Sübha, hebâdır (toz zerrecikleridir). (Istılâh, 537
Sübha, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heyula/" heyülâ /a diye isimlendirilen hebâdır. Bunlar açık değillerdir. Onlar bizzât değil, sadece süretleriyle mevcüddurlar. (Kâşânî, 99; Câmi’, 85
(Ayrıca bk. hebâ'; heyülâ
sübühâtü'l-vech/sebehâtü'l-vech Sübühâtü'T-vech 1ya da sebehâtil'l-vech, yani cemâlin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybeti /a ) nedir? Cevabı: Bir şeyin vechi, o şeyin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a ve zâtıdır. Bunlar da, bizimle o ilâhi isimler arasındaki perdelerden ibâret olan zâti nürlardır. Bu sebeble O, şöyle buyurmuştur: O'nun vechi dışında her şey yok olacaktır. Bu vecili ile bu sübühâtın umüma şâmil olan dildeki te'villerinden biri tenzih nürları olup bu da, O'ndan, kendisine lâyık olmayan sıfatları kaldırmaktır. Bunlar ademiyyet (yokluk) hükümleridir. Adem (yokluk), hakikatte Zât'a lâyık olmayan şey, burada ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayret/" hayrettir /a . Vücüdi bir hâlden tenzih edilmediğinde o vecihlerin aynıdır (özüdür). Bu sebeble ilâhi isimler birer a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a olmuşlardır. Bu isimler kavranılırsa, bu Zât'tan elde edilen hâllerden dolayı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mumkunatin/" mümkünâtın /a âyânı (mümkün varlıkların özleri) olarak bu nisbetlerden bahs edilir. Bir isimle telaffuz edilen her hâl, kendisi olması bakımından, ya tenzih ya da isbât yoluyla, ya da her ikisiyle birlikte O'na delâlet eder
Bu isimler iki kısma ayrılır: Biri, tamamı nürlardan ibâret olan isimlerdir, ki bunlar vücüdi işlere delâlet eder. Diğeri ise, tamamı zulmetlerden (karanlıklardan) ibâret olan isimlerdir, ki bunlar da tenzihe delâlet eder. buyurmuştur ki: Allah'ın, nürdan ve zulmetten yetmiş ya da yetmişbin perdesi vardır. Eğer onları kaldırsaydı, sübühât-ı vechi fcemâlinin heybeti), kendisini idrâk eden yarattıklarının gözlerini yakar kör ederdi. k.y. Eğer O, ilâhi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isimlerini/" isimlerini /a kaldırsaydı, bu perdeler de sübüt ortadan kalkardı. Eğer, bu isimlerden ibâret olan perdeler ortadan kalksaydı, Ahadiyyet-i Zât zuhür ederdi de, O'nun ahadiyyetine, vücüdla sıfatlanan hiçbir ayn dayanamazdı. Mümkün olan âyânın vücüdu (varlığı) yok olur gider, böylece vücüd ile vasıflanamazdı. Çünkü onlar, ancak bu isimler sayesinde vücüd ile vasıflanabilirler. Aklen ya da şer'an olsun bu hükümlerle vasıflanabilmesi de ancak bu isimlerle mümkün olur. Mümkünât (mümkün varlıklar), bu perdelerin arkasında, imkân mertebesinin ardından gelen şeyden zuhür eder. Işte bu, tecelli-yi zâtidir. İşte vücüd ile vasıflanmak, ilâhi isimler perdesi ardındaki bu imkân mertebesinden sonra gelir. Allah hakkındaki ilim, mümkünât âyânına bu isimler bakımından, ancak aklen ve keşfen taalluk etmiştir. (Fütühât, TI, 108
(Ayrıca bk. a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nur-zulmet/" nür-zulmet /a
