İslâm tasavvufunda kusur arayıp ayıplayanlar ve onun üzerine hücum edenler, çeşitli yalan ve iftiralarla itham edenler, onun bozulduğunu ve haktan meylettiğini uyduranların bu şekilde hareket etmelerinin sebebi İslâm’ın kökünü kazıyıcı düşmanlıkları ve kinleri ya da tasavvufun hakikatını görmeyi örten cehaletleridir.
Birinci sınıf: İslâmı taan etmek, kalelerini yıkmak, alametlerini kirletmek için düşmanlık eden fırkaların, İslâmî sınıfların arasına zehir saçan İslâm düşmanı olan zındık müsteşriklerin ve çocuklarının, hilekâr olan haçlıların ve buğzeden sömürgecilerin yapmış olduğu amellerdir.
Seyyid Muhammed Esed tasavvufun maruz kaldığı bu hücumları “elİslâm
Ala
Müfterak-it
Turuk”
ismindeki
kitabının
“Haçlıların savaşlarının perde arkası” bahsinde açığa çıkarmıştır.[1]
Bu garazkârlar İslâm’ın kuvvetini yıkıp parçalamak için İslâm derslerini inceden inceye öğrendiler. Hangi kapıdan girerlerse girsinler, o hilekâr hedeflerine ve habis (kötü) fikirlerine ulaşmak için emek sarfettiler. (Bunların maksatları bu kadar vahim idi.) Bunların bu hususta en meşhur yazarları İngiliz Nicholson, Yahudi İgnas Goldziher, Fransız Massignon ve bunlara benzeyenlerdir. Bunlar bazı kitaplarda zehiri yağın içerisine katarak, okuyanı güvendirmek için İslâmı medhederler. Onları kıvama getirip sözlerine inandırdıktan sonra akîdelerine şüphe sokarlar. İslâm’a yalan ve iftira sokuşturarak, okuyucunun kalbini bâtılla doldururlar.
Bazen de kendilerini müslüman gösterip tarafsız ilmî sıfatlara ve dine düşkünlük elbisesine bürünerek İslâm mirasının üzerine ağlayarak, tasavvufa dört koldan saldırırlar. Tasavvufun İslâm’ın ruhu ve çarpan kalbi olduğunu bildiler. Onun Yahudilik’ten, Nasranilik’ten ve Budizm’den iktibas edildiğini iddia ettiler. Tasavvuf erlerini küfre götüren, yanlış akîde ve sapık fikirler olan, hulûl, ittihat, vahdet-i vücûd, vahdet-i din (din birliği) ve başka iftiralarla itham ettiler.
Biz bu durumu onlara çok görüp ayıplamıyoruz. Çünkü bunlar düşman ve bu durumlar da hilekâr düşmanın görevidir. Onların garazkâr ve habis görüşlerini bildikten sonra onları reddetmek ve iftiralarını çürütmek için tafsilata da girişmiyoruz. Lâkin biz İslâm iddiası eden, sonra da bu amansız düşmanların görüşlerini benimseyen özellikle de İslâm’ın ruhu ve cevheri olan tasavvuf hakkında kötü laf söyleyen bu kişileri kınarız. Sen iyi bil ki; İslâmı ancak hakiki olarak Kitab’a ve sünnete sarılan tasavvufçular yaşarlar. Acaba akıllı bir müslüman için bu önyargılı ve suçlayıcı düşmanların sözlerini mü’min kardeşlerine saldırmak için delil edinmesi doğru olur mu? Yüce Allah’ı tenzih ederim ki bu büyük bir bühtandır.
Eğer bu müşrikler ve müsteşrikler sözlerinde sûfilere iftira ederek İslâmiyeti savunuyor, kendi iddialarınca İslâmı seviyor, İslâm’dan şaibeleri çıkardıklarını sanıyor ve bu hususta gayret gösterdiklerini söylüyorlarsa
niçin
İslâmla
kucaklaşmıyorlar?
Niçin
İslâmiyeti hayatlarına yol olarak seçmiyorlar?
İkinci sınıf: İslâm tasavvufunun hakikatını bilmeyen, onu sadık ricalindan ve ihlâslı ulemasından almayanlardır. Bilakis inceleme ve araştırmadan uzak yüzeysel bir şekilde nazar edenlerdir. Bunlar da kısımlara ayırılırlar:
ATasavvuf hakkındaki fikirlerini bazı sahtekarların tasavvuf anlayışlarından ve amellerinden ve bazı sapık tasavvuf davetçilerinden etkilenerek aldılar. Çünkü onlar hakiki ve net tasavvuf ile sûfilerin içine karışan yabancı kimselerden sadır olan çirkin vakaların arasını ayırt etmeden almışlardır. Bunların ise İslâmla hiçbir ilişkisi yoktur.
B- Saadet-ı Sûfiyye’nin kitaplarına birtakım desise, hile veya dışarıdan sokulan meseleleri okuyup aldandılar. Onları tahkik ve tesbit etmeden sabit bir hakikat zannettiler. Yahut da sûfilerin kitaplarında sabit olan bir kelamı alıp onların muradlarının dışında sathî (yüzeysel) fehimleri, sınırlı ilimleri ve kendi hususi hevâ ve istekleri hesabınca anladılar. Bunlar, şerîatın özünden sapmayan ve bu müteşabih kelamı tevil etmek için parlak ışık ve aydınlatıcı nur veren sûfilerin açık olan kelamlarına müracaat etmediler.
Bunlar kalplerinde hastalık ve eğrilik olan kimselere benzerler. Kur’an-ı Kerîm’deki müteşabih olan ayetleri aldılar. Kendi hevâ, heves ve sapıklıklarına göre tevil ettiler. Bu müteşabih ayetlerin manalarına ışık tutan, manalarını açıklayan, maksatlarını beyan eden Kur’an-ı Kerîm’in diğer muhkem ayetlerine göz atmadılar. yüce Allah bunların hakkında Âl-i İmrân Suresi 7.ayetinde:
“ Sana kitabı indiren O’dur. Onun (Kur’an’ın) bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar Kitabın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir.” buyurdu.
İşte bundan dolayı ahmak cahiller ve suçlayıcı garazkârların işi karıştırmamaları için, sûfi âlimler, ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinden ayrılmayan akîdelerini apaçık ortaya koydular. Bu büyük sûfi âlimlerden bir tanesi de Şeyh Muhyiddin ( rahmetullâhi aleyh )’dir. Zaten bu zatın “Futuhatul Mekkiyye” kitabının başında, akîdesini açık ve tafsilatlı olarak zikrettiği görülür. Risale-i Kuşeyriyye sahibi ve diğerleri de böyledir.
CKültür ve ilimlerini daha önce geçen yerlerde açıkladığımız gibi müsteşriklerden alan ve onlar tarafından kandırılıp aldatılan kimselerdir. Kendi söz ve bâtıl durumlarını sanki tartışmayı kabul etmeyen, apaçık şeyler olduğunu söyleyerek, bina ettiklerini söylediler. Yahut da Hakim ve Hamid olan Allah tarafından indirildiğini iddia ettiler. Anlayış ve zekaları ile ellerinden gelen her şeyi yapmak isteyen, İslâm dininin eğitim ve kültürlerini yıkıp, alametlerini kirletmek, İslâm’ın cevheri ve ruhunu taan edip (ayıplayıp) kötülemek isteyen bu müsteşriklerin hakikatını idrak edip anlayamadılar.
Ancak şu var ki bu İslâm ümmetinin arasında hak üzerine galip gelen bir taife var ki onları yüz üzere bırakıp, yardımını kesen ve onlara muhalefet edenler Allah’ın emri (kıyamet) gelinceye kadar, zarar veremezler.[2] Eğer insanlar ve cinler toplansalar da onlarla karşılıklı harp etseler, onlar yine de sapıtanı hidayete çağırırlar. Onlardan gelen ezaya sabreder, sapık ve körleri Allah’ın nuru ile görürler. Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’nin hidayeti ile hidayetlenirler. Zaman ve yıllar geçse de onun nuru ile aydınlanırlar.
5.7 . Selef ve Halef Müslüman Âlimlerin Tasavvuf ve Erleri
Hakkındaki Şehadetleri
Bu risalenin sonunda İslâm tasavvufçularından, İslâm ümmetinden, büyük ulemanın sözlerini ve şahitliklerini sana az bir parça nakledeceğim. İslâm’ın evvelinden bu günümüze kadar fikir ve davet erlerini anlatmaya çalışacağım.
Tasavvufun cevherini bildikten ve senin için tasavvufun İslâm’ın ruhu olduğu açıklandıktan sonra senin bu şehadete muhtaç olman zail olur. Tasavvufun dinin üç rüknünden (İslâm, iman ve ihsan) biri olduğunu bilirsin!
Lâkin burada İslâm’ın nurunu görmekten kör olmuş ve onun hakikatlarından cahil olan bazı nefisler vardır. Bunlar inceleme ve araştırma yapmadan tasavvufun doğru yoldan sapmış kimselerin ve bid’at ehli tasavvuf propagandacılarının işi olduğuna hükmettiler. Bunları ve tasavvufun hakikatını bilmeyenleri, kalpleri ihyada ve nefisleri terbiye etmede tasavvufun etkisini ve zaruretini anlamaları ve çeşitli diyarlarda ve memleketlerde İslam’ın yayılmasındaki tasavvufun semere ve neticelerini bilmeleri için âlimlerin tasavvuf hakkındaki sözlerine sevkederiz.
1- İmam-ı Azam Ebû Hanîfe
Büyük İmam Ebû Hanîfe en-Numan ( rahmetullâhi aleyh )’ın bu husustaki görüşü, “Şerîat el-Hakikat” bölümünde mufassal bir kelamla geçti. O’nun şerîata ve tarikata nasıl kıymet verdiğini sen de gördün. Zira o zat, bu meydanın süvarisidir. Bunu “İbn-i Âbidin” meşhur hâşiyesinde zikretmiştir.[3]
2- İmam Malik
İmam Malik ( rahmetullâhi aleyh ) diyor ki: “Her kim fakih olur da tasavvufçu olmazsa, muhakkak fasık olur. Her kim tasavvufçu olur da fakih olmazsa, muhakkak zındık olur. Her kim bu ikisini birleştirirse hakikate ermiş olur. ”[4]
3- İmam Şafiî
İmam Şafiî ( rahmetullâhi aleyh ): “Sûfi ile sohbet ettim ve iki harften başka istifade etmedim.” Diğer bir rivayette üç kelimeden başka istifade etmedim, bunlar:
“Vakit kılıçtır. Sen onu kesmezsen, o seni keser.”
“Nefsini hakla (İslâm) meşgul etmezsen, o seni bâtıl şeylerle meşgul eder.”
“Fakirlik, sahibini birçok fitnelerden muhafaza eder.” demiştir.[5]
Yine İmam Şafiî ( rahmetullâhi aleyh ) kıymetli sözlerinden birinde: “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: “Yapmacıklığı (iki yüzlülük) terk etmek, insanlarla iyi geçinmek ve tasavvuf ehlinin tarikine iktida edip, girmek.” dedi.[6]
4- İmam Ahmed
İmam Ahmed ( rahmetullâhi aleyh ) sûfilerle dostluk kurmazdan evvel oğlu Abdullah’a derdi ki: “Ey oğlum, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın hadisini elden bırakma. Sen kendinilerini sûfilikle isimlendirenlerden sakın! Çünkü onların birçoğu dinlerinin hükümlerini bilmezler.” Ne zaman ki Ebû’l Hamza Bağdâdî Sûfi ( rahmetullâhi aleyh ) ile arkadaşlık yaptığında ve bu kavmin hallerini bildiğinde, o zaman oğluna dedi ki: “Ey oğlum! Bu kavmin meclislerini bırakma! Zira bu kavmin üzerimize üstünlüğü ilim, murakabe, haşyet, zühd ve yüksek himmet çokluğu iledir.”[7]
Muhammed Es-Seffârinî Hanbelî ( rahmetullâhi aleyh ) İbrahim b. Abdullah Kalânisî ( rahmetullâhi aleyh )’nin İmam Ahmed ( rahmetullâhi aleyh )’ten şöyle dediğini naklederek: “Bunlardan daha efdal bir toplum bilmiyorum” deyince ona: “Onlar vaaz dinleyip vecde geliyorlar.” denildi. İmam Ahmed ( rahmetullâhi aleyh ) de: “Bırakın onları! Onlar bir saat Allah’la ferahlansın, zevke gelsinler.” dedi.[8]
5- İmam Muhâsibî
İmam Muhâsibî ( rahmetullâhi aleyh ): “Hakk’a vasıl olmak ve tasavvuf erlerinin ulaştığı hidayeti elde etmek için sarsılmaz bir gayretin gerektiğinden bahsederken bir eserinde şöyle demiştir. Bu eser tasavvufî, ahlâkî ve imanî bir hayatı en güzel bir şekilde vasfeden kitaplardan biridir. Şüphesiz bu ümmet yetmiş küsur fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnızca biri fırka-i naciye olacaktır. Diğerlerini de ancak yüce Allah bilir. Ömrüm boyunca ümmetin ihtilaflarını incelemeye devam ettim. Açık bir yöntemle konuya işaret eden yolu bulmaya çalıştım. İlim ve ameli talep ederek, ulemanın da irşadı ile ahiret yurduna uygun hareket etmek istedim. Birçok kere Allah’ın kelamını fukahanın te’viliyle düşündüm ve ümmetin ahvalı için tefekkür ettim. Bana takdir edildiği kadar onların mezheplerini ve sözlerini inceleyip anladım. İnsanların içinde boğulduğu derin ihtilaflar denizini gördüm. Onlardan çok az bir toplumun emniyette olduğunu gördüm. Onlardan her sınıfı kendilerine tâbi olanların necat bulacaklarını, muhalefet edenlerin ise helak olacaklarını iddia ettikleri halde gördüm. Sonra şu sınıfları gördüm:
Onlardan bir kısmının ahiretin durumlarına vakıf olan âlimler olduğunu gördüm. Bunlarla karşılaşmak çok zor olup, bunlar az rastlanan kimselerdir.
