakk’ı ikrar edip doğruyu yanlıştan ayırmak için akılları kâfi değildir. Noksan akıllı bir kişinin kâmil bir zatın aklının nuruyla kuvvetlenmesi için o zata uyması ve onunla sohbet etmesi lazımdır. O zaman saadet derecelerine erer ve kemâlata yükselir.”[12]

Şeyh İbrahim Bacurî

“Cevheretü’t-Tevhid”in yazarı Şeyhü’l İslâm İbrahim Bacurî Şafiî ( rahmetullâhi aleyh ) Şeyh İbrahim Lekkanî’nin şiirini şerh ederken şöyle dedi: “Halkın en hayırlıları gibi sende yumuşak huylu,

Ve ağır başlı olarak Hakk’a tâbi ol” demiştir.

Yani halkın en hayırlısının ahlâkı ile ahlâklan, onunla hemhal ol… diyerek sözlerine şöyle devam etti: Eğer mücâhede ariflerden bir şeyhin eli üzere olursa daha menfaatli olur dedi. Bazı arifler : “Bir adamın hâlinin bin adama faydası bin vaizin bir adama faydasından daha çoktur.” Kitap ve sünneti iyi bilen bir şeyhi bırakmamak her şahsa gereklidir. Biat almazdan evvel onu tarta, eğer Kitap ve sünnet üzere bir zat olursa ona tâbi ola ve ondan edep öğrene. Umulur ki onun bu halinden kendi bâtınının safiliğini (kalbinin temizliğini) kazanmış ola. Allah hidayet ettiğini görüp gözetir.[13]

İbn-i Ebi Cemre

İmam, hafız, muhaddis ve verâ ehli olan, Ebû Muhammed Abdullah b. Ebi Cemre Ezdî Endülüsî, Abdullah b. Ömer ( radıyallâhu anhuma )’in Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan rivayet ettiği şu hadisi: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a bir kişi gelerek cihada gitmek için izin istedi. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) anan, baban sağ mıdır? diye sordu. O evet dedi. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) anne ve babanın rızasını kazanmak için cihat et. (Yani onların hizmetinde bulun) diye şerhettikten sonra o hadis-i şerifi on noktada açıkladı. Onuncu noktada dedi ki: “Bu hadis-i şerifte sülûk ve mücâhedeye girmeye delil vardır. Bu yolda sünnet olan arifin eli üzere olmaktır. Arif ona en faydalı yolu irşat eder. Sâlikin haline en uygun yolu da gösterir. Çünkü bu sahabi ( radıyallâhu anhu ) cihada çıkmak istediğinde, kendi bildiğine gitmeyip hatta kendinden daha âlim, daha iyi bilen kimse ile istişare ederdi. Bu durum küçük cihatta böyle olursa acaba büyük cihatta nasıl olmalıdır?”[14]

İbn-i Kayyım Cevziyye

Hafız Ebû Abdullah Muhammed b. Kayyım diye şöhret bulan İbn-i Kayyım Cevziyye: “Bir kişi diğer kişiye tâbi olmak istediği zaman iyi baksın ki; o kişi ehli zikir mi, yoksa gafillerden mi? Ona hevâsı mı yoksa vahiy mi hakim? Eğer üzerine hevâsı hakim ise o adam gaflet ehlidir. Durumu haddi aşmıştır.” Ve ekledi: “Sana lazım olan örnek alacağın ve tâbi olacağın şeyhine, önderine iyi bakman ve araştırmandır. Eğer onu hevâsına uyan ve gaflet içinde biri olarak bulursan ondan uzaklaş. Eğer onun üzerinde Allah’ın zikrinin galip olduğunu Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın sünnetine sarıldığını, işine itina ile sarılıp haddi aşanlardan olmadığını görürsen bu adamın hali ile hallan onun üzengisine iyice yapış. Emirde de nehiyde de ona iyi uy, onu bırakma.”[15]

Abdulvâhid b. Âşır

Malikî fakihi Abdulvâhid b. Âşır, malikî fıkhının ibadetlerini ve akîdelerini nazma döktüğü “Mürşid-i Mâin” adlı eserinde, mürşid olan şeyhin sohbetinin zarurî olduğunu ve bu sohbetten doğan hoş tesirleri açıklarken, bir şiirinde:

“Her kim ki yolu, davranışı ve tavrı bilen şeyhe arkadaşlık eder,

Kendi yolundaki tehlikelerden müridini korur,

Onu gördüğünde Allah’ı hatırlatır, kulu mevlasına kavuşturur,

Alıp verdiği nefeslerden dolayı, nefsini muhasebe eder,

Akla gelen hâtırayı en sağlam ölçü ile ölçer ve tartar,

Sermayesi olan farzları muhafaza eder,

Nafileleri de kâr olarak peşi peşine yapar ve korur,

Saf ve temiz aklı ile samimiyetle zikri çok yapar,

Her hal ve tavırda Rabb’inden yardım ister,

Alemlerin Rabb’i için nefis ve şeytanla mücâhede eder,

Yakîn makamları ile süslenir, O zaman ârif olur,

Allah’tan gayrileri kalbinden atarak, hür olur,

Allah da onu Hz. Kuddüs’e seçer ve yüceltir.” dedi.

Bu manzumeyi şerheden “el-Kafî” olarak bilinen Şeyh Muhammed b. Yusuf, “Ennur-ul Mübin alâ Mürşid-il Muin” eserinde: “Şeyhin sohbetiyle sâlikin Allah’ı hatırlaması hâsıl olur. Cenab-ı Allah’ın heybet elbisesini şeyhe giydirmiş olduğu halde görmesi, müride Rabb’ini hatırlatmakta kuvvetli bir sebep olur. Buna delil olarak Hakim’in, Enes ( radıyallâhu anhu )’den rivayet ettiği şu hadisi gösterebiliriz: “En faziletliniz, görüldüğünde görenlere Allah’ı hatırlatandır.”