Bir kısmı ise, cahil olan kimseler olup, bunlardan uzaklaşmak bir ganimettir.
Bir kısmı ise ulemaya benzer, fakat dünyaya gönüllerini kaptırmış ve dünya da onların üzerlerine etki yapmış kimselerdir.
Bir kısmı da ilim taşıyan kimseler olup, dine mensup olanlardır. İlimleri sebebi ile tazim ve yükseklik bulmaya çalışan ve dinleriyle de dünya malına nail olmak isteyenler vardır.
Bir kısmı ise ilim taşıyan fakat taşıdığı ilmin yorumunu bilmeyenlerdir.
Bir kısmı kendilerini âbidlere benzetmiş olup hayrı arayan kimselerdir. Onların kimseye faydası dokunmaz. Çünkü ilimlerini dinleyen kimselerin kalplerine onların ilimlerinden hiçbir şey girmez ve sözlerine itimat edilmez.
Bir kısmı da akıl ve deha sahibi olup, onların da verâ ve takvası yoktur.
Bir kısmı ise birbirlerini severler, hevâ ve arzularına muvafakat ederler. Dünya için zelil olup, zillete düşer ve riyaseti (liderliği) talep ederek riyaset peşinde koşarlar.
Bir kısmı da insanların şeytanlarıdır. Ahiretten uzaklaşır ve aşırı bir hırsla dünyayı talep ederler. Dünyalık peşinden koşar ve dünya malını toplamaya rağbet ederler. Onlara dünya gözüyle bakarsan diridirler eğer irfan gözüyle bakarsan da ölüdürler. Belki de onların yanında örf ve adet (meşru olan şeyler), münker (kabul edilmeyen) şeylerdir. Diri ile ölü arasındaki fark da bilinmektedir.
Yukarıdaki sınıflardan hangisine ait olduğumu inceledim sıkıntıya düştüm. Sonra hidayete erenlerin yolunu kastederek doğru yolu talep ettim. Uzun uzun düşündüm bana yüce Allah’ın Kitab’ı, peygamberinin sünneti ve ümmetin icması zahir olduğu zaman anladım ki bir insanın arzu ve hevâsına ittiba etmesi, onu rüşt ve hakikatı görmekten kör eder, haktan saptırır ve bu kişi körü körüne yaşamaya devam eder.
Ümmetin ihtilaflı yollarından fırka-ı naciyeye giderken helak eden fırkalardan ve alçaltıcı hevâlara dikkat ettiğim ve inceleme yapmaksızın girmekten sakındığım için durakladım. Nefsimin hayatını idare ettirmesi için kurtuluş yolu aradım.
Bundan sonra da yüce Allah tarafından inen Kitap’ta, kurtuluşun yolunu, Allah’tan ittika, farzların edası, helal ve haramın bütün hududunu tanımada ve bunlara sımsıkı sarılmada bu ümmetin icma ettiğini gördüm. Allah için, Allah’a ihlâs ile itaat etmeyi ve Resulünün izini takip etmeyi gördüm. Bu sebeple de ulemanın yanındaki eserlerde varid olan farzların ve sünnetlerin bilgisini öğrenmeyi talep ettim. Bunların ise birbirine ihtilaf ettiklerini ve birleştiklerini gördüm. Bununla beraber yine de ulemanın farzlar, sünnetler ve Allah’ın emrine uymada Allah için ittifak edip birleştiklerini tesbit ettim. Allah’ın rızasına uygun bir şekilde haramdan sakınan, peygamberlerinin izini takip eden ulemayı, ahireti dünyaya tercih eden zevat-ı kiramı ve Allah’ın emirlerine, Resullerinin sünnetine sımsıkı sarılanları gördüm.
Bu ümmetin içinde, bu sıfatlarla sıfatlanan ve eserlerine uyulan kimseleri araştırdım. Onların ilimlerini iktibas edip almak istedim. Lâkin onların çok az ve ilimlerinin de silinmiş olduğunu gördüm. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın buyurduğu gibi: “İslâm garip başladı (geldi), garip başladığı gibi garip olarak da dönecektir. Ne mutlu gariplere!”[9] Bunun gibi zevat, dinlerinde eşi ve benzeri olmayan kimselerdir. Bu sebeple velîleri ve müttekîleri kaybetme musibeti bana çok büyük ve ağır geldi. Birdenbire ömrüm içindeki bu çalkantılı hâlimde, ümmetin ihtilaf içinde olduğu bir zamanda, bana ölümün aniden gelmesinden korktum. Bir âlim bulmakta acele ettim. Niyetim onu bulmak ve ilminden nasip almaktı fakat olmadı. Ne ihtiyatı ne de kendime nasihatı bıraktım. Rahmeti ve şefkati bol olan yüce Rabb’im bana, kendi kulları arasında birtakım kimseleri lutfetti ki onların içinde takvaya delil, verâya alamet ve ahireti dünyanın üzerine tercih edenleri buldum. Onların irşad ve vasiyetlerinde, hidayet imamlarının etkili ve tesirli olduklarını ve onlara muvafık olduklarını buldum. Hem de onların ümmete nasihatı, toplu olarak yaptıklarını gördüm. Onlardan ebediyyen isyan beklenmez ve onlar ebedi olarak Allah’ın rahmetinden umutsuzluğa düşmezler. Onlar muhtaç ve zorlukta oldukları zaman da nimetlere şükredip, sabrederek kazaya razı olurlar. Onlar Allah’ın yardım ve ihsanını zikrederek, Allah’ı kullarına sevdirir, kulları da günahlardan dolayı tevbeye teşvik ederler. Allah’ın kudretini, azametini, Kitab’ını ve Resulünün sünnetini bilen ve dinlerinde fâkih olanlar bunları bildikleri için, kulları yüce Allah’a teşvik ederler. Sevilen ve sevilmeyen şeyleri bildikleri için bid’at, hevâ ve arzulardan uzaklaşır, bir şeyin derinine dalıp aşırı gitmeyi de terkederler. Mücadele etmeye ve tartışmaya buğzeder, gıybetten ve zulümden uzaklaşır, hevâ-i arzularına muhalefet ederler. Nefislerini hesaba çeker, azalarına sahip olurlar. Yeme, giyme ve bütün hallerinde haramı, helali araştırırlar. Şüphelerden uzaklaşır, şehvani arzularını terkederler. Yemede azla yetinir, mübahı azaltır ve helaldan dahi çekinirler. Onlar ahirette hesap vermekten korkarlar. Kendi kendileri ile meşgul olur, başkalarını değil de kendilerini küçümserler. Çünkü bir kişinin durumu başkalarını değil kendisini ilgilendirir. Ahiretin durumunu, kıyametin ahvalını, bol sevap kazanmayı ve azabın acı elemini bilirler.
Bu durum kendilerinde devamlı bir hüzün ve kalıcı bir gam miras bırakmıştır. Onlar daima üzüntü içinde olup dünya sevinci ve nimetleri ile meşgul olmazlar. Bunlar dinin sıfatlarını vasfederek verâ için öyle bir hudud çizdiler ki kalbim sıkıldı. Dinin edepleri ve verânın sıdkı öyle bir denizdir ki benim gibi kimselerin kurtulamayacağını ve sınırları içinde kalamayacağımı öğrendim. İşte o zaman onların faziletleri bana açıklandı ve nasihatları ışık tuttu, yakînen bildim ki onlar, ahiret yolunun âmilleri ve peygamberlerinin izini takip eden kimselerdir. Onlar aydınlanmak isteyenlerin lambaları ve irşad olmak isteyenlere de yol gösterenlerdir.
Bunların durum ve hallerini bildikten sonra onların mezheplerine rağbet ettim. Onlardan faydalanmayı, onların edeplerini kabul etmeyi ve onlara itaat etmeyi uygun gördüm. Onları hiçbir şeye denk tutamam ve hiçbir kimseyi de onlara tercih edemem. Bu sebeple yüce Allah bana bir ilim fethetti ki onun delili beni aydınlattı ve onun fazileti de beni nurlandırdı. Onu onaylayıp kabul edenin başaracağını umdum. Onunla amel edenin yardım alacağını yakînen kabul ettim. Ona muhalefet edenlerin eğriliklerini gördüm. Onların cahillik ve inkârlarından dolayı kalplerinde pasların biriktiğini gördüm. Onu onaylayanların ise büyük hüccet yakaladıklarını gördüm. Onu kabullenip hududunu kabul ederek, amel etmeyi kendime vâcib bildim. O ilme itikat edip içtenlikle ona yöneldim, hem de o ilmi dinimin esası kıldım. Amellerimi onun üzerine bina ettim ve bütün hallerimi onun içinde değiştirdim. Cenab-ı Allah’ın bana in’am ettiği şeylere karşı şükür içinde kalmayı istedim. Hem de Allah’tan
bu
ilmin
hududu
üzerinde
kaim
olmak
için
beni kuvvetlendirmesini talep ettim. Bu ilmi bilmemde çok kusurum vardır. Muhakkak ki ben bunun şükrünü eda edemem.” dedi.[10]
6- Abdülkahir Bağdâdî
Büyük
imam
kelamcıların
dayanağı
Bağdatlı
Abdülkahir (rahmetulahi aleyh) “el Ferku Beynel Firak” kitabının “Ehl-i Sünnet vel Cemaat Fırkalarının Beyanı” bâbında şunları söylemiştir: “Biliniz ki Allah sizi mesut ve saadetli etsin. Muhakkak ki ehl-i sünnet vel cemaat olan insanlar sekiz sınıftır:
Birinci sınıf:
Tevhid, nübüvvet, vaad, vaid, sevap, ikab, içtihat şartları, imamlık, başkanlık ve liderliği ilim bakımından ihate etmişlerdir.
İkinci sınıf:
Rey ve hadis fırkalarından meydana gelen fıkıh imamlarıdır. Bunlar dinin usûlü olan Allah’ın ezeli ve zati sıfatlarına itikat ederler. Kaderiye ve mutezile görüşlerinden uzak durur, cennet ehline cennet nimetlerinin ve kafirlere de cehennem azabının devamlılığına inanırlar. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali ( radıyallâhu anhu m)’nin imametlerini kabul eder ve ümmetin selefi salihlerine hüsn-ü zan ederek methederler. Sapık ve hevâ ehlinden uzaklaşan imamların arkasında Cuma’nın vacib olduğunu kabul ederler. Şerîat hükümlerini Kur’an, sünnet ve sahabenin icmasından almayı kabul ederler. İşte bu cemaata İmam Malik, İmam Şafiî, Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel ( radıyallâhu anhu m)’in ashabı girer.
Üçüncü sınıf:
Bunlar şu kimseler ki Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den gelen haber yolu ile nakledilen sünnetlerin ilmini kavrar, sahih olanla ve illetlinin arasını ayırt ederek cerh ve tadil sebeplerini bilirler. Hevâ ehlinin sapık bid’atlarını kendi ilimlerine karıştırmazlar.
Dördüncü sınıf:
Edebiyat, nahiv ve sarf ilmini ihate eden bir kavimdir. Bunlar lugat imamları olan Halil, Ebû Amr b. A’lâ ve Sibeveyh gibi zatların yolundan giderler.
Beşinci sınıf:
Kur’an-ı Kerîm’in kıraat vecihlerini ve kur’an ayetlerini, hevâ ehlinin sapık te’villerine yönelmeden ehli sünnete göre tefsirinin ve te’villerinin anlamlarını ihata ederler.
Altıncı sınıf:
Sûfilerin zahidleridir ki dünyayı gördüler azıyla yetindiler, tecrübe ettiler ibret aldılar ve aza kanaat edip kadere razı oldular. Onlar hayır ve şerden, kulak, göz ve kalbin yaptıkları şeylerden sorumlu olduklarını ve zerre miskali şeylerden hesaba çekileceklerini bildiler. Ahiret günü için en iyi hayırları yaparak hazırlandılar. Kelamlarını, ehl-i hadisin görüş, ibare ve işaret yolu üzere cereyan ettirip faydasız sözleri ise terkettiler. Bunlar hayırda riyayı ve utanmaktan dolayı hayrı terketmeyi bilmezler. Dinleri tevhid dini olup teşbihi terketmektir. Mezhepleri ise bütün işlerini yüce Allah’a havale edip ona tam bir tevekkül ederek onun emirlerine teslim olmaktır. Onlar rızıklarına kanaat edip itiraz etmezler. Yüce Allah Cuma Suresi 4. ayetinde:
“ Bu Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” buyurur.
Yedinci sınıf:
Müslümanların zayıf noktalarında kafirlere karşı nöbet tutanlardır. Onlar Müslümanların düşmanları ile cihad edip Müslümanları koruyanlardır.
Sekizinci sınıf:
Sapık hevâ ehlinin şiarının zahir olduğu beldelerin halkı değil de ehli sünnet şiarının galebe geldiği memleketlerin halkıdır.[11]
7- İmam-ı Kuşeyrî
İmam Ebû’l Kasım Kuşeyrî (rahmetulahi aleyh) meşhur risalesinin mukaddemesinde sûfilerden bahsederek dedi ki: “Yüce Allah bu taifeyi evliyasının hassı kıldı, Resullerinden ve Nebilerinden sonra onları kullarının üzerine faziletli eyledi. Onların kalplerini sırlarının madeni kıldı. Onları ümmetin arasında nurların doğduğu ve yükseldiği kimseler eyledi. Bunlar halka yardımcıdırlar. Her hallerinde Hakk için, Hakk’la dönüp dolaşırlar. Yüce Allah onları beşerîyet kirlerinden arındırmıştır. Onları ehadiyet hakikatleri ile tecelli edip müşâhede makamına yükseltmiş ve kulluk adabına nail olmaya muvaffak kılmıştır. Rubûbiyet hükümlerinin mecralarını göstermiştir ve onların üzerinde vacib olan tekliflerini yerine getirmelerine kaim kılmıştır. Allah Sübhane’nin emirlerini tahakkuk ettirdikleri için yüce Allah onları bir halden başka bir hale geçirip yükseltmiştir. Sonra da gerçek bir fakirlik ve üzgün bir kalple Allah Sübhaneye dönerler. Kendilerinde meydana gelen amellere, hallerinin saf ve temiz olmasına güvenmezler. Onlar bilirler ki yüce Allah istediğini yapar ve kullarından istediğini seçer. Halk ona hükmedemez. Hiçbir mahluk ondan hak iddia edemez. Zira sevabı, fazlının başlangıcı azabı adaletle hükmetmek, emri ise(cennetlik ve cehennemliği) ayırmaya hükmetmektir.”[12]
8- İmam Gazalî
İşte hüccet-ül İslâm olan İmam Ebû Hamid Gazalî (rahmetulahi aleyh)
“el-Munkizu
Mine’d-Dalâl”
isimli
kitabında
sûfilerden, sülûklarından ve yüce Allah’a vasıl eden hak tarikatlardan konuşarak diyor ki: “Muhakkak yakînen bildim ki sûfiler hasseten yüce Allah’ın tarikine sülûk eden kimselerdir. Onların davranış, hal ve tavırları, en güzel davranış ve tavır, tarikatları en doğru tarık ve ahlâkları da en temiz ahlâktır.” Sonra sûfileri inkâr eden ve onlara hücum edenleri reddederek der ki: “Sonuç olarak, tarikata dil uzatanlar daha ne diyebilir. Çünkü ilk şartı taharet, yani kalbi Allah’tan gayriden tamamen temizlemek, namazdaki tahrim tekbiri gibi anahtarı ise kalbi zikrullaha tamamen garketmek ve sonu da her şeyden vazgeçerek Allah’ta fâni olmaktır..!”[13]
9- İmam Fahreddin Râzî
Büyük Allâme ve şöhretli müfessir İmam Fahreddin Râzî (rahmetulahi aleyh)“İtikadat-u Firak-ıl Müslimin vel Müşrikin” kitabının “Sûfilerin Halları” başlıklı sekizinci babda der ki: “Bu ümmetin fırkalarını derleyenlerin çoğu sûfilerden bahsetmemişlerdir ki bu büyük bir hatadır. Zira özet olarak sûfilerin yolu, Allah’ın marifetine giden yol, kalbi temizlemek ve bedeni alakalardan soymaktır. Bu güzel bir yoldur.” Yine: “Tasavvufçular öyle bir kavim ki tefekkürle meşgul olur, nefsi cismani alakalardan soyar, gizli hallerinde ve bütün amellerinde Allah’ın zikri ve tasarrufatından uzak olmamak için mücâhede edip çalışırlar. Onların olgun edeplerinde, yapı ve mizaçlarında Allah’la beraber olmak vardır. İşte bunlar Âdem neslinden gelenlerin en hayırlı fırkalarıdır.” dedi.[14]
10- İzzeddin b. Abdüsselam
Sultan-ül ulema İzzeddin b. Abdüsselam ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Sûfilerden olan kavim, dünya ve ahirette yıkılmayan şerîatın temelleri üzerine oturdular. Başkaları ise resimler üzerine yani zahiri güzel ama kıymetsiz bir temel oturdular. Bu kavmin eli üzerine kerametlerin ve harikulade olan şeylerin vakı olması onların dünya ve ahirette yıkılmayan şerîat üzerine olduklarını sana gösterir. İşte bu durum bunların Hakk’a yakın olmalarından ve Allah’ın onlardan razı olmasından kaynaklanmaktadır. Eğer Yüce Hakk, amelsiz ilimden razı olsaydı, bütün amelsiz ilim sahiplerinden de kerametler sadır olurdu. Heyhat! Heyhat! (hiç öyle şey olur mu?)”[15]
11- İmam Nevevî
“Mekâsid” isimli risalesinde der ki: “Tasavvuf yolunun usûlü beş tanedir:
1Gizli ve aşikârda Allah’tan ittika etmek.
2Bütün söz ve fiillerinde sünnete ittiba etmek.
3 . Halk kendine yönelse de arkasını dönse de umursamamak.
4Azda ve çokta Allah’tan razı olmak.
5Bollukta ve darlıkta Allah’a yönelmek.[16] ”
12- İbn-i Teymiyye
Ahmed b. Teymiyye ( rahmetullâhi aleyh ) “Mecmau’l Fetava” isimli eserinin 10.cüzünde, sûfilerin Kitap ve sünnete sıkıca sarılıp bırakmadıklarından bahsederek der ki: “Sâliklerin müstakim olanları selef şeyhlerinin cumhuru gibidir. Onlar mütekaddimden Fudayl b. İyâz, İbrahim b. Edhem, Ebû Süleyman ed-Dârânî, Ma’rûf-i Kerhî, Serî esSakatî, Cüneyd b. Muhammed ( rahmetullâhi aleyhim ) ve müteahhirinden Abdulkadir Geylanî, Şeyh Hammad, Şeyh Ebû’l Beyan ( rahmetullâhi aleyhim ) ve diğerleridir. Bu zatlar, havada uçsa, suda yürüse dahi sâlikin, şerîatın emir nehiylerinden dışarı çıkmasına müsaade etmezler. Bilhassa onların üzerine gerekli olan şey, ta ölünceye kadar emir olunanı yapmak ve yasakları da terketmektir. İşte bu da Kitab’ın, sünnetin ve selefin icmasının delalet ettiği bir haktır. Onların kelamlarında böyle meseleler çoktur.”[17]
13- İmam Şâtibî
“El Müslim-ü Aşiret-ül Muhammediyye” adlı dergi Seyyid Ebû Tekî Ahmed Halil’in “İmam Şâtibî ( rahmetullâhi aleyh ) “Sûfi ve selefi” başlıklı yazısını yayımlayarak şöyle dedi: Şâtibî ( rahmetullâhi aleyh )’nin “el-İ’tisam” isimli eseri selefilerin bazı görüşlerinde müracaat ettikleri kitaplardandır. Hatta onlar Ebû İshak Şâtibî ( rahmetullâhi aleyh )’yi kendilerinin imamı olarak görürler. İmam Şâtibî bu kitabında “Tasavvuf-ul İslâmî” diye kıymetli bir fasıl açmış ve bu kitapta tasavvufun dinin özü olup bid’at olmadığını tesbit etmiştir. Orada dillerin ahras olup susacağı, akılların ve kalplerin teslim olacağı şekilde konuya tam hakkını vermiştir. İmam Şâtibî ( rahmetullâhi aleyh )’nin dediğine kulak ver!
O diyor ki: “Sonuçta cahillerin birçokları, sûfilerin Kitap ve sünnete uymayı ihmal ettiklerine ve şer’i şerifte olmayan şeylere iltizam ettiklerine inanırlar. O sözü dediklerini ve onun üzerine amel ettiklerini savunurlar. Onlar haşa ki buna itikat etsinler veya o sözü desinler. Halbuki onlar evvel emirde tarikatlarını sünnet üzere ve sünnete muhalefet etmekten sakınmak üzerine bina etmişlerdir. Hatta onların ileri sürüp de muhafaza ettikleri görüş ve inançlarının dayanağı olan Ebû Kasım Kuşeyrî ( rahmetullâhi aleyh ): “Muhakkak ki onların tasavvuf ismini seçmeleri, ehli bid’attan ayrı oldukları içindir. Zikredildi ki Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan sonra o asırda Müslümanlar, faziletli olan sahabenin ismini alem olarak koymuşlardır. Zira sahabeden daha faziletli kimse yoktur. Sonra sahabeyi takip edip gelenlere de tâbiin ismi verilmiştir. Ondan sonra da insanlar ihtilafa düşmüş ve mertebelere ayrılmıştır. Dinde dikkatli davranan hususi kimselere, zühhad (zahitler) ve ubbad (ibadet edenler) ismi verilmiştir. Sonra bid’atlar zahir olup çoğaldığında, her fırka kendilerinin zühhâd ve ubbâd olduklarını iddia etmişlerdir. Bunun için kendilerini Allah’la gören ve kalplerini gafletten muhafaza eden ehli sünnetin seçkinleri tasavvuf adı ile ayrıldılar. İyi düşün, derinden derine incele! Ganimet olarak elde tut! Allah daha iyi bilir.”[18]
14- İbn-i Haldun
İbn-i Haldun ( rahmetullâhi aleyh ) ilmi tasavvuftan konuşurken der ki: “Bu ilim dinde sonradan çıkan şer’i ilimlerdendir. Bunun aslı, bu kavmin tarikatı, sahabenin, selefin, tâbiinin büyüklerinin ve onlardan sonra gelen ümmetin hak ve hidayet yoludur. Bu tarikatın aslı ibadet üzere durup yüce Allah’a teslim olup itaatta bulunmaktır. Dünyanın ziynet ve süslerinden uzaklaşmak ve insanların lezzet, mal, şöhret ve mevkiden nasip alma çalışmalarından ayrı durmaktır. İbadet için halktan ayrı kalmaktır. İşte bu duruma göre sahabe ve selefin umumunun hali böyle idi. Vakta ki ikinci asırda ve sonrasında insanların dünyaya yönelmesi yayılınca ibadete yönelen kimselere sûfi ismi verildi.” dedi.[19]
15- Taceddin Subkî
Şeyh Taceddin Subkî ( rahmetullâhi aleyh ) “Muidun Niam ve Mubidun Nigam” adlı eserinin ”Sûfilik” başlığı altında: “Allah’ın selamı onlara olsun. Allah onları ve bizleri cennette biraraya toplayıp, birleştirsin! Onlar hakkındaki dedi-koduların sebebi alakasız birçok kişinin tasavvufa burun sokmasından kaynaklanan bilgisizliktir.” Şeyh Ebû Muhammed Cüveynî ( rahmetullâhi aleyh ) bu konuyla alakalı olarak şöyle dedi: “Bu durumda bilgisizce konuşanların üzerinde durmak doğru olmaz. Çünkü bunların haddi hesabı yoktur. Sahih olan o yolun sıhhatli oluşudur. Zira onlar
dünyadan
uzaklaşmış
ve
vakitlerinin
çoğunu
ibadetle geçirmişlerdir.” Sonra tasavvufun tariflerini yaptı ve sözü şuraya getirdi: “Hülâsa olarak onlar ehlullahtır. Onların hususiyetlerindendir ki onlar zikredilip konuşulduğunda rahmet umulur, duaları bereketi ile yağmurlar yağar. Yüce Allah onlardan ve bizlerden razı olsun.!”[20]
16- Celaleddin Suyûtî
aleyh ) “Teyidü’l Hakikatü’l Allâme Celaleddin Suyûtî ( rahmetullâhi
Aliyye” isimli kitabında der ki: “Muhakkak tasavvuf, şerefli bir ilimdir. Onun medarı, sünnete ittiba ve bid’atları terketmektir. Nefsin alışkanlıklarından,
hazlarından,
amaçlarından,
muradlarından
ve tercihlerinden temizlenerek yüce Allah’a teslim ve onun kazalarına razı olup muhabbetini talep ederek yüce Allah’tan başkasını hakir görmektir. Yine dışarıdan birtakım kimselerin, onlardan olmadığı halde onlara benzemeye çalışan bid’at ehli olduğunu gördüm. Onlar tasavvuftan olmayan şeyleri tasavvufa sokmuş ve bu sebeple de toplumun tasavvufa karşı kötü zanlarını meydana getirmişlerdir. Ehl-i ilim bu iki taifenin aralarını ayırt etmeye yönelip hak ile bâtılı bildirmişlerdir. Zira ben bu durumu düşündüm, şerîat imamlarının hakiki sûfilere bir şey dediklerini asla görmedim. Ancak onlar bid’at ehli ve sûfi olmadıkları halde aşırılık iddia eden sapıklar hakkında konuşuyorlardı.”[21]
17- İbn-i Âbidin
Muhakkiklerin sonu olan ve İbn-i Âbidin lakabı ile şöhret bulan meşhur fıkıhçı büyük Allâme şeyh Muhammed Emin, “Mecmuat-ür Resail İbn-i Âbidin” kitabının yedinci risalesinde “Şifau’l Alîl ve Bellü’l Galîl” bölümünde hatim ve tevhid yapmayı vasiyet edenin hükmünü açıklarken: “Taziyelerde ve hatimlerde insanlar arasında cari olan, dine sokuşturulan bid’atlar, ilim kisvesini giyip de sûfi ismini kendilerine mal eden kişilerden türediğini açıkladı ve sözüne ekleme yaparak sadık sûfilerin bu sözlerin kapsamına girdiğinin zannedilmemesi için şunları söyledi: “Saadatımız ve muteber olan sûfilere sözümüz yoktur. Zira onlar kötü ve düşük olan hasletlerden temizlenmiştir. Şerîat ve tasavvufun imamı olan Efendimiz Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh )’e birtakım kavmin zikirde vecde gelip sallandıklarını sordular. Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ) dedi ki: “Onları Allah’a bırakın. Onlar Allah demekle ferahlansınlar. Zira onlar öyle bir kavim ki bu yol onların ciğerlerini kesmiş, yorgunluk kalplerini parçalamış ve onlar halsiz olup daralmışlar. Eğer siz onların aldıkları zevki tatsaydınız, onların sayhalarını (bağırmalarını) mazur görürdünüz.” İmam Cüneyd de ( rahmetullâhi aleyh ) bu şekilde konuştu. Mahir, Allâme İbn-i Kemâl Paşa bu konuda kendisinden fetva istenildiğinde, dediği bir şiirin mefhumu:
“Eğer hakikatlı isen vecde gelmende bir zorluk yoktur,
Eğer ihlâslı isen de sallanmanda bir beis yoktur,
Efendisinin çağırdığı bir kişi, çağırana başı üzere koşarsa,
Sen kalktın ayak üzere Allah’a koşuyorsun, bu sana uygun olmaz mı?”