Şeyhin sâlike yapmış olduğu sohbetinin semerelerinden biri de ona nefsinin ayıbını göstermesi ile onu mevlasına vasıl etmesidir. Müridine, Allah’ın gayrisinden kaçıp, Allah’a yönelmeyi nasihat eder. Kendi nefsi ve diğer mahluklar için menfaat ve zararı Allah’tan bilir. Bir musibeti def, hayrı celbetmek için hiçbir mahluka meyillenmez. Belki de hareket ve sükunette bütün değişiklik ve tasarrufatların Allah’tan olduğunu görür. Allah’a vasıl olmanın manası da işte budur.

Şeyhle müridin beraber olmasının faydası: Müridin, Allah’tan uzaklaştıran ayıplarını meydana çıkarıp onun hastalığını teşhis edip ve devasını göstermesidir. Bu da ancak sadık, nefsinin işlerinde şeyhini yetkili kılan bir müridle olur. Nefsini mecbur eden, kalbine gelen hiçbir şeyi şeyhinden gizlemeyen, şayet bunu gizlerse velev ki gizlediği tek bir şey dahi olsa elbette şeyhinden menfaat alamaz.[16]

“Hâşiyetü’l Keşşaf”ın Yazarı Tayyibî

Tayyibî: “Derya gibi bilgiye sahip olan bir âlim, hatta zamanının ferdi

(zamanın

âlimi)

de

olsa

bilgisine

kanaat

edip

onunla yetinmemelidir. Kendine müstakim yolu gösterecek ve rehberlik edecek tarikat ehli ile birlikte olması vâcibtir. Hatta kalplerinin temizliğinden, Hakk’ın kendilerine haber verdiği kimselerden oluncaya, kir ve lekelerden kurtuluncaya kadar nefsi emmarenin kötü isteklerinden, arzu ve hevâsının bozulmasından, ilminin leke almasından sakınmalıdır. Kalbine ilm-i ledünniye (Allah tarafından verilen ilim)’nin gelmesine hazırlanmalıdır. Nübüvvet nurlarının kandilinden beslenip almalıdır. Bu genel anlamda kolay olmaz. Ancak nefislerin hastalıkları kâmil, âlim olan şeyhin aracılığıyla tedavi olunur. Bu durum manevi necislerden temizlenmekle elde edilir. Nefisle ilme ve zevke (manevi haz) dayalı olarak muamelenin hikmeti, kötülüğü emreden nefsin saçmalıklarından ve gizli desiselerinden müridi, çıkarmaktır. Muhakkak tarikat erbâbı, kalbi ile Hazret-i Allah’ın huzuruna çıkmasına mani olan fena sıfatları gidermesi için bir şeyh seçmenin vâcib olduğu hakkında icma etmiştir. Bütün ibadetlerde huzurun ve huşunun gerçekleşmesi için kötü olan sıfatlardan uzaklaşmak vaciptir. “Vâcib vâcible tamamlanır” kaidesine göre bu vacibin tamamlanması için bir şeyhe tâbi olmak da vâcibtir. Şüphesiz kalbî hastalıkların tedavisi gereklidir. Üzerine hastalığı galip olan kişilere, kendisini bütün tehlikelerden çıkaracak bir şeyh talep etmek vâcib olur. Şayet kendi memleketinde veya yöresinde bir kâmil mürşid bulamazsa şeyhin bulunduğu yere sefer etmesi de vâcib olur.[17]

E- Arif-i Billah Olan Tasavvuf Erlerinin Sözleri

Muhakkak Saadat-ı Sûfiyye, hâlis bir kulluk hayatını elde etmede insanların en hırslılarıdır. Onların şiarı, dinleyip itaat etmek, nasihatçının nasihatına ve mürşidin yönlendirmelerine uyum sağlamaktır. Ruhî medreseler, terbiye ile ıslah üsluplarının en güzellerini şeyh ile mürid arsındaki ruhî bağların en kuvvetlisini aralarında oluşturur. Bunun için arif-i billah olanlar sohbetlerinde, hak yoluna gitmek isteyen sulûk ehline, marifetullahı ve Allah’ın rızasına kavuşmayı tavsiye ederler. Bu yola gitmenin özü ise Allah yoluna delalet eden Hazret-i Kuddüs’e kavuşturan bu mürşitlere inanıp tasdik etmektir.

Ebû Hamid el-Gazalî

Hüccet-ül İslâm, İmam Ebû Hamid el-Gazalî ( rahimehullâhu teâlâ ) der ki: “Peygamberlerden gayrı hiçbir kimse ayıp ve hastalıktan halî olmadıkları için sûfilere karışmak farz-ı ayndır.”[18]

İmam Gazalî ( rahimehullâhu teâlâ ) şöyle der: “Ben işin başında, şeyhime (Yusuf Nessac) arkadaş oluncaya kadar salihlerin hallerini, ariflerin makamlarını inkâr ederdim. Şeyhim, kalbe inen ilhamlardan nasip alıncaya kadar beni mücâhede ile parlatmaya devam etti. Allah’u Teâlâ’yı rüyada gördüm. Bana: “Ya Eba Hamid! Meşguliyetini bırak, yeryüzünde nazarıma mahal kıldığım kavimlerle arkadaş ol. Onlar sevgim için dünya ve ahireti sattılar.” diye buyurdu. Ben de: “İzzetine yemin olsun ki onlara hüsn-ü zan etme zevkini bana tattırdın.” Allah-u Teâlâ: “Ben de onu yaptım, seninle onların arasını kesen, senin dünya sevgisiyle meşgul olmandır. Hâkir ve zelil olmadan dünya sevgisinden çık. Benim Kudsîmin civarında senin üzerine nurlar aktardım.” dedi.