Zikir ve semâ hallerinde vakitlerini en güzel amellerle sarfeden ariflerin böyle yapmalarına ruhsat olduğu zikredildi. Çirkin hallere düşmekten nefislerine malik olan salikler ancak Allah’tan duyar (onu işitir) O’na müştak olurlar. Eğer O’nu zikrederlerse feryat ederler, şükrederlerse ortaya çıkarlar, vecde gelirlerse sayha atarlar (bağırır) ve müşâhede ederlerse de istirahat ederler. Eğer Allah’ın huzurunun yakınında dolaşırlarsa seyahat ederler. Üzerlerine ne zaman vecd galib gelir de iradesinin pınarlarından içerlerse yüz üzere düşer ve erirler. Bazılarının da kalplerinde lütuf şimşekleri (ilhamları) çaktığında harekete geçerler ve kendilerini iyi hissederler. Bazıları da var ki kurbiyetin doğduğu yerden muhabbet güneşi üzerlerine doğduğunda kendilerinden geçerler. İşte bu benim cevap vermemde aklıma gelenlerdir. Allah doğruyu en iyi bilendir!
Ayrıca onların semâsı, marifeti ilâhiyeyi ve Rabb’anî hakikatleri doğurur. Bu da ancak yüksek zatın vasfını, hikmetli konuları ve naatları dinlemekle olur.
Yine bizim için onlara iktida edip de uyanlara, meşreblerini tadanlara ve melik-il allamın zatında, nefsinde şevk ve tutkunluk bulanlara sözümüz yoktur. Özellikle bizim sözümüz bu avamlarla beraber olan düşük fasıklaradır.”[22]
18- Şeyh Muhammed Abduh
“Mecellet-ül Müslim” dergisi Muhammed Abduh ( rahmetullâhi aleyh )’nun “Tasavvuf Hakkındaki Görüşü” başlıklı makalesini yayınladı. Bu makaleyi ondan merhum Şeyh Ali Mahfûz ( rahmetullâhi aleyh ) “İbda” isimli risalesinde naklederek dedi ki: “Şeyh Muhammed Abduh ( rahmetullâhi aleyh ): “Muhakkak İslâm tarihini ve İslâm tarihinde İslâm’ın güzelliğini bozan birtakım bid’at ve adetleri araştıranlar, Müslümanları dinlerini tanımamaya düşüren ve onları kurtuluşun esası ve amellerin sıhhatının sebebi olan tevhitten uzaklaştıran esas sebebin tasavvuf olduğunu zannettiler. Halbuki durum onların zannettikleri gibi değildir. Şimdi biz özet olarak onların arzu ve maksatlarını sana zikredeceğiz. Bundan sonra durum neye dönmüştür, iyi bilesin.
Tasavvuf, İslâm’ın evvelki asırlarında meydana gelmiş olup onun çok büyük bir önemi vardı. Evvel emirde tasavvuftan maksat, ahlâkı doğrultmak, nefisleri temizleyip tezkiye etmek ve dini amellerle eğitip nefisleri oraya cezbetmektir. Bu amellerle nefisleri coşkulu bir hale getirmek, onun hikmet ve sırlarını yavaş yavaş nefislere bildirmekti. Fukaha azaların amellerine ve muamelelere müteallik olan ahkam üzerinde durmuş ve sûfilerin dinin esrarını bildiklerini kabul etmemişlerdir. Onları sapıklık ve inkârcılıkla suçlamışlardır. Çünkü yetki fukahanın elinde idi. Ümera ve sultanlar onlara muhtaçtılar. Bundan dolayı sûfiler durumlarını gizlemek zorunda kaldılar. Kendilerine mahsus rumuz ve terimler koydular. Başkalarını kendilerine kabul etme sırasında birtakım şartlar koyup uzun boylu incelemeye tâbi tutmuşlardır. Onlar dediler ki: “Bizimle beraber olmayı isteyen kimselere evvel emirde talip olmak, mürid olmak ve sâlik olmak gerekir. Sülûkten sonra ise ya vasıl olur ya da kesilir, başaramaz. Bu sebeple talibin ahlâkını, hal ve tavrını uzun zaman inceleyip imtihan ederlerdi. Bunu iradesinin sahih ve azminin sadık (doğru) olduğunu bilmek için yaparlar. Bundaki maksatları onların esrarına apaçık vakıf olmak değildir. Onların maksadı onlara güvendikten sonra yavaş yavaş içlerine çekip almaktır.” dedi.[23]
19- Emir Şekîp Arslan
Emir Şekîp Arslan ( rahmetullâhi aleyh ) “Hadıru’l Âlemi’l İslâmî” eserinin “Afrika’da İslâm’ın Uyanışı ve Sebebleri” başlıklı bölümünde: 18- 19. asırlarda Kâdirî ve Şazelî tarikatına tâbi olanların arasında yeni bir uyanış meydana geldi. Bunlardan Ticâniyye ve Senûsiyye diye iki tarikat meydana çıktı.
İslâm dininde Kâdirîler, Afrika’nın batısında Senegal’den, Nijer nehrinin denize döküldüğü yere yakın olan Benin’e kadar vaizlerin en gayretlisi olmuşlardır. Bunlar sağlam bir tarikatla İslâm dinini ticaret ve eğitim yoluyla yayıp neşretmişlerdir. Sonunke ve Mandaleyeye yayılarak, Nijer nehrinin üzerinde Kongo ve Masina memleketlerinde ticaretçilerini bulursun. Bunların hepsi de kâdirî tarikatının müridleridir. Onların müridleri yazı yazmaya ve eğitime hizmet ederler. Bunlar yalnız Kâdirî zaviye ve tekkelerini açmakla kalmayıp aynı zamanda mahalle ve çocuklar mektebini de açmışlardır. Bilhassa zenci çocukların eğitimi esnasında İslâm dinini bütün köylerde telkin etmişlerdir. Hatta talebelerinden yetenekli ve temiz olanları zaviyelere gönderirler. Ayrıca Trablus, Kayravan ve Fas köylerinin yatılı okul ve camilerine ve Mısır’daki Cami-ül Ezher’e talebe gönderirler. Bu mekteplerden icazetli hoca olarak çıkarlar. Bu hocaları, Sudan’da misyonerliğe karşı koymak için ülkelerine gönderirler.”[24]
Şekîp Arslan ( rahmetullâhi aleyh ) kâdirî tarikatının şeyhinden söz ederek der ki: “Abdulkadir Geylanî ( kuddise sirruhu ) İran’ın Geylan bölgesinde neşet edip çıkan büyük bir tasavvufçudur. Ona tâbi olan müridler sayılamayacak kadar çoktur. Onun tarikatı İspanya’ya ulaşmıştır. Arap devleti Gırnata’dan zail olup gittiğinde, kâdirî tarikatının merkezi Fas’a intikal etmiştir. Bu tarikatın nurları vasıtası ile Berberî’lerin arasında olan bid’atlar zail olup silinmiştir. Bu tarikat 15. asırda olduğu gibi ehl-i sünnet vel cemaat mezhebine azim ve sebatla devam etmiştir. Bu tarikatın bereketi sebebi ile Afrika’nın batısındaki zenciler hidayete ermişlerdir.”
Senûsîlerden de bahsederek der ki: “Senûsîler tarikatlarını Vadi, Bafirni ve Burku’ya kadar yaydılar. Benue nehrinden Aşağı Nijerya’ ya kadar yetiştiler. O kabilelerin İslâm’a girip hidayete ermeleri için yardımcı olmaktadırlar. Senûsîlerin vasıtası ile bugün Afrika’nın ortasında bulunan Çat Gölü havalisi Müslüman olup orada İslâm merkezi kurmuşlardır. Senûsî tarikatının müridlerinin sayısı 4 milyona kadar çıkmıştır. Bu cemaatın tarikatta çalışma usulleri şöyledir: Sudan’dan küçük köleleri satın alıp, Çağbub, Gıdamış ve diğer yerlerde okutup, İslâm’a göre eğiterek İslâm terbiyesi verip rüştlerine eripte ilimlerini tamamladıkları zaman azad edip tekrar Sudan taraflarına gönderiyorlar. Onlar memleketlerinde kalan aşiret ve akrabalarını kontrol ederek hidayete çağırmaktadırlar.
İşte böylece her sene yüzlerce gezici senûsî vaizleri, bütün Afrika içerisine İslâm’ı yaymak için giderler. Doğuda Somali sahillerinden, batıda Gambiya sahillerine kadar vazifelerini sürdürerek İslâm’ı yaymaktadırlar.” Efendim Muhammed Mehdî ( rahmetullâhi aleyh ) ve kardeşi efendim Muhammed Şerif ( rahmetullâhi aleyh ) babalarının istediği maksada ulaşmak için babalarının izini takip ettiler. İyi bil ki o maksatta İslâm’ı ecnebi baskısından kurtarmak ve hülafa asrında olduğu gibi halifeliği (umumi imamlığı) iade etmektir. Hülâsa, bu tarikatların müridleri İslâm’ı yaymaya çalıştılar ve buna Afrika’da muvaffak oldular.[25]
Yine Emir Şekîp ( rahmetullâhi aleyh ) Senûsî’lerden konuşarak şöyle dedi: “Sahra zaviyelerinin mezun ettiği gayretli senûsî vaizlerinden hangi yol gösterici daha etkilidir? Onların sayıları binlerce olup putperest beldeleri dolaşarak Allah’ın bir olduğunu anlatmaya İslâm’a davet etmeye yöneldiler. Müslüman vaizlerin Afrika’nın batı taraflarında ve ortalarında 19. asırdan beri günümüze kadar bu şekilde çalışmalara devam etmesi en acayip şeylerdendir. Bu durumu bâtılılardan itiraf edenlerin sayısı gayet çoktur. 20 seneden beri bu konuyla ilgilenen bir İngiliz düşünürü şöyle diyor: “İslâm Afrika’nın ortasında büyük bir başarı elde etmiştir. Şöyle ki sabahın aydınlanmasıyla gece karanlığının kaybolması gibi. Putperestlik de o davetçilerin önünde kayboluyor ve Hristiyanlığa davet etmek hürafelerden bir hürafe şeklini alıyor.”[26]
Emir Şekîp Arslan ( rahmetullâhi aleyh ) şazelî tarikatından bahsederek der ki: “Şazelî tarikatı Ebû Hasan eş-Şazelî ( rahmetullâhi
aleyh )’ye nisbet edilmiştir. O, tarikatını Abdüsselam İbn-i Meşîş ( rahmetullâhi aleyh )’ten almıştır. Abdüsselam İbn-i Meşîş ( rahmetullâhi aleyh ) de Ebû Medyen ( rahmetullâhi aleyh )’den aldı. Ebû Medyen ( rahmetullâhi aleyh ) miladi 1127 senesinde İşbîliyye’de doğdu, Fas’ta okudu ve Beyt-ul Haram’ı ziyaret edip, hacı oldu. Sonra Bicaye’ye yerleşip tasavvufu öğretti ve birçok halk kendisine tâbi oldu. Tasavvufu Fas’a götüren tarikatların başında gelenlerdendir. Merkezi ise Marakeş’teki Buberit olmuştur. Şazelî şeyhlerinden biri de Efendim Arabî Derkâvî ( rahmetullâhi aleyh ) 1823’de vefat etmiştir. Bu zat müridlerine şiddetli dini bir gayret verdi. Onun tarikatı Mağrib’in ortasına kadar uzandı. Derkavî ( rahmetullâhi aleyh )’nin Fransızlar’ın Afrika’yı fethine karşı koymada kuvvetli ve faal bir rolü vardır.[27]
Emir Şekîp Arslan ( rahmetullâhi aleyh ), Afrika’daki İslâm’ın uyanışı konusundaki sözlerini şöyle bitirdi: “İşte Afrika’da bu son uyanışın en önemli sebebi tasavvufa ve evliyaya inanmakla bağlantılıdır.”[28]
20- Şeyh Reşit Rıza
Şeyh Reşit Rıza ( rahmetullâhi aleyh ): “Sûfiler dinin esaslarından büyük bir esası tek başına oluşturdular. Hiçbir topluluk onlarla boy ölçüşemez. Sûfilik ilim, ahlâk ve tahakkuk yönünden bâtını temizlemektir. Din ilimleri tedvin olurken bu topluluğun şeyhleri de ahlâk, nefis muhasebesi ve diğer tasavvufî konular hakkında kitaplar yazmışlardır.” dedi.[29]
21- Şeyh Muhammed Rağıb Tabbâh
Üstad ve tarihçi Muhammed Rağıb Tabbâh ( rahmetullâhi aleyh ) “esSekâfetü’l İslâmiyye” kitabında der ki: “Tasavvuf, nefisleri tezkiye etmek ve ahlâkı temizlemek ise ne güzel yol ve ne güzel maksattır. İşte peygamberlerin gönderilmesindeki gaye de budur. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan varid olan hadis-i şerifte: “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyrulmaktadır.[30] İslâm’ın ilk asırlarında, sûfilerin gidiş ve davranışlarını düşündüğümüzde onun güzel ahlâk, zühd, verâ, ibadet, güzel gidiş ve davranış üzerine bina kılındığını bulduk. Kitap ve sünnete mutabakat ettiğini gördük. Bunu bu taifenin efendisi Ebû’l Kasım Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ) “Tarih-i İbn-i Hallikân”daki hayat hikayesinde dedi ki: “Bu bizim mezhebimiz, Kitap ve sünnetle mukayyettir.”