Hemen ferah ve sevinçle uyandım. Şeyhim Yusuf Nessac’a geldim, rüyayı ona hikaye ettim, güldü: “Ya Eba Hamid! Bu başlangıçtaki bir anlık bakış tablomuzdur. Belki de benim sohbetim senin basiret gözünü kuvvetli ismîd sürmesiyle sürmeleyecek (cilalandıracaktır)”dedi.[19]

İmam Gazalî buyurdu ki: “Hak yoluna sülûk eden ehl-i sâlike, kendisini terbiye edecek, tarikata delalet edecek ve ondan kötü ahlâkları kaldıracak, onların yerine güzel ahlâkları koyacak bir mürşit lazım olur.” Terbiyenin manası: Mürebbî (terbiye şeyhi) ekinini yetiştirmeye çalışan bir ekinci gibidir. Ne zaman ki ekininin içinde bir taş ve zararlı otlar gördüğünde onları yerinden çıkarır ve dışarı atar. Ekin büyüyünceye kadar ekinini tekrar tekrar sular. Bakılmayan diğer ekinlerden güzel olsun diye yetiştirir. Nasıl ki ekinin bir bakıcıya muhtaç olduğunu bildinse, sâlikin de bir mürşide muhtaç olduğunu bil! Zira Hz. Allah, Peygamberleri halka yol göstermeleri için gönderdi. Onlar müstakim yolu gösterir. Mustafa (aleyhisselâm) ahiret yurduna intikal etmezden evvel Hulefa-i Raşidin’i halkı Allah’ın yoluna delalet etmeleri için vekil tayin etti. Bu durum böylece kıyamete kadar devam eder. “Elbette sâlik, bir mürşide muhtaçtır.”[20]

Başka bir sözünde ise: “Elbette bir mürid, kendisine doğru yolu gösteren bir şeyhe ve üstada uymaya muhtaçtır. Muhakkak din yolu gizlidir. Aksine şeytan yolu ise apaçıktır. Bir kişinin kendisine doğru yolu gösteren bir şeyhi olmazsa muhakkak şeytan onu kendi yoluna çeker. Her kim ki tehlikeli çöl yollarına korumasız giderse kendi nefsini tehlikeye atmış ve helak etmiş olur. Kendi başına yaşayan bir kişi, kendiliğinden biten ağaç gibidir. O yakında kurur. Her ne kadar bir müddet kalsa yapraklansa da meyve vermez. Müridin dayanağı şeyhidir. Ona sımsıkı yapışmalıdır!”[21]

Yine Gazalî ( rahmetullâhi aleyh ) diyor ki: “Muhakkak Allah bir kuluna hayır murad ettiğinde ona nefsinin ayıbını gösterir. Her kimin basiret gözü açıksa o kimseye ayıpları gizli kalmaz. Eğer ayıplarını bilirse onun tedavisi mümkündür. Lâkin insanların birçokları nefsinin ayıplarından habersizdir. Kendi gözünde olan dalı çöpü görmez de din kardeşinin gözüne kaçan tozu toprağı görür. Her kim nefsinin ayıplarını bilmek isterse ona dört şey lazımdır. Bu dört şeyden biri de gizli afetlere muttalî olan ve nefsinin ayıplarını gören basiretli bir şeyhin huzurunda bulunmak, nefsini muhakeme etmek, nefis mücâhedesinde şeyhinin işaretine tâbi olmaktır. İşte şeyh ile müridin, talebe ile üstadın durumu budur. Üstadı ve şeyhi, nefsinin ayıplarını ve onun tedavisinin yolunu kendine bildirendir.”[22]

Cezayirli Emîr Abdulkadir

Cezayirli arif-i billah olan Abdulkadir, “el-Mevakıf” adlı kitabının 151. mevkıfında dedi ki: “Allah-u Teâlâ Hızır (aleyhisselâm) ’a, Musa (aleyhisselâm) ’nın sözünü hikaye ederek, Kehf Suresinin 66. ayetinde:

“ Musa O’na (Hızır) sana öğretilenden bana doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgiyi öğretmen için sana tâbi olayım mı?” buyurdu. Muhakkak bil ki mürid efdal ve ekmel itikatla beraber, tam bir teslimiyetle şeyhinin emir ve yasaklarına uymadıkça şeyhin ilimleri ve halleri ona menfaat veremez. Bazı insanlar, şeyhe tamamıyla inanmadan, şeyhin emrettiğini ve yasakladığını yerine getirmeden, ona uymadan, arzu ve taleplerine yetişeceğini zannederler. Halbuki şeyhin faziletine inanmak, onun emirlerine itaat etmek birbirinden ayrılmaz. İşte bu Musa (aleyhisselâm) kadrinin büyüklüğü, durumunun yüceliği rağmen Hızır (aleyhisselâm) ile karşılaşmayı istedi ve Allah’u Teâlâ’ya onunla nerede karşılaşacağını sordu. Yolculuğunda meşakkat ve yorgunluğa katlandı. Allah’u Teâlâ’nın da Kehf Suresi 62.ayetinde buyurduğu gibi:

“ Hakikaten şu yolculuğumuz yüzünden başımıza epeyce sıkıntı geldi.” dedi. Bunlarla beraber Allah’u Teâlâ’nın Kehf Suresinin 70. ayetindeki bir nehyine itaat etmedi:

“ O kul; eğer bana tâbi olursan sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma dedi.” Musa (aleyhisselâm) , Allah’ın şehadetiyle Hızır (aleyhisselâm) ’ın ne kadar âlim olduğunu, kesin olarak bilmesine rağmen onun ilminden faydalanamadı. Çünkü Musa (aleyhisselâm) belli ilmi ayırt etmeden “Benden âlim kimseyi tanımıyorum.” dedi. Bunun üzerine yüce Allah “Kulumuz Hızır senden daha âlim.” dedi. Musa (aleyhisselâm) Hızır (aleyhisselâm) ’ın ilmini kabullenecek yetenekte olup olmadığını bilmiyordu. Ama Hızır (aleyhisselâm) ’a gelince, o bu durumu ilk karşılaşmada biliyordu. Zira cenab-ı Allah Hızır (aleyhisselâm) ’ın dili üzere Kehf Suresi 67.ayette:

“ Dedi ki: Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin.” Bu Hızır (aleyhisselâm) ’ın ilminin yüksekliğine işarettir. Akıllı kişi şu iki büyük insanın edebine bir baksın!