Allâme Zebîdî ( rahmetullâhi aleyh ) İhya şerhi cilt 1, sayfa 174’de, Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh )’in şöyle dediğini nakleder: “Tarikatın hepsi halkın üzerine kapalıdır, fakat Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın izini takip edenler müstesnadır.” Yine bu söz “Risale-i Kuşeyriyye” tercümesinin 19. sayfasında kayıtlıdır. Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ) devam ederek der ki: “Her kim Kur’an’ı muhafaza edip hadisi de yazmazsa tasavvufta ona uyulmaz. Zira bizim bu ilmimiz Kitap ve sünnetle mukayyettir.” Sonra Zebîdî senedini naklettikten sonra Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh )’den rivayetle: “Bizim mezhebimiz Kitap ve sünnete bağlıdır.” ve yine: “İşte bizim bu ilmimiz, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın hadisleri üzerine bina edilmiştir.” dedi. Serî es-Sakatî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Tasavvuf isminde üç mana vardır:
Marifetin nuru, verânın nurunu söndürmez,
Bâtının konuşmasını kitabın zahiri bozmaz,
Kişide görülen kerametler, Allah’ın haram kıldıklarını irtikab etmeye sürüklemez.”
Şüzurat-uz Zeheb, cilt 5 sayfa 279’da Ebû’l Hasan eş-Şazelî ( rahmetullâhi aleyh )’nin tercüme-i halinde Şazelî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Sana gelip de nefsin lezzet duyup meyletmesine sebep olan ilhamlardan doğan her ilmi at! Kitap ve sünneti elde et!” (Onunla amel et).
Bu konuda diğer sûfilerin de birçok ibareleri vardır. Bu ibareleri İmam Kelâbâzî ( rahmetullâhi aleyh )’nin “et-Tearrufu Li Mezhebi Ehli’tTasavvuf”unda, “Risale-i Kuşeriyye” de ve diğer kitaplarda yaygın bir şekilde bulursun.
İşte bunlar nefis terbiyesi, verâ, zühd ve ibadetle muttasıf olmalarının ötesinde, kendi asırlarında üzerlerine vacib olan şeylere kaim olup yerine getirmişlerdir. Halkı Hakk’a irşad etmiş ve O’na davet etmişlerdir. Halkın dünyaya saldırıp hücum etmelerine (harama dalmalarına), haramhelal demeyip hangi yönden olursa olsun (mal) toplamalarına, şehvetlere, haramları yapmaya, gaflete dalıp vaciblerin terkine, insanın niçin yaratıldığını bilmemeye, bunlarla harama ihtimam göstermeye ve netice olarak, anarşinin yaygınlaşmasına, fesadın meydana çıkmasına, zulüm, isyan ve fuhuşun çoğalmasına, dünyanın karanlık ve zulüm dolmasına ve bütün bunlara yönelenlere engel olmuşlardır.
Bununla beraber bu zevad vaaz, irşad, hikmetli söz ve kalplerinden fışkıran hakikatlı ve hikmetli kelamları ile onlara nasihat ederlerdi. Hülâsa olarak onlar ahlâk bekçileri olup ümmetin ellerinden tutarak hak yollarına, irşad caddelerine ve hakiki saadete çağıranlardır. Bu insanlara tavsiyeleri ise emrolunduğu şeyleri yerine getirip dünyadan da nasiplerini unutmamalarıdır. Bu hususta onlar, yüce Allah’ın şu kavlini dinleyip bu ümmeti ona çağıran ve icabet eden kimselerin cümlesindendir. Yüce Allah Âl-i İmrân Suresi 104. ayetinde:
“ Sizden müteşekkil; önde giden, hayra davet eden, maruf ile emreden ve münkerden nehyeden, bir ümmet olsun! İşte felah bulacak olanlar onlardır.” buyurmuştur.
İlk sûfiler bu milletin en ileri gelenleri ve ümmetin efendileri, yanan lambaları ve aydınlatıcı nurlarıdır. Bu sûfiler muhaddisler ve fakihlerden benzerleri vesilesiyle ümmet müstakim yola ermişlerdir. Sağlam bir yola girmişler ve yaşayış halleri intizam bulmuştur. Ahiret durumları iyi olmuş ve büyük bir başarıya yetişmişlerdir.
Sûfilerin izlerini ve tercüme hallerini incelediğimiz zaman, onların çoğaldığını ve onlardan bir tanesinin binlerce tâbisinin olduğunu görür ve buluruz. Herhangi bir şahıs onlara intisab ettiğinde, kendilerinden evvel gelenlerle kardeş yaparlar. Kendisine intisab eden tâbileri arasında ülfet ve muhabbet bağları kurar ve pekiştirirler. Birbirlerine iyilik ederler, hakkı tavsiye ederler, zenginleri fakirlerine acırlar, büyükleri küçüklerine şefkat ederler, Allah’ın nimeti ile kardeşçe yaşarlar, sanki bir ceset gibi olurlar, şeyhlerine itaat ve saygıda son derece hassas davranırlar, kalktığında kalkar, oturduğunda otururlar, emrine imtisal ederler ve şeyhin ufak bir işaretini anlayıp harekete geçerler.
Sûfilerin İslâm ümmeti içerisindeki en büyük amelleri ve güzel etkilerinden biri de melik ve amirler ne zaman cihadı kasdetseler, bu sûfiler teklif olsun olmasın tâbilerini cihada çıkmaya teşvik ederler. Onlar itikat gücü ve şeyhlerine teslim olma sebebi ile bir intizam içerisinde,
mücahid
askerlere
yardıma
koşarlar.
Bu
sebeple memleketlerinin etrafında büyük bir toplum meydana getirirler. Bunlar çok kere askerlere bizzat murafakat eder, savunur ve teşvik ederler. İşte bu durum zafer ve nusret (yardım) bulmaya sebep olur.
Ne zaman ki tarihin derinliklerine inip incelediğinde bu şekilde birçok şeyler bulursun. Ancak biz bu gayreti sadece tasavvuf erbâbına vermiş değiliz. Buna benzeyen amelleri birçok muhaddis ve âmil olan ulemanın yaptığını da unutmuş değiliz.
Yine sûfilerin eserlerindendir ki insanlar arasında dünya işlerinde ihtilaf meydana geldiğinde özellikle de kendilerine mensub olan ihvanlarının arasında olan ihtilaflardan hemen şeyhlerine müracaat ederler. Şeyhler de Allah’ın indirdiği hükümleri onlara bildirerek aralarını görürler. Onlar da aralarındaki husumeti ayırdetmek için hakimlere götürmez, şeyhlerinin vermiş olduğu karara razı olarak dönerler.
Şu da gözümüzle görüp kulağımızla işiterek şahit olduğumuz, bu asrın öncesinden bâki kalan bazı nesnelerdendir. Bazı insanlar din kardeşini, eğer sen bunu kabul etmezsen seni şeyhe şikayet ederim diye korkuttuğu zaman, bu durum şeyhe yetişmesin diye hakka teslim olurlar. Şeyhe intikal eden duyumların hoş, davranışlarının güzel kalmasını şiddetle ister.”[31]
22- Ahmed Şerbâsî
Üstad; İslâm katibi diye maruf olan, Ezher-i şerifte müderrislik yapan Ahmed Şerbâsî ( rahmetullâhi aleyh ) “Mecelletü’l İslah-il İctimaî” dergisinde “Sûfilerde Ahlâk” başlığı altında, tasavvuftan, tarifinden ve kökeninden bahsettikten sonra der ki: “Ben, kâmil tasavvufun, Cibril elEmin hadisinde Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın sınırlarını çizdiği ihsan mertebesi olduğuna inanırım. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Cibril (aleyhisselâm) ’e cevaben buyurdu ki: “İhsan, senin Allah’ı görürmüşcesine ibadet etmendir. Eğer sen O’nu görmüyorsan, O seni görüyor.”[32] Bundan anlaşılan tasavvufa çağıran birçok kimselerin bu ince ve derin kanuna mutabık olmadığı ve onların tasavvufun hakikatından çıktıklarıdır.
Tasavvufun esası, hakikatte zevki terbiye etmektir. Güzel ahlâk selim bir zevkten başka bir şey değildir. İnsanların hayatında bir insanın şahsiyeti, zevk-i selim ve güzel ahlâkla hayvanın şahsiyetinden üstün ve galebe çalar.
Muhakkak sûfiler, ahlâka en büyük değeri vermişlerdir. Bilhassa güzel ahlâkı, kendilerine gaye edinmişlerdir. Sûfilerin bütün işlerinde en büyük güven ve dayanakları ahlâk olmuştur. Örneğin, sen tasavvuf kelimesini kaldırıp da yerine ahlâkı koysan yine de hakikat değişmez. Bu değişiklikle hiçbir şey kaybolmaz. Zira tasavvufun esası ve temeli nefisle mücâhede etmek, onu temizleyerek bütün güzellik ve olgunlukla süslemektir. Zaten bu da güzel ahlâkın niteliklerini toplayıp içine alır.
Sûfilerin ahlâk yönüne ehemmiyet verdikleri (apaçık) meydandadır. Onlar, kendi
kendilerine fütuvvet hareketini (kendi
nefislerini başkalarının üzerine faziletli görmemeyi) ve kahramanlık prensiblerini benimsemişlerdir. Kendi prensibleri ile fütuvvetin esasını bir araya getirmişlerdir. Hatta bundan dolayı Tarihi’l Fütuvve diye müstakil bir fasıl oluşturulmuştur. Onun ünvanına “Fütuvvet-us Sûfiyye” denilmiştir. İşte bundan dolayı sûfiler, îsâr prensibini (başkalarının isteğini kendi isteğinden üstün tutmak) almışlar. Hatta Kuşeyrî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Fütuvvetin aslı bir kulun ebedi olarak başkasının emrinde olmasıdır.” İbn-i Ebû Bekir Ahvazî ( rahmetullâhi aleyh ) de der ki: “Fütuvvetin aslı, nefsini ebedi olarak üstün görmemendir.”
Onlar eza yapmamayı, elde olan nesneyi harcamayı, şikayeti kaldırmayı,
musibetleri örtmeyi, düşmanı affetmeyi ve
yukarı yükselmeyi esas saydılar.
Onlar Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in ahlâkının prensiblerini alırlar: “Kendi ayıbı ile meşgul olup insanların ayıbını görmeyenlere ne mutlu!”[33] Tasavvuf ve fütuvveti biraraya toplayanlardan biri olan İbn-i Atâullah İskenderî ( rahmetullâhi aleyh ) derin bir düşünme ve çekici ifade ile şöyle der: “Sende gizli olan ayıplarla meşgul olman engellendiğin gaybî şeylerle meşgul olmandan daha hayırlıdır.”
Sûfilerin ahlâki programlarından biri de insanın nefsinde olan ruhî şahsiyetini güçlendirmek için, muhtelif vesile ve sebeplerle tamahkârlığı öldürmeye çalışmaktır. Bunun için Ebû Bekir Verrâk ( rahmetullâhi aleyh ) da bu kavmin önemli şahsiyetlerindendir. O şöyle dedi: “Tamahkârlığa baban kimdir?” diye sorulsa şöyle cevap verirdi: “Takdir olan şeylere şüphe etmektir.” Eğer: “Sanatın nedir?” diye sorulsa şöyle cevap verirdi: “Zilleti kesbetmektir.” Eğer: “Gayen nedir?” diye sorulsa, cevap olarak: “Mahrumiyettir” derdi. Bu alanda İbn-i Atâullah İskenderî ( rahmetullâhi aleyh ) diyor ki: “Zillet dalları ancak tam’a tohumu üzerine yükselir.”
Ebû Talib’in oğlu İmam Ali ( radıyallâhu anhu ) Basra’ya geldiğinde, camilere girdi ve orada hikaye anlatan bazı kişiler buldu ve onları kaldırdı. Hatta sûfilerin gençlerinin efendisi olan Hasan Basrî ( rahmetullâhi aleyh )’ye vardı. İmam Ali ( radıyallâhu anhu ) ona: “Ey genç! Sana birtakım şeyler soracağım, eğer cevap verirsen sana dokunmam ve seni bırakırım. Eğer cevap veremezsen arkadaşlarını kaldırdığım gibi, seni de kaldırıp mani olurum.” dedi. Çünkü İmam Ali ( radıyallâhu anhu ) onda bir ağır başlılık ve hidayet nişanesi görmüştü. Hasan Basrî ( rahmetullâhi aleyh ): “İstediğini sor!” dedi. Ali ( radıyallâhu anhu ): “Dinin esası nedir?” diye sordu. Hasan Basrî ( rahmetullâhi aleyh ): “Verâ!” dedi. Ali ( radıyallâhu anhu ): “Dine fesad veren şey nedir?” diye sordu. Hasan ( rahmetullâhi aleyh ): “Tam’adır” dedi. Ali ( radıyallâhu anhu ): “Sen otur, senin gibi olanlar insanlara konuşabilir.” dedi.
İbn-i Atâullah İskenderî ( rahmetullâhi aleyh ) bir gün biraz tamahkârlık düşündü. Hâtiften (gaipten) işittiği bir seste kendisine denildi ki: “Dindeki selamet, mahluklar arasındaki tam’anın terkidir.” Tam’a (hırs) sahipleri ebediyyen doymak bilmezler. Görmüyor musun, tam’a harflerinin ortası boş olup, onlar “ ط-م-ع
( ” ta-mim ve ayn) değil mi?! Sûfiler tâbilerine kanaatı ve müstağni olmayı, adi şeylere tenezzül etmemeyi öğrettiler ve onlara izzete giden kapıyı açtılar. Bu itibarla görüyoruz ki onlar zulmü ve zalimleri hafife almayı, azgınlık ve azgınları umursamamayı, makam ve makam sahipleriyle aldanmamayı nasihat ederler.