Allah-u Teâlâ Kehf Suresi 66.ayetinde:

“ Musa ona (Hızır’a) sana öğretilenden bana doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım mı? dedi.” Yani senden öğrenmem için sana tâbi olmama izin verir misin? dedi. Bu ifadelerde her zevk sahibi kişinin lezzet alacağı edep tatlılığı vardır.

Kehf Suresi 70.ayette:

“ O kul (Hızır) eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar, hiçbir şey hakkında bana soru sorma dedi.” Benden sorma dedi ve sükut etti. Musa (aleyhisselâm) şaşkınlık ve hayret içinde kaldı. Hızır (aleyhisselâm) Musa (aleyhisselâm) ’a yaptığı her işte hikmetli bir ilim olduğunu ve sonra ona açıklayacağını vaat etti.

Mürid şeyhin emrine uyup yasaklarından sakınmadıktan sonra şeyhin kastedilen ve talep edilen ilimde ekmeliyeti ona fayda vermez. Çünkü mürid her zaman şeyhine muhtaçtır.

Bir şiirde şöyle denilmiştir:

“Bir kişinin aslı Bahilî ise,

Hâşimî kabilesinden olması ona bir fayda vermez.” (Bahilî kötü ahlâklı bir kabilenin ismidir).

Maksuda delalet yönünden, şeyhin matlup olan ilimde ekmeliyeti muhakkak menfaat verir. Bir şeyh ancak müridin kabiliyetine göre ona menfaat verir. Onun kabiliyeti kendinde ve amelinde gizlidir. Uzman bir tâbip gibi hasta hazır olduğunda ona ilaç tavsiye eder. Hasta ilacı kullanmazsa o tâbibin mahareti hastanın ihtiyacını giderir mi? Hastanın doktora uymaması, Allah’u Teâlâ’nın o kişinin hastalığına şifa murad etmediğinin alametidir. Muhakkak Allah bir iş murad ettiğinde onun sebeplerini de hazırlar.

Muhakkak bir müridin şeyhler arasından efdal ve ekmel bir şeyhi bulması vâcibtir, çünkü maksada yetiştirecek yolu bilmeyen cahilin eline kendi idaresini verme endişesindendir. Aksi takdirde bu durum onun helak olmasına sebep olur.[23]

İbn-i Atâullah İskenderî

İbn-i Atâullah İskenderî ( rahmetullâhi aleyh ): “İrşat yolunda doğru yolda sülûk edip azmeden kimseye lazım olan şey mevlasının hizmetinde daha sağlam, hevâsını terk eden, doğru yola sülûk eden, hakikat ehli olan olgun bir mürşit aramaktır. Onu bulduğunda emrine itaat etmeli, neyi nehyettiyse ve neye mani olduysa, ona da uymalıdır.”[24]

Yine diyor ki: “Senin şeyhin dinlediğin kimse değil, muhakkak aldığın (dinlediğini yaşadığın) kimsedir. Açıklamasıyla karşılaştığın şeyhin değil, muhakkak senin şeyhin işareti içine (kalbine) sirayet edendir. Senin şeyhin kapıya çağıran değil, seninle kendisi arasında perdeyi kaldırandır. Senin şeyhin seninle yüz yüze konuşan değil, muhakkak haliyle seni yönelten kimsedir.

Senin şeyhin, seni hevâ mahpushanesinden çıkarıp mevlanın huzuruna yetiştirendir. Senin şeyhin Rabb’inin nurları kalbine tecelli edinceye kadar kalbinin aynasını cilalandırmaya devam eden kimsedir. Seni Allah’a yöneltir, sen de Allah’a yönelirsin. Seni yürüte tâ ki Allah’a vasıl olasın! Seni karşılaştırıp huzur-u ilâhiyeye atıncaya kadar devam eden, seni Hazretin nuruna zorlayan, işte sen, işte Rabb’in diyen senin şeyhindir.”[25]

Yine dedi ki: “Hâli seni canlandırmayan, sözü seni Allah’a delalet etmeyen kimseyle arkadaş olma!”[26]

Şeyh Abdulkadir Geylanî

“Ayniyye”nin sahibi Efendim Abdulkadir Geylanî ( kuddise sirruhu ) bir şiirinde :

“Eğer takdir sana yardım eder, kaza seni doğru olan

Hakikate ve yetenekli bir şeyhe götürürse,

Rızasını yerine getir, arzusuna uy,

Evvelden işlediğin günahları ve çirkin ahlâkları bırak,

Emirlerinde bilmediğin şeye itiraz etme,

Zira itiraz niza meydana getirir,

Kerîm olan Hızır (aleyhisselâm) ’ın çocuğu katli,

Musa (aleyhisselâm) ’nın müdafaa etmesi kıssası,

İbret almaya kifayet eder.