Sûfilerin ahlâkî yöntemlerinden biri de fedakârlığa ve cihada davet etmek, şehitliğe ve savaşmaya çağıran kişiye icabete teşvik etmeleridir. Yine sûfilerin ahlâk metodlarındandır ki sabrı tâlim edip onda çok mübalağa ederler. Hatta ben derim ki onlar sabırda israf derecesine varırlar. Zünnûn-i Mısrî ( rahmetullâhi aleyh ) ihvanlarından birisi hasta olduğunda onu ziyarete gitti. O kişi, hastalığı şiddetli olduğundan dolayı iyice inliyordu. Zünnûn-i Mısrî ( rahmetullâhi aleyh ) ona: “Dostunun darbesine sabretmeyen, sevgisinde sadık değildir.” dedi. Hasta bu sözün üzerine ekleyerek: “Dostunun darbesinden lezzet alamayan, sevgisinde sadık olamaz.” dedi.
Yine sûfilerin yöntemlerinden biri de Allah için murakabeye devam etmeleridir. Hatta kul, bu murakabenin ilerisinde Allah’a sıla ve kurbiyet etmeye vâris olur. Sûfilerin latifelerindendir ki onlar ihvanlarının ahlâki terbiyelerinde külfet olmasın diye, kolaylığı ve sadakâte tâbi olmayı isterler. Sûfi, ihvanına dinen, ahlâken ve tasarrufen güvenmeye devam ettiği müddetçe, hiçbir şeyde itiraza mahal kalmaz. Bununla da taatla gururlanmaktan nefret etmeye yetişir ve mağfiretten umut kesmekten uzaklaşırlar.
Yine sûfilerin ahlâkî yöntemlerinden biri de sebat etmeyi ve ağırbaşlı olmayı öğretmek ve başkasını hakir görmeye davet edenlere de icabet etmemektir.[34]
Üstad Ahmed Şerbâsî ( rahmetullâhi aleyh ) “Nuru’t-Tahkik” isimli kitabının mukaddemesinde der ki: “İşte asil, şerefli, ve önemli olan tasavvuf böyledir. Lâkin onu ehli kaybetti ve onun açık düşmanları ona zulmetti. Kötü sahtekârlar, onun güzelliğinin şeklini bozup çirkin gösterdi. Üzerinden uzun zaman geçti ve o bilinmez, hoş görülmez ve zemmedilen bir duruma geldi. Böyle olmasına rağmen onun güzelliği, geçmişte olan ricalinin büyüklüğü, kahramanlığı onun ihtisasının ve sahasının genişliği, kavillerinin ve amellerinin önemi ile tasavvuf çöplüğe düşen kıymetli bir inci gibi oldu. Çünkü o incinin siyah bir kirle kaplanmış görünümüne aldanan kimseler, o kirli nesnenin içine bakmayıp yüzünden kara zannettiler. Eğer o cahiller, onun kıymetli hakikatına yetişselerdi veya o kara kir onun üzerinden silinseydi, yahut da onun üzerindeki kirlerin kalktığını görselerdi, onun beyaz ışığından, eşsiz ve kıymetli görünüşünden dolayı gözleri kamaşıp açık kalırdı.
Temizliği ve açıklığı ile hakkı konuşan tasavvufa, özlem duyulmaktadır. Hani dünyacılardan, tasavvufun haber ve sırlarından hayrete düşenler, nerede?! Hani insanlardaki sapıklar sürüsü arasında çağırıp, bağıranlar nerede? Onlara denilir ki; tasavvuf, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) tarafından hidayet olan İslâm’dan bir parçadır. Muhakkak ki tasavvuf, zulme uğramış, mazlum şekline dönmüş, içerisine hüsn-ü niyet veya su-i zanla kendinden olmayan birçok şeyler ilave edilmiştir. Tasavvufa çağıranlar onun birçok şeylerini gizlemiş ve bazı kimseler onu tahrif etmek için uzun boylu uğraşmışlardır. Onların hesabını Allah’a havale ederiz. Tasavvufun kapısını çalıp tadını tatmayan ve kitaplarını okumayanlar, onu alay konusu etmede acele ediyorlar… Fakat yüce tasavvufu yitiren insanları bu yıkıcı âmillerden kurtaran, elinden tutan, kimse bulunamadı. Başarılı kahramanlar karanlığı kaldırır, aydınlığı meydana çıkarır, tasavvufu kötü gösterenlere veya ardı ardına zincirleme iftira edenlere hakikatı gösterirler. Muhakkak ki Hakk’a ehil, ona destek veren veya ona icabet eden bulunmadığı zaman, hak olan şeyin bükülüp gizleneceğini bize dersler ve tecrübeler öğretti. Hatta yüce Allah belirli bir zaman sonra onu hatırlatacak veya ona çağıracak kimseleri hazırlar. Kendisine itaat edilen bir efendi gizlendikten sonra meydana çıktığı gibi insanlar isteseler veya korkup istemeseler de yüce Allah tasavvufa yönelenleri meydana çıkarır.
Acaba geniş ve acayip bir hazine içinde hesaba gelmeyecek kadar çok mal, cisme şifa veren, ihanet etmeyen bir ilaç, seni hidayete götüren nefis devası ve kalbin sönmeyen nuru olan bir hazinenin olduğu mekanın haberini bir insan sana söylese, ona giden yolu gösterse, ihtiyacın olan bineği verse ve cehdedip külfete dayanmayı sana gösterse, durumun nasıl olur, haber verir misin? Böyle bir dünya mertebesine ve ahiret izzetine nail olmak için bu şekildeki bir hazineye ulaşmaya gayretini sarfetmek ve eline geçen her imkanı kullanmak istemez misin?
Ey arkadaşım! Tasavvufun durumu da böyledir. Zira o, gizlenen bir deva, örtülü bir hazine ve ilmî bir sırdır. Çünkü o, cisminin, fehminin ve ahlâkının muhtaç olduğu bir devadır. Lâkin senin ona kavuşup da menfaatlanman için duygu ve şuurunu ondan tarafa çevirmedikten sonra yetişmen mümkün değildir. Basiretini ve gözünü ona döndereceksin. Hatta elinde ve nefsinde olanı ona vereceksin, ona yetişmek için vaktini vereceksin ve ona vakıf olmak için hazırlık yapmayı bilmen gerekecek. Bu nimetlere giden yolu bilmen için bir şey hazırladın mı?
Zira senin sûfi olup olmaman, beni ebediyyen ilgilendirmez. Senin sûfilerin düşmanı veya dostu olman da hiçbir yönü ile beni ilgilendirmez. Lâkin her şeyden önce beni ilgilendiren şey, senin kendi durumunda basiret üzere olmandır. Dinin ve aklın senden ne taleb ediyorsa o açık olan şeyi bilmekten cahil kalmayasın! Elbette bundan anlaşılan şey, tasavvufu tasavvur etmen, onu iyi anlaman ve onun fıkhına vasıl olman için onun dersini görmen sana vacibtir. İşte ondan sonra ister lehine ve istersen de aleyhine hükmet. Bunu sana tekrar tekrar açıklamak için derim ki: “Şimdi tasavvufta, tarihinde ve ricalinin siyerinde (hayatında) ona izafe edilenleri ve ona atılan iftiraları bulursun. İşte bu sebeple bâtılın arkasında, hakkın bâtılla örtüldüğünü görürsün. Bununla beraber dinin de senden bâtılın perdesini yırtıp Hakk’ın nuru ile aydınlanmanı ister. Bu senin tasavvuf dersini almana teşvik olarak kafi gelmez mi?
Senin, kendi aramızda geniş bir ilmi hareketlere kaim olmanı, tasavvufun dersi ve neşri etrafında dönmeni, onun durumlarını ve problemlerini temizlemeni ne kadar arzu edip isterim! Sadece bu da değil, bunlara lahik olan çirkin şatahatlar (ölçüyü kaçırmak), hoş görülmeyen hürafeler ve habis (kirli) desiseler gibi… Hatta bu bâtılları iyi bilelim ki onların aslını, kökünü açıklayalım ve susturucu bir delille üzerlerine hücum edelim. Batıl her zaman yok olmaya mahkumdur. Hak ise itaat edilen efendidir.
Ey Müslüman evlatları! Tasavvuf, sizin ahlâkınız ve tarihinizde büyük bir yer işgal etmektedir. Onu çok uzun zamandan beri kaybettiniz. Artık, olan size yeter. Artık siz, içinde gıda ve devanız olan tasavvufa yönelin! Doğru yola hidayet eden yüce Allah’tır.[35]
23- Ebû’l Hasan en-Nedvî
Ebû’l Hasan Ali en-Nedvî ( rahmetullâhi aleyh ) Şam’daki Arap ilim akademisinin üyesi olup Hind sûfilerini inceleyip araştıran ve toplumdaki tesirleri hakkında Hind ulemasının çalışma ekibinde mutemet olan bu zat; “el-Müslimûne fi’l Hind” kitabında diyor ki: “Bu sûfiler insanlara tevhit, ihlâs, sünnete ittiba, isyandan tevbe, Allah ve Resul’üne itaata ermeleri için biat verirlerdi. İnsanları fuhuştan, hoşa gelmeyen çirkin şeylerden, kötü ahlâklardan, zulümden ve katı kalplilikten sakındırırlardı. Güzel ahlâkla süslenmeğe, kibir, haset, tiksindirici ve sevimsiz şeyler, zulüm, mevki ve makam sevgisi gibi rezil şeylerden çekinmeye, nefsi tezkiye edip iyileştirmeye teşvik ederlerdi. Yüce Allah’ın zikrini, kullara nasihat etmeyi, kanaatı ve isârı öğretirlerdi. Şeyhle müridlerinin arasındaki hususi ve derin bir vuslat sembolü olan bu biata ilaveten, onlar daima insanlara nasihat ederek hallerini değiştirip insanlar arasındaki sevgi ve şefkat ateşini, Allah aşkını, Allah’ın rızası arzusunu, özlemini alevlendirerek nefsin ıslahını ve hallerinin iyiye değişmesini şiddetle isterlerdi…
Sonra onların ahlâk, ihlâs, tâlim, terbiyelerinin toplum ve hayat için kurdukları meclislerinin etkisinden bahsederek konuştu. Bu tarihi vakaya ışık tutan bazı misaller verdi. Bunu takiben Ahmed Şehid ( rahmetullâhi aleyh )’den söz ederek dedi ki: “Muhakkak insanlar örneği olmayan bir istekle bu zata yöneldiler. O zat herhangi bir memlekete uğrasa çok sayıda insanlar onun eli üzere biat edip tevbe ederlerdi. Hatta o zat iki ay Kalküta şehrinde ikamet etti. Her gün onun tarikatına bin kişiden eksik olmamak üzere insanlar biat ediyorlardı. Hatta biat vermesi gece yarısına kadar devam ediyor, biat alanların izdihamının şiddetinden dolayı, teker teker biat etmek mümkün olmuyordu. Bu sebeple yedi-sekiz sarığı birbirine bağlayarak uzatır, insanlar da o sarıklardan tutarak tevbe edip yüce Allah’a ahd verirlerdi. Bu durum her gün 17-18 kere devam ediyordu. Şeyhü’l İslâm Alaeddin ( rahmetullâhi aleyh )’den konuşarak devam etti: “Alaeddin ( rahmetullâhi aleyh )’in son zamanı içki, fısk-ı fücur, kumar, fuhuş gibi her çeşit kötülüklerin pazarının kesada uğramasıyla diğer zamanlara göre farlılık gösterdi. Hatta gizlice yapan az kişi müstesna diller bu münkeratın adını dahi konuşamaz oldu. İnsanların gözünde büyük günahlar sanki küfre benzedi. Artık insanlar açıktan riba ve mal biriktirme muameleleri yapmaktan utanır oldular. Çarşı ve pazarlarda yalan, terazide hile ve kandırma hadiseleri pek nadir kaldı.” Sonra dedi ki: “Bu sûfilerin, şeyhlerin terbiyesi ve meclisleri insanlara faydalı olmayı isteme ve onları yardıma hırslı olma duygusu insanda oluştururdu. ”
Bundan sonra üstad Nedvî ( rahmetullâhi aleyh ) bu vaazların tesirini, insanların dine girişlerini, şerîata boyun eğişlerini anlatıp Hind’in en büyük memleketi ve İngiliz’in merkezi olan Kalküta’da içki ticareti atalete uğrayıp terkedildi ve satılmaz duruma düştü. İçki pazarları revaçtan düşüp durgun bir hale geldi. Dükkanlar ıssız bir halde olup içki satanlar hükümete vergi veremez bir hale geldiklerinden dolayı şikayette bulundular. Çarşılarda sarhoşlara rastlanmaz oldu. İçki ticareti atalete uğrayıp durdu. Nedvî ( rahmetullâhi aleyh ) sonra dedi ki: “İşte ıslah edicilerin, davet edenlerin, meşayıhın, sûfilerin ve bunların ruhaniyetlerinin sebebiyle ahlâk bu neticeye vardı. Bunların sebebi ile bu geniş ülkelerde muazzam sayıda insanlar hidayete kavuştu. İsyanlardan, kötülüklerden ve hevâya uymaktan tevbe ettiler. Herhangi bir hükümetin, müessesenin veya kanunun bu büyük beşerî topluma etki etmeye ve bu toplumu uzun zamandan beri kuşatan ahlâk ve yüce prensipler çitlerini aşmaya güçleri yetmedi.”