Gecenin sırrı (karanlığı) gidip de karanlığın,

Kesin olarak kılıcı sıyrıldığında (sabah aydınlandığında),

Hızır (aleyhisselâm) Musa (aleyhisselâm) ’nın bilmediklerini açıkladığında),

Musa (aleyhisselâm) Hızır (aleyhisselâm) ’ dan özür diledi,

İşte bu kavmin ilmi böyle hayret vericidir.” (Allah-u alem)[25]

Şeyh Abdulvehhab Şa’rânî

Âlimi Rabb’anî Abdulvehhab Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) “el-Uhudu’l Muhammediyye” kitabında, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan: “Her abdestten sonra iki rekat namaza devam etmek üzere dünya işlerinden nefsimizle konuşmamak yahut namazda meşru olmayan bir şeyi yapmamak şartıyla, bizden umumî ahd (söz) alındı.” Her kim ki bu ahdiyle amel etmek isterse kendine intisap edeceği bir şeyhe ihtiyaç duyar. O şeyhe, Allah’u Teâlâ’nın hitabından kendini meşgul eden hâtıralar kendisinden kesilinceye kadar bağlanmaya devam eder.

Sonra dedi ki: “Ey kardeşim! Nasihat veren, seni Allah ile meşgul eden şeyhin eli üzere yürü, hatta namazın içinde “şöyle giderim, şöyle yaparım, şöyle söylerim” ve bunlara benzer nefsin vesvesesini senden kese. Böyle olmazsa farz olsun, nafile olsun hiçbir namazda nefsin konuşmasından uzak olamazsın, bunu iyi bil! Bu duruma şeyhsiz olarak vasıl olmayı istemekten sakın! İlimsiz mücadele eden taife gibi olursun. Muhakkak bu da senin için ebediyyen sahih olmaz.”[28]

Yine Şa’rânî der ki: “Şeyhsiz nefsimle mücâhedemin sureti bu kavmin kitaplarını, mesela “Risale-i Kuşeyriyye”, “Avarif-ul Maarif”, Ebû Talib el-Mekkî’nin “Kutu’l Kulub”u ve İmam-ı Gazalî’nin “İhyası” ve bunlara benzeyen kitapları mütâlaa edip amel ediyordum. Bir müddet sonra fehim yoluyla bunun hilafı (tersi) açığa çıkıyordu. Evvelki durumu terk edip ikincisi ile amel ediyordum. Böylece ben, dar bir sokağa giren ve yolu geçip geçemeyeceğini bilmeyen, eğer çıkış görürse ondan çıkan veya çıkamayıp geri dönen bir kimse gibiydim. O dar sokağın durumunu bilen bir zatla birleşseydim, oranın durumunu kendine açıklar, yorgunluktan kurtarır, rahatlığa kavuşurdum. Bu, şeyhi olmayan kimsenin misalidir. Muhakkak şeyhin müride faydası yolu kısalmasıdır. Her kim şeyhsiz bu yola sülûk ederse şaşırır, ömrü biter, maksuduna ulaşamaz. Muhakkak şeyhin misali; karanlık gecelerde Mekke’ye hacıları götüren rehber gibidir.”[29]

Yine dedi ki: “Bu kavmin yoluna, talibi götüren şeyhten başka fehim yolu ile ulaşılabilseydi; Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî ( rahmetullâhi aleyh ) ve şeyh İzzeddin b. Abdüsselam ( rahmetullâhi aleyh ) gibi zatlar, bu kavmin yoluna girmeden ve edeplerini bir şeyhten almadan önce de o kavmin sözlerini söyledikleri halde yine de bir şeyhe ihtiyaç duymazlardı: Bu iki zat “Her kim ki muhakkak orada bizim elimizdeki ilimden başka bir ilim var derse, Allah’a iftira etmiş olur.” diye buyurur.

Bu zatlar bu kavmin yoluna girdiklerinde: “Muhakkak ömrümüzü tembellik ve hicapta boşa zay ettik” diyorlardı. Zira Bu kavmin yolunu ispat edip, methettiler.[30]

Sonra: “Musa (aleyhisselâm) Hızır (aleyhisselâm) ’a Kehf Suresi 66. ayetinde:

“ Musa O’na (Hızır’a) sana öğretilenden bana doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım mı?” demesi ehl-i tasavvufa şeref bakımından kifayet eder.

İmam Ahmed Hanbel ( rahmetullâhi aleyh )’in Ebû Hamza el-Bağdâdî’den ( rahmetullâhi aleyh ) daha üstün olduğunu kabul eder. Ayrıca Sureyc’in oğlu İmam Ahmed ( rahmetullâhi aleyh )’in de Ebi Kasım Cüneyd-i Bağdadî’nin ( rahmetullâhi aleyh ) üstünlüğünü kabul eder. Tıpkı İmam Gazalî ( rahmetullâhi aleyh )’nin hüccet-ül İslâm olduğu halde kendini tarikata götüren ve delalet eden bir şeyh talep etmesi, yine böylece İzzeddin b. Abdüsselam ( rahmetullâhi aleyh ) sultan-ul ulema diye lakaplandığı halde şeyh araması gibi... Kâmil insan olmayı Ebû’l Hasan eş-Şazelî ile birleşinceye kadar bilmiyordum” derdi. (Allah onlardan razı olsun)

Bu iki âlim şerîat ilimlerinin genişliğine rağmen bir şeyhe ihtiyaç duydular. Bizim gibilere ise bir şeyhe ihtiyaç duymak daha evla ve daha elzemdir.[31]

Ebû Ali es-Sakafî

Ebû Ali es-Sakafî ( rahmetullâhi aleyh ) : “Bir kişi bütün ilimleri toplasa, insanların her taifesiyle arkadaşlık yapsa da tasavvuf erlerinin yetiştiği yere yetişemez. Buna ancak terbiye edici nasihat veren şeyhin terbiyesiyle yetişmek mümkün olur. Her kim terbiye ve edebini, kendine iyiliği emreden ve kötülüklerden sakındıran, ayıplarını, noksanlığını ve nefsin düşüncesizliğini gösteren kimseden almazsa; o kişiye davranış ve tavırların düzeltilmesinde uyulması caiz olmaz.”[32]

Ebû Medyen

Ebû Medyen ( rahmetullâhi aleyh ): “Her kim edeplerini, terbiye görmüş olanlardan almaz ise kendine tâbi olanları ifsat eder (bozar.)”[33]