Bu bahsin sonunda üstad Nedvî ( rahmetullâhi aleyh ) dedi ki: “Muhakkak bu sûfilerin çalışmaları sayesinde Hind’in yüzden fazla memleketinde birçok ağaç gölgeleri ve dinlenme yerleri vardır. O ağaçların gölgelerinde büyük kafileler ve yorgun turistler buralarda istirahat edip yeni bir hayat yaşayarak neşe içinde döndüler.”[36]
Üstad Ebû’l Hasan en-Nedvî ( rahmetullâhi aleyh ) “Ricalu’l Fikir ved Dav’a fi’l İslâm” adlı eserinde, sûfileri ve İslâm’ı yaymalarının tesirinden bahsederek sözü, şöhretli, sûfi ve büyük mürşid efendim Abdulkadir Geylanî ( kuddise sirruhu )’ye getirerek der ki: “Abdulkadir Geylanî ( kuddise sirruhu )’nin meclisinde yetmişbin kadar kişi hazır olurdu. Onun yed’i üzerine beşbinden daha fazla Yahudi ve Hristiyan Müslüman oldu. Yine onun yed’i üzerine başı boş gezen sapıklardan ve eli silahlı hırsız kavminden yüzbinden daha fazla kişi tevbe etti. Biat ve tevbe kapılarının iki kanadını ardına kadar açmıştır. O kapıdan sayısını Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği kadar insanlar girmiştir. Onların halleri iyileşmiş ve İslâmiyetleri güzel olmuştur. Şeyh onları terbiye edip sorumluluklarını bildirmiştir. Onları kontrol altında gözetmiş ve ilerlemelerini sağlamıştır. Bu ruhani olan talebeler biat edip tevbe aldıktan sonra imanlarını tecdid ederek sorumluluklarının şuuruna varmışlardır. Şeyh, daha sonra onlardan seçkin, müstakim ve terbiyeye muktedir olan kişilere irşad etmeleri için icazet vermiştir. Bunlar uzak yerlere dağılarak insanları yüce Allah’a çağırmışlar ve nice nefisleri terbiye etmişlerdir. Bunlar şirkle, bid’atla, cahiliyyetle ve nifakla savaşmışlardır. Böylece dine davet her tarafa yayılmış oldu. Onlar bütün herkese iman yollarını, ihsan medreselerini, cihad cephelerini ve İslâm aleminin her tarafında toplu olan kardeşliği ikame edip ayakta tuttular.
Onun siyreti (yaşantısı) ve yolu üzere giden halife ve talebelerinin nefisleri tehzip ve terbiye etmede, davete teşvik etmede ve terbiye liderlerini takip eden asırlarda çok büyük rolleri olmuştur. Onlar İslâm’ın ruhunu ve imanın şulesini muhafaza etmişlerdir. Şehvet ve kuvvetlerine güvenenlere karşı, cihada daveti büyük bir tutku ile başarmışlardır. Eğer bu sûfi taifesi olmasaydı, hükümet ve medeniyetlerde olan maddecilik bu ümmeti çoktan yutardı. Onların hayat kıvılcımlarını ve fertlerin kalplerindeki sevgiyi söndürürdü. Muhakkak İslâm’ın yayılması için uzak memleketlerde Müslüman askerleri onlarla harp etmeksizin veya İslâm hükümetlerine boyun eğmeyen kimselerin yola gelip ıslah olmalarında sûfi taifesinin çok büyük rolü olmuştur. Yine onların sebebiyle İslâm, siyahî Afrika’ya, Endonezya’ya, Hind okyanusu adalarına, Çin’e ve Hindistan’a kadar yayılmıştır.”[37]
Üstad Ebû’l Hasan Nedvî ( rahmetullâhi aleyh ) “Reva-i İkbal” isimli kitabında şair Muhammed İkbal’i ziyaret ettiğinde, İkbal tasavvuf ricalini zikrederek Hind’de İslâm’ın tecdidinin sûfiler vasıtası ile olduğunu açıklayarak şeyh Ahmed Serhendî, şeyh Veliyyullah Dehlevî ve Sultan Muhyiddin Evrengzib ( rahmetullâhi aleyhim )’i meth-u sena ettikten sonra dedi ki: “Eğer sûfiler ve cihatları olmasaydı, Hind medeniyeti ve felsefesi İslâmı yutardı.”[38]
24- Ebû’l Âlâ Mevdûdî
Büyük Allâme, üstad Ebû’l Âlâ Mevdûdî ( rahmetullâhi aleyh ) “Mebâdiu’l İslâm” isimli kitabının “Tasavvuf” başlığı altında der ki: “Muhakkak fıkıh insanın zahirî ameliyle ilgilenir. Emrolunduğunu istenilen şekilde yerine getirdin mi getirmedin mi ona bakar. Eğer istenen şekilde yerine getirdinse kalbinin hali ve keyfiyeti onu endişelendirmez. Kalbe taalluk eden şeyi ve onun keyfiyetini araştırmak tasavvuftur. Muhakkak ki fıkıh, senin abdestini istenilen şekilde tamamlayarak aldın mı yoksa almadın mı ona bakar. Namazını, yönünü kıbleye çevirerek kıldın mı yoksa kılmadın mı buna bakar. Namazın bütün rükunlerini yerine getirerek eda ettin mi yoksa etmedin mi? Namazında kıraatı icab ettiği şekilde okuyabildin mi yoksa istenilen şekilde okuyamadın mı? Eğer sen bunları yerli yerinde yaptınsa fıkha göre namazın sahihtir.
Burada tasavvufu ilgilendiren noktaya gelince namazını eda ederken kalbin ne üzere ve ne halde idi? Sen namazda iken Rabb’ine yöneldin mi yoksa yönelmedin mi? Namazın içinde iken kalbini dünya ve kailesinden soyabildin mi yoksa soyamadın mı? Kıldığın namaz kalbinde Allah korkusunu ve yakînini, onun haberdar olup gördüğünü meydana getirip yalnız O’nun yüce rızasını isteyerek seni O’na yöneltti mi yoksa O’na yönelmeyip gafletle mi kıldın? Bu namaz senin ruhunu nereye kadar temizledi? Ahlâkını nereye kadar iyileştirdi? Mü’min-i sadık, bu namazı nereye kadar imanın iktizasına göre kılmıştır. İnsanın o durumları yerine getirmesi gücüne göre olur. İşte bu durum, namazın gayeleri, hakiki hedef ve maksatlarındandır. Bir mürid böyle olur da namazında bunlara dikkat ederse tasavvuf nazarında namazı kâmil olur. Bu vecih üzere yapıp yapmamana göre namazın tam veya noksan olur. Eğer tam yapamazsan tasavvuf nazarında namazın noksan olur.
İşte böylece bir kişi fıkha göre, diğer şer’i hükümlerde de emrolunan vecih üzere amellerini yerine getirdi mi yoksa getirmedi mi? Buna bakılır. Ama tasavvufa gelince o bunlarla beraber, kalbinde olan ihlâsa, niyetinin düzgünlüğüne ve bu amelleri yaparken itaattaki sadakâtına bakar ve araştırır.
Fıkıh ile tasavvufun arasındaki bu farkı anlaman için sana bir misal vereceğim: Sana bir kişi gelse onu iki yönden incelersin. Onlardan bir tanesi, bedeni sıhhatli ve azaları tamam mı? Bedeninde eğrilik var mı? Topal veya kör mü? Yüzü güzel mi yoksa çirkin mi? Kılık-kıyafeti değerli mi yoksa elbiseleri eski mi? Bunlara bakarsın.
Diğeri ise onun ahlâkını, adetini, hareketini, tabiatını, ilimden, akıldan ve iyilikteki miktarını bilmek istersin. Birinci yön fıkıh, ikinci yön ise tasavvuf tarafıdır.
Yine böylece sen bir kimseyi sana karşı doğru bir arkadaş seçmek istediğinde, evvela onun şahsını iki yönden incelersin. Sen onun iç görünüşünün güzel olup bununla beraber dış görünüşünün de güzel olmasını istersin. İşte böylece İslâm gözü ile baktığında onun hayatının, şerîatın hükümlerine sahih ve kâmil olarak bağlı olmasını, zahirî ve bâtınî iki cihetten de güzel olmasını istersin.
Zahirde sahih olup da batında ruhuna ulaşılmayan taatın misali, ruhu kendisinden ayrı güzel bir cesed gibidir.
Amelinde bâtınî kemaletler olup da zahiri düzgün olmayan kimsenin misali yüzü çirkin, gözlerinin şekli değişik ve ayakları topal salih bir adam gibidir. Bu misaller senin fıkıhla tasavvufun arasındaki farkı bilmen için yeterlidir.”
Sözleriyle ve elbiseleriyle kendilerini sûfilere benzeten ama fiilleriyle, ahlâklarıyla ve kalpleriyle tasavvuftan uzak olan kimseler hakkında Mevdûdî her insaflı ve dinine düşkün kimse gibi konuştu ve bu sahte davetçilerden şöyle sakındırdı: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a sahih bir şekilde ittiba etmeyen, irşad edildiği şekilde hak yoluna bağlanmayan kimsenin kendisine İslâm sûfisi demeye hakkı yoktur. Bunun gibi bir tasavvufun ebedi olarak İslâmla alakası yoktur…” Bundan sonra da sadık olan sûfinin hakikatını, örnek misallerini ve yüksek tasavvufun tâlimlerine mutabık olanları açıklayarak dedi ki: “Muhakkak hakiki tasavvuf, Allah ve Resul’ünün sadık sevgisi, onların aşkı ile yanıp tutuşmak ve onların yolunda fâni olmaktır. İşte bu yanıp tutuşmak ve fâni olmak, hakiki bir müslüman için Allah ve Resul’ünün hükümlerine ittiba edip ondan kıl kadar sapmamayı gerektirir. Hâlis İslâm tasavvufu, şerîattan ayrı bir şey değildir. Ancak o ihlâs, iyi bir niyet ve temiz bir kalp ile İslâm’ın hükümlerini yerine getirmekten ibarettir.”[39]
25- Sabrî Âbidin
Üstad Sabrî Âbidin ( rahmetullâhi aleyh ) “Nedvet-ü Livai’l İslâm” isimli eserinin “Sûfilik ve Dindeki Yeri ” başlığı altında der ki: “Sudan, Eritre, Habeşistan ve Somali’de sûfilerin halinin nasıl olduğuna bizzat kendim şahit oldum. Sûfilerin otorite ve yetkilerinde Seyyid Mirganî ( rahmetullâhi aleyh ) sûfilerin lideridir. Zira ona çok itibar gösteriliyordu. Eritre’de kadı, hatip ve müezzinleri hükümet tayin etmez, ancak bunu o üslenir ve tayin ederdi. Çünkü onun Tarikat-ı Sûfiyye’nin reisi olma sıfat ve itibarı ile dini yetkisi vardı.”
Hakikaten de sûfi taifesi İslâm’ı bütün âleme yaymışlardır. Size şunu hatırlatırım, Şeyh Bekrî elli sene kadar evvel yazdığı bu kitapta misyonerlerden naklen der ki: “Yerleşim yerlerinden ne kadar uzak mıntıkalara ve memleketlere gittikse Afrika ve Asya’nın en uzak yerlerinde İslâm sûfilerinin orada bizi geçtiklerini, bize galip geldiklerini ve karşımıza dikildiklerini gördük, derler.”
Keşke müslümanlar, sûfilerde ne kadar maddî ve manevî kuvvet olduğunu anlasalardı. Onlar, askerlerini İslâm için techizatlandırmıştır. Habeşistan, Sudan ve Eritre hududlarında İsveçli misyoner heyetleri gördüm. Onların diğer tarafında da sûfilerin ikame ettikleri kulübe ve barakaları buldum ki İsveçli misyonerler orada kırk sene kalmışlar, fakat sûfiler onların planlarını bozdular. Bunun için bize dinen ve siyaseten eziyet veren bu hareketleri bastırmak için yardımlaşmayı umuyorum. Sûfilere saldıranların maksadı şüpheden başka bir şey değildir. Belki de onlar
şüpheleri
içinde
boğulmuşlardır…”
Sonra
şöyle
dedi: “Müslümanlara isabet eden en büyük musibet, İslâm’ı tamamıyla anlamamalarıdır. Sûfilere gelince İslâm’ı tamamıyla alıp yaşamayı nefislerine gerekli görür ve eksiksiz olarak yaşamaya gayret ederler. Onlar nefisleri için ruhsatı bırakıp azimeti almayı gerekli görürler. Bununla beraber Allah’u Teâlâ azimeti istediği gibi ruhsatı da ister. Niçin böyle dersen; çünkü onların mezhebi zühd üzerine bina kılınmıştır. Onları ancak ilim sahibi anlar. Ben bunun üzerine bir şey ziyade ediyorum ki zühdün esasını Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) getirmiştir. Zira Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) bu hayattan ve lezzetlerinden uzak idi. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) “er-Refiku’l Âlâ” ya göçünceye kadar, açılmış buğday ekmeği yemediği gibi sofra üzerinde de yemek yememiştir.
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ); hulafâ-i râşidîn, bütün müslümanlar ve kendisine tâbi olanlar için en büyük örnektir. Sûfiler de nefislerini Resulullah’a uymaya mecbur ettiler. Hatta onlar kendi aralarında, Kitap ve sünnete tamamen sarılmayanları sûfi saymazlar. Onlar kitaplarına böylece usûl koydular. O kitaplar ise Ebû’l Kasım Kuşeyrî’nin “Risale-i Kuşeyriyye”si, Gazalî’nin “İhya-i Ulumiddin”i, Ebû Nuaym İsfehânî’nin “Hilyetü’l Evliya”sı ve Ahmed Zerrûk’un “Kavaidü’t-Tasavvuf”udur.” Ancak biz deriz ki bazı ilimleri araştırıp ve o ilimleri tam manasıyla anlamadan inkâr edenlerin misali bir kişinin tıptan anlamayıp tıbbı inkâr etmesi, bir ayakkabıcının mühendislikten anlamayıp mühendisliği inkâr etmesi gibidir.
İşte Mısır’da bir vakit haçlı askerleri Dimyat’a geldiklerinde, Ebû’l Hasan eş-Şazelî, İzzettin b. Abdüsselam, Ebû’l Feth b. Dakık el-Iyd ve diğer ulemalar haçlıların kuvvetine karşı mukavemet göstermede iyi bir hizmet vermiş ve güzel bir örnek olmuşlardır.[40]
26- Muhammed Ebû Zehra
Üstad Allâme Muhammed Ebû Zehra ( rahmetullâhi aleyh ) “Nedvetü Livâi’l İslâm” dergisinde tasavvuftan söz ederek dedi ki: “Tasavvuf zahirinde üç hakikatı içine alır:
Birinci hakikat: Hevâ ve şehvanî arzularla mücadele edip nefsin üzerine hakim olmaktır. Tasavvufçular mü’minlerin emiri Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu )’ın: “Ey insanlar! Bu nefislerin şehvanî arzularını yerine getirmelerine mani olun! Zira şehvetler hoşa gider, lâkin sonu kötü olur.” sözünü almışlardır.
İkinci hakikat: Tasavvufun içine aldığı ruhî kavuşma, vicdan ve nefse hitap etmektedir.
Üçüncü hakikat: Muhakkak tasavvuf; tâbi olan ve tâbi olunan, şeyh ve müride, yönelten ve yöneltilen bir şahsa, ruhî istek ve ruhî bir yöneltmeye gereksinim duyuyor.
Bu üç hakikata dikkatle bakıldığında bunları İslâm getirsin getirmesin bunlar vakadır. Bunlarla ıslaha bir yol edinmemiz mümkün mü yoksa bütünüyle zarar mıdır?
Haydi buna hâlis zarar diyelim! Zannetmem ki bir kimse buna muvafakat etsin, bu mümkün değildir. Zira tasavvuf da diğer İslâmî olgular gibi meydanda olan bir gerçektir. Tasavufun zararlı yönü olduğu gibi, faydalı yönü de vardır. Methedilmeyi de zemmedilmeyi de kabul eder. Namazın zatı hem methedilir hem de zemmedilir, dememiz bize yeterlidir. Yüce Allah Maun Suresi 4.-5. ayetlerinde:
∃
“Yazıklar
olsun
o
namaz
kılanlara
ki
namazlarında yanılmaktadırlar.
Onlar
mürailik
eder,
(gösteriş
yaparlar)” buyurmuştur. Yine Yüce Allah müminleri vasfederek, Lokman Suresi 4. Ayetinde:
“Namazı kılar, zekatı verir ve ahirete de yakinen inanırlar” buyurdu. Dikkat edersen namaz kılan bir yandan övülüyor, bir yandan da namazında sehiv ve gaflet edenlere yazıklar olsun deniliyor. İşte tasavvuf da böyledir. Üstad Füda’nın dediği gibi: “Son asrımızda tasavvufun meziyetleri ve apaçık izleri vardır. Afrika’nın batısında, ortasında ve güney taraflarındaki müslümanların imanları, tasavvufun semerelerinden bir semeredir.
Büyük İmam Senûsî ( rahmetullâhi aleyh ) müslümanların arasını sulh etmeyi istediği zaman ilk önce sûfilerin programlarını ele aldı. Onun programı haddi zatında acayip ve garip idi. O, müridleri ittihaz edip sonra bu müritlerden en güzel şekilde işçi erler meydana getirmeyi murad etti. Böylece zaviyeler inşaa etti ve ilk zaviyeyi Mekke’nin etrafında bulunan bir dağa yaptı. Sonra bu zaviyeyi sahraya taşıdı. Bu zaviyeler sahranın ortasında mamur vaha (çöl ortasında suyu ve yeşili olan yer) idi. Tasavvuf erlerinin çalışmaları, kuvvetleri ve yönlendirmeleri sayesinde su çıkarttılar, sahraya ekin ektiler, ağaç diktiler ve meyve yetiştirdiler. Sonra müridlerini yönlendirip onlara atış yapmayı ve harp ilmini öğrettiler. Osmanlı devleti Libya halkına yardım etmekten aciz kaldığı zaman, tam yirmi sene oranın idaresini üstlendiler. İtalya devletini yirmi sene uykusuz bırakarak onlara sert bir şekilde karşılık verdiler. Bu zaviyelerdeki Senûsîlerin mukavemeti, Allah’u Teâlâ, İtalya devletini zelil edinceye kadar devam etti. İlk başlardaki kuvvetli faal sûfi tarikatı gibi yeniden canlanmalarını dileriz.
Size İslâm’daki veya İslâm’dan önceki tasavvufun doğuşunu arzetmek istemiyorum. Ancak ben, Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu ) tasavvufçu değildir demeye gücüm yetmez. Çünkü onun hakkında Abdullah’ın oğlu Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in: “Eğer bu ümmetten muhaddes kimseler varsa o da Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu )’dır.” dediği gibi.[41] Demek ki Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) sahabesinin içinde Ömer ( radıyallâhu anhu )’in Allah’a en yakın olan kimselerden olduğuna itikat ediyordu. Hatta Ömer ( radıyallâhu anhu ) umreye giderken Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Ömer ( radıyallâhu anhu )’e: “Ey kardeşim! Bizi duanda unutma!” buyurdu.[42]
Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu ) de sûfilerden değil demeye gücüm yetmez. Zira Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu ) nefsini zabtederek meşakkatlere dayanan bir kimse idi. Ondan nakledilip de Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a nisbet edilen rivayetlerde ihtilaf edilen kaviller de vardır. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Küçük cihaddan (harpten) daha büyük cihada (nefsin cihadına) döndük” buyurmuştur.[43] Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu ) da şöyle der: “Şereften kaç ki şeref seni takip etsin!”
Hatta şimdi de tasavvufa yönlendiren şeyhler, müridleri ve birçok tâbileri vardır. Bunlardan dilek ve ümidimiz ellerinde olan tasavvufa evvel nasıl başlanmışsa o şekilde yerine getirmeleridir. Tasavvufun, şimdiki şeyhlerin ellerinde uyanıp başarıya ulaşmasını isteriz.
Şimdi biz ıslah edeci ve verimli bir tasavvufa muhtaç mıyız?
Ben derim ki: “Geçmişte insanlar tasavvufa muhtaç değildi. Çünkü mutasavvıf, Allah için, nefsi için ve müridleri için amel edip, çalışırdı. Şimdi şu asrımıza gelince mutasavvıfa hakiki tasavvufun nizamına çalışmak için, insanların ihtiyacı daha fazladır. Çünkü gençlerimize nefsanî hevâlar hoş geliyor. Kalplerine cehalet hakim olmuş. Sinema (televizyon) onları daha çok tahrik etti ve daha şiddetli celbetme vesilesi oldu. Boş dergiler, eğlenceli yayınlar ve bunların hepsi gençliği etkisi altına alıyor. Ne zaman ki şehvetler ve hevâlar bir neslin üzerine hakim olursa artık hatiplerin hutbeleri, katiplerin yazıları, vaizlerin vaazları ve ulemanın hikmetli sözleri de fayda vermez. Bütün hidayet vesileleri dahi fayda vermez hale geldi. Oyalayıcı ve eğlendirici dergilerin yanında, dini yayımlar onda bire, hatta yirmide bire düşüyor.
Öyle ise ıslah için başka bir yolu seçmemiz elbette lazımdır. Seçilen bu yol öyle bir yol olmalı ki gençlerimizin nefislerini istila etmeliyiz. Bu gençlere sahip olup el koymanın yolu da ancak şeyh ve müridlerinin yolu ile mümkün olur. Bu ise her köyde, memleketlerin her mahallesindeki ilim merkezlerinde veya içtimai ve siyasi birtakım kişilerin şeyhine bağlı olduğu yerlerde mümkün olur.”
Şeyhle mürid arasında olan ve müridlerin kendi aralarında olan mertebeleri ıslah etmek ve yönlendirmek mümkün olur. Şâtibî ( rahmetullâhi aleyh ) “el-Muvafakat” adlı kitabında diyor ki: “Öğretmen ile öğrenci arasında telkin etmiş olduğu malumatların tesir etmesine sebep olan ruhanî bir bağ vardır. Şimdi biz de gençliği etkisi altına alan gülünç hevâ ve arzulardan dönderip yönlendirilmesi için bunun gibi insanlara muhtacız.”
Burada birkaç sene veya on seneden beri, gençliğe yönelmiş bir kişi vardı. O, gençlikle beraber onları ıslah etmekte, sûfilerin müridleri ile beraber oldukları gibiydi. Onun sayesinde çok sayıda genç kurtulmuştu. Eğer o adam siyasetle meşgul olmasaydı onun bu durumu hiç bozulmazdı.
İşte bundan dolayı gençliği fesattan kurtarmak için sûfilere dönmemizin en son ilaç olduğu kanaatindeyim. Onları iyileştirecek ve bu fesattan kurtaracak başka bir ilaç olduğuna inanmıyorum.
“Nedvetü Livâi’l İslâm” adlı eserde tasavvuf bahsinin hülâsasında: “Tasavvuf, vaki olan bir gerçektir. Onda sadece hayır vardır. Fakat (ne yazık ki) bazı şerler de karışmıştır. Eğer o şerlerden halas olup kurtulur ve evvelki ruhî manasına yönelirse İslâm toplumunun ıslahının yolu olur. Zira çeşitli eğlendirici şeyler müslüman gençliğinin hoşuna gidiyor ve onları sapıklığa itiyor. Bunlar İslâmî istikamete yöneltmede ancak sûfi olan bir şeyhin müridlerini celp ve cezbettiği gibi bir cezbedene muhtaçtır. İşte şimdi anlaşıldı ki sûfiler, gençleri ıslah etmek için en faziletli ameli işlemektedirler.[44]
∃
Subhâne Rabbike Rabbil İzzeti Amme Yesifun, Ve Selâmün Alel mürselin Vel Hamdü Lillâhi Rabbil Âlemin.
Dipnotlar
- Kitab-ul İslâm Ala Müfterak-it Turuk s.52’ye bakınız. Muhammed Esed Avusturya asıllı olup ismi Leopold Wois idi. İslâm’a girdikten sonra bu ismi aldı. Bu zat Kur’an-ı Kerîm’i ve Buhari’yi İngilizceye tercüme etmiştir.
- Hadisi Buhari Sahihinde, Kitab’ul İtisam’da tahriç etmiştir. Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ümmetimden bir taife, galip gelmede devam edeceklerdir. Allah’ın emri (kıyamet) geldiğinde de onlar galip olacaklardır.”
- Ebû Hanife dört imamın birisi olup, çok şöhretli bir zattır. Hicri 150 senesinde Bağdat’da vefat etmiştir.
- Hâşiyet-ü Allâme Aliyyul Adevi Ale Şerhi İmam-ı Zerkani Ala Metnil İziyye fil Fıkhıl Maliki, c.3 s.195’de, Molla Aliyyul Kari, Şerhu Aynil İlim ve Zeynul Hilim, c.1 s.33’de, h.1014’de vefat etmiştir. İmam Malik, meşhur olan dört imamdan biridir, h.179’da Medine-i Münevvere’de vefat etmiştir. Allah’u Teâla hepsinden razı ola.
- Celaleddin Suyûtî’nin Teyid-ül Hakikat kitabı s.15’de. İmam Şafiî (rahmetullâhi aleyh) dört mezhebin meşhur imamlarından biridir, h.204’de Mısır’da vefat etmiştir.
- Keşful Hafa ve Muzil-ul İlbas, c.1 s.341. Acculuni h.1162’de vefat etmiştir.
- İmam Ahmed meşhur olan dört imamdan biri olup, h.241’de vefat etmiştir. Allâme Şeyh Emin Kürdî “Tenviri’l Kulûb” adlı eseri, s.405’de. Hicri 1332’de vefat etmiştir. Allah hepsinden razı ola.
- Gızau-l El Bâb, Şerh-ü Manzumetü’l Adab, c.1 s.120’de
- Müslim Sahihinde, Kitab-ul İman bahsinde, Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den tahriç etti.
- Haris-i Muhâsibî, Kitab-u Vâsâyâ isimli eseri s.27-32’de. Hicri 243’de vefat etti. Bu kitap sûfilerin itimat ettiği kitapların başında gelir.
- Abdulkahir Bağdâdî El Farku Beynel Firak, s.189’da. Hicri.429’da vefat etmiştir.
- Risale-i Kuşeyriyye s.2’de. Kitabın musannifi Ebû Kasım Kuşeyrî, h.465’de vefat etmiştir.
- Hüccet-ül İslâm İmam Gazalî’nin Munkiz-ul Min ed-Dalâl eserinde, s.131’de. Hicri.505’de vefat etmiştir.
- İmam Fahreddin Râzî için “İtikadat-ü Firak-il Müslimin vel Müşrikin” isimli eserin 72-73. sayfasında, vefatı Herat şehrinde h.606’da vuku bulmuştur. “İtikadat-ü Firak-il Müslimin” kitabının yazarı Ali Sami Neşşar der ki: “Fahreddin Râzî (rahmetullâhi aleyh) son günlerinde ilmi kemâlının en yükseğine çıktığı zaman, daha evvel Ebû Hamid-il Gazalî (rahmetullâhi aleyh)’in başına gelen sorunlar onun da başına gelmiştir. Aklına güvencesi azaldı, aczini hissetti ve anladı ki insanın aklı mevcudatın zatını ihate etmekten acizdir. Sûfilerin
- Şeyh Hamid Sakar (rahmetullâhi aleyh)’in “Nur-ut Tahkik” eseri s.96’da. İzzeddin b. Abdüsselam (rahmetullâhi aleyh) şeyh-ul ulema ve sultan-ul ulema diye lakap almıştır. Hicri 577 senesinde doğmuş, 660 senesinde vefat etmiş, imamlık onda son bulmuştur. Zühd ve verâ ile beraber içtihat menziline yetişmiştir. Şam’da doğmuş, Mısır’a gidip, 20 seneden fazla orada ikamet etmiştir. İlmi neşredip, marufu emrederek, münkerden de nehyetmiştir. Birçok kitaplar telif etmiştir. Tasavvufu, Şahabeddin Suhreverdi (rahmetullâhi aleyh)’den aldı ve Şeyh Ebû Hasan eş-Şazelî (rahmetullâhi aleyh)’nin eli üzere sülûk etmiştir. Onun meclisine gidip, kelamını dinlediği zaman; “Bu Allah’a ahdi yakîn olan bir kelamdır” dedi.
- İmam Nevevî (rahmetullâhi aleyh)’in “Mekâsid” isimli