Şeyh Ahmed Zerrûk

Şeyh Ahmed Zerrûk ( rahmetullâhi aleyh ) “Kavaid”inde: “Meşayıhtan ilim ve amel almak, mürşid olmayanlardan ilim almaktan daha hayırlı ve daha tamam olur. Ankebût Suresi 49.ayetinde:

“ Hayır! O Kur’an kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde (yer eden) apaçık ayetlerdir” buyruldu. Yine Lokman Suresi 15.ayetinde:

“ Bana yönelenlerin yoluna uy!” buyruldu. Şeyhlik makamı bu ayetlerle sabit oldu. Sahabe-i kiram Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) da Cibril (aleyhisselâm) ’in kul ve peygamber olduğu işaretine uyarak ondan aldı. Tâbiin de Sahabeden aldı. Herkesin kendine has tâbileri vardı. Mesela İbn-i Sirin, İbn-i Müseyyeb ve el-Arac gibi zatlar bu yolu Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’den, Tâvus, Veheb ve Mücahit gibi zatlar da İbn-i Abbas ( radıyallâhu anhu )’dan almışlardı. Daha böyle niceleri var.

İlim ve amellerin âlimlerin zikrettikleri gibi alınması apaçıktır. Amma himmet ve hal ise Enes ( radıyallâhu anhu ) ona şu sözü ile işaret etmiştir: “Peygamber Efendimiz ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’i defnettikten sonra ellerimizden toprağı silkelediğimiz anda kalplerimizin değiştiğini gördük.”[34]

Açıklandı ki; Peygamberin kerim şahsının görülmesi onların kalbine menfaat verirdi. Hal tahakkuk ettiği için onunla sohbet edenler menfaatten uzak kalmazdı. İşte bundan dolayı salihlerle sohbet etmek emrolundu ve fasıklarla sohbet etmek de yasaklandı.[35]

Ali el-Havvas

Efendim Ali el-Havvas ( rahmetullâhi aleyh ) bir şiirinde:

“Bilmediğin yola delilsiz gitme,

Şayet gidersen yolda bir uçuruma yuvarlanır düşersin.”[36]

Zira hakiki delil ve mürşid, sâliki emniyetli bir sahile kavuşturur. Ayakların kaymasından ve tehlikeli yollardan uzaklaştırır. Zira hakiki delil ve mürşid evvela kendisini sülûk ettiren, gizli yolları bilen, yolun cehaletine ve emniyetine vakıf olan bir zatla o yoldan gitmiş, maksadına ulaşmış ve şeyhi tarafından kendisine başkalarını irşad etme izni verilmiştir.

İbn-i Benna ( rahmetullâhi aleyh ) “Manzume”sinde buna işaret ederek:

“Muhakkak kavim (tasavvuf ehli) Hakk’a sefer ve göç ettiler, Yürüme ve konaklama yerlerine yetişmek için basiret sahibi bir delile muhtaç oldular. Muhakkak delil evvela o yola sülûk etmişti ve bu yoldan istifade ettiğini kavme haber vermek için geri döndü.” [37]

Şeyh Muhammed Hâşimî

Allah’a delalet eden ariflerin mürebbîsi, büyük şeyhimiz, Efendimiz Muhammed Hâşimî ( rahmetullâhi aleyh ) buyurdu ki: “Ey kardeşim! Arifi billah olan, sadık, nasihatçı, ilmi sahih, zevki açık, himmeti yüksek, hali razı olunan bir mürşidin yolu üzere giden, edebini terbiyecilerden alan, sülûk ettirmeyi bilen, seni yolundaki tehlikelerden koruması için sana delil olup seni Allah ile birleştiren, Allah’tan gayriden kaçmayı öğreten, Allah’a kavuşuncaya kadar seni yolunda götüren, seni nefsinin kötülükleri üzerinde durduran, sana Allah’ın ihsanını öğreten, öğrendiğinde O’nu sevdiren, O’nun için mücâhede ettiren, O’nun için cihad ettiğinde sana O’nun yolunu gösteren, seni Hazreti için seçen, hayatta olan bir şeyhin eli üzere yoluna sülûk et. Cenab-ı Allah Ankebût Suresi 69. ayetinde:

“ Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir” buyurdu. Şeyhin sohbetine iktida etmek vaciptir. Bunda asıl ise Lokman Suresi 15.ayetinde:

“ Bana yönelenlerin yoluna uy.”

Yine Cenab-ı Allah Tevbe Suresi 119. ayetinde:

“ Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.” buyurmuştur.

Şartlardan biri de basireti açık, maharetli bir mürşid-i kâmil tarafından halkı terbiye etmek üzere izni bulunan kimsedir. “Bu sıfatlara sahip olan zat nerede?” denilemez.

Biz de İbn-i Atâullah İskenderî ( rahmetullâhi

aleyh )’nin “Letaif-ül Minen”de buyurduğu gibi: “Delalet edenlerin nadir olması seni aciz bırakmasın. Muhakkak onları aramada sadakâtının mevcut olması gerekir. Sen doğrulukta ciddi ol ki mürşidi bulasın.

Bir şiirde:

“Lâkin Allah’ın sırrı doğruyu aramaktadır.

Nice talebi doğru olanlar var ki acayip halleri görülür” denildi.

“Letaif-ul Minen” kitabında: “Muhakkak seni, Allah’ın ona vermiş olduğu hususiyetlerine muttali edip bildirdiği, beşerîyetin şehadetini, onun mevcudiyetinin içinde senden gizlediği, seni irşad yoluna götürene delalet ettiği, ona liderlik verdiği bir velîye iktida etmek uygun olur.”

İbn-i Atâullah ( rahmetullâhi aleyh ) “Hikem”inde de der ki: “Hiç kimse Allah’ın evliyasına vasıl olamaz ancak her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, kime evliyasına delaleti murad etmişse, onu evliyasına kavuşturur.”[38]

Dipnotlar

  1. Müslim Sahihinde Kitab-ul İmare’de, Buhari Sahihinde diğer bir lafızla Kitab-ul İtisam bil Kitab-i ves Sünne’de, Tirmizi Kitab-u Fiten’de ve İbn-i Mace Kitab-u Sünne’de tahriç etmişlerdir.
  2. Ebû Davud Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den, Buhari Edebu’l Müfret’te rivayet ettiler. Ez-zeyn-ül İraki bu hadisin isnadı hasendir dedi. Feyzul Kadir c.6 s.252
  3. Bazı okuyucular bu ibarenin muradının dışında anlamlar çıkararak hucüm ediyorlar. Onlar zannediyorlar ki biz Kur’an-ı Kerîm’in ve sünnet-i seniyyenin ehemmiyetini naksediyoruz, Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şerifin tilavetinden ayrılıyoruz. Tasavvuf erleri hakikatte, Kur’an-ı Kerîm’e ve hadis-i Nebeviyye’ye tazim etmede ve yapışmada, insanların pek çoğundan daha ileridedirler. Diğer bir ibare ile mücerret Kur’an-ı Kerîm okumak ve şerefli sünnet üzere iktisar etmek kifayet etmez. Muhakkak bununla beraber anlayıp amel etmek vardır. Zira Kitap ve sünnet iyi bir sohbete çağırıyor. Bunları Kitap ve sünnetin ehemmiyetine delil olan bahiste açıklayacağız. Diğer bir ibarede ise, bu ikisi ile beraber Kur’an-ı Kerîm ve sünneti seniyyenin kıraatı apaçık lazım olduğu gibi, bunun üzerine nefisleri terbiye eden ve insanları kıraata, Kitap ve sünnetin tatbikine teşvik eden mürşitlerin sohbetlerini de eklemek gerekir.
  4. Sahihi Müslim’de Bâb-u Beyanı Kur’an ale Sebatü Ahrufün
  5. Buhari, Kitab-u Zebaih’de, Müslim Kitab-ul Birr ve Sıla’da Ebû Musa El-Eş’arî (radıyallâhu anhu)’den rivayet ettiler.
  6. Ebû Ya’la rivayet etti. Ricalı sahihtir dedi. Mecma-uz Zeva’id c.10 s.226’da.
  7. Ebû Davud ve Tirmizi Kitab-u Zühd’de rivayet ettiler. Tirmizi hadis hasen garibtir dedi.
  8. Ebû Davud rivayet etti.
  9. Ebû Davud rivayet etti.
  10. Müslim, Sahihinde, Kitab-ut Tevbe’de rivayet etti.
  11. Muhaddis Ahmet İbn-i Hacer El-Heysemî Mekkî’nin El-Fetavayyi Hadisiyye, s.55 (ö.t.h. 974)
  12. Fahreddin Râzî, Tefsir-i Mefatihi’l Gayb, Tefsiri Kebir diye meşhur olmuştur, c.1 s.42
  13. Bacurî’nin Cevhere şerhi s.133, Şeyh İbrahim Bacurî, kendi asrında Ezher’in şeyhi büyük âlim ve şafiî mezhebinin muhakkikinden idi. (ö.t.h. 1277)
  14. İbn-i Cemre’nin Sahihi İmam Buhari’nin muhtasarının şerhi olan Behçeti’n Nüfus, c.3 s.146. (ö.t.h.699)
  15. İbn-i Kayyım Cevziyye, “El-Vabil-us Sayyib Minel-Kelimit-Tayyib” s.53 (ö.t.h.751)
  16. Ennurul-Mubin Alel-Mürşidil-Muin s.178
  17. Alleme Eş-Şeyh Emin El-Kürdî Şafiî, “Tenviril-Kulûb” s.44-45
  18. İbn-i Ebi Acîbe, Şerh-ül Hikem c.1 s.7
  19. Taha Abdulbaki Sürur, Şahsiyatun Sûfiyetün, s.154 h.1382’de Mısır’da vefat etmiştir.
  20. Hüccet-ül İslâm Gazalî, Hülâsat-ut Tasanif Fittasavvuf, s.18 h.505’de Bağdat’ta vefat etmiştir.
  21. İhya c.3 s.65
  22. İhya c.3 s.55
  23. Mevâkıf, c.1 s.305 Emir Abdulkadir Cezair, azgın Fransızlar ile cihat eden büyük mücahittir. Fransız sömürgesinin karşısında 17 yıl kale gibi durdu. Onun tarife ihtiyacı yoktur. Abdulkadir Cezairi’nin tasavvufundan bahsetmek, kulaklara hoş gelmeyen bir ibaredir. Çünkü o tasavvufun en seçkin şahsiyetlerindendir. Onun El Mevakıf adlı kitabı buna şahitlik eder. Onun orta hacimde bir divanı vardır. En uzun kasidesi ra kafiyelidir. Adı da Üstaz-ı Es Sûfii’dir. O kasideden bazı beyitleri okuyucuya seçtik. Ey! Mutlu şeyhim. Mutluluk, hayır, bereket geldi; uğursuzluk orduları adı sanı kalmamacasına gitti. Sizi bana anlatacak, bana hayat verecek haberinizi herkesten soruyordum. Nihayet sonunda şeyhimin himmeti çok uzaklardan bana “Yaklaş! Senin azığın benim yanımdadır” dedi. Ben şimdi eteğimi çemledim. Kırılmasından korkulmayan şevk kanatları beni uçurdu. Nihayet kervanımızı Bahta deresine ıktırdım. Yükümü oraya indirdim. Müjde tamamlandı. Ariflerin terbiyecisi, bizzat kendisi bana geldi. Vaziyet bunda şaşılacak bir şey yoktur. Durum güneş gibi açıktır. Bana dedi ki: “Ben yıllardır seninle karşılaşmayı bekliyordum, ey ay. Elestü bi Rabb’i kumdan beri sen benim oğulcuğumsun. O zaman da kalem bunu yazmıştı. Ta eskiden senin deden senin azığını bize bırakmıştı. Aman ne tatlı azıktır.” Ben onun ayaklarını ve ayaklarının bastığı açkılarını öptüm. Sana müjde olsun dedi. Allah’ın emri bu şekilde yerine geldi. Bakırımın üzerine sir iksirini döktü. İşte bu hâlis külçe altındır dedi. Faslı Muhammed bütün güzel ahlâkını ve hallerini Allah’ın seçkin kulu Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den almıştır. Ey! Mutlu şeyhim. Mutluluk, hayır, bereket geldi, diyenler olduğu sürece Allah’u Teâla Muhammed (aleyhisselâm)’a selat ve selam etsin. ” Emir h.1222 senesine muvafık olan m.1807 senesinde Cezayir’in Kaytana köyünde doğdu. H.1300 senesine muvafık olan m.1883 senesinde ise vefat etti. Sonra cesedi Şeyh-ul Ekber Muhyiddin Arabi’nin kubbesinin içine defnedildi. Daha sonra h.1386 senesine muvafık olan m.1966 senesinde tekrar Cezair’e nakledildi.
  24. Miftahul Felah s.30
  25. Letaif-ül Minen, s.167
  26. Ahmet b. Acîbet-ül Haseni, İkaz-ul Himem Fi Şerhil Hikem, c.1 s.74. Bu kitap Atâullah İskenderî’nin Hikem’inin şerhidir. (İbn-i Atâullah İskenderî h.709’da vefat etmiştir.)
  27. Geylanî, Futuhu’l Gayb kitabının En Nevadiru’l Ayniye Fil Bevadir-i Gaybiyye isimli 534 beyitlik kasidesinden alınmıştır, s.201 h.561’de Bağdat’ta vefat etmiştir.
  28. Abdulvehhab eş-Şa’rânî, Levagıhu’l Envaril Kudsiyye Fi Beyan-il Uhud-ul Muhammediyye c.1 s.51’de. Şa’rânî h.973 senesinde Mısır’da vefat etmiştir.
  29. İmam Şa’rânî, Letaif-ul Minen Vel Ahlâk, c.1 s.48-49
  30. İmam Şa’rânî, Letaif-ul Minen Vel Ahlâk, c.1 s.25
  31. İmam Şa’rânî, Letaif-ul Minen Vel Ahlâk, c.1 s.50
  32. Sülemî, Tabakat-us Sûfiyye s.365
  33. Ennüsratün Nebeviyye s.13
  34. İmam Ahmed b. Hanbel, İbn-i Mace ve Tirmizi, hadis hasen, sahih, gariptir dedi. Lafız Enes’e aittir. Enes diyor ki: “Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye girdiği gün her şey aydınlandı. Vefat ettiği gün
  35. Ahmed Zerrûk, Kavaid-ut Tasavvuf kaide 65’de.
  36. Şa’rânî, Minen kitabı c.1 s.51
  37. İbn-i Benna, El Fütuhat-ul İlâhiyye (Şerhül Mebahis Asliyye) c.1 s.142
  38. Şeyh Muhammed Hâşimî Tilmisani’nin Şerh-u Şatrancıl Arifin, s.14. (Kitabın sonunda tercüme halinden kısaca bahsedeceğiz.)
  39. İbn-i Acîbe (rahmetullâhi aleyh) der ki: “Hususiyetin isbat ve nefyinde insanlar üç kısma ayrılmıştır: 1- Bir kısım kimseler selef mürşitlerini kabul edip, sonradan gelen mürşitleri inkâr ettiler. Bunlar avamın en çok nefret edilenleridir. 2- İkinci kısım insanlar da eski ve yeni olanları kabul edip, dediler ki: “Onlar zamanlarında gizlidirler. Allah’u Teâla onların bereketlerinden insanları mahrum etmiştir.” 3- Üçüncü kısım insanlar ise, selef mürşidlerini kabul ile beraber, kendi zamanlarında olanların hususiyetini de kabul etmişlerdir. Onları bilmişler, elde etmişler ve onlara tazim etmişlerdir. İşte onlar Yüce Allah’ın murad ettiği, kendine götürdüğü ve hazretine yaklaştırdığı saadete eren insanlardır. Hikemde: “Hiç kimse Allah’ın evliyasına vasıl olamaz. Ancak her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’u Teâla, kime evliyasına delaleti murad etmiş ise, onu evliyasına kavuşturur…” Şeyhin terbiyesi kesildi diye iddia edenler, bununla ret olunurlar. Zira Allah’u Teâla’nın kudreti umuma olup mülkü ise devamlıdır. Yeryüzü kıyamete kadar hiçbir zaman delil getirenlerden boş değildir. İbn-i Acîbe (rahmetullâhi aleyh)’in El-Bahr-ul Medid Fi Tefsiril Kur’an-il Mecid tefsirinin c.1 s.77’de. Bazılarının bu hususta ki beyitleri bana yetişti. Bu zamanda mürşit kalmadı, yahut da nadir kaldı diyenleri reddiye ederek dedi ki: “Hidayetten sapıtan kavim dedi ki: Bizim asrımızda mürşit nadir, yahut da hiç bulunmaz. Bende dedim ki; Hayır! Muhakkak onlar cahilin gözünün görmesinden yücedirler.” Elhamdülillah biz arif olan mürşitlere şu zamanımızda yetiştik. Terbiyenin şartlarını kemâl üzere yerine getiren, söz, hal ve himmet sahibi olan kişiler birçoklarını mezun etmişler ve halkın büyük bir kısmı onlardan menfaatlenmiştir. Ve lâkin yarasalar o nuru görmeye muktedir olamaz.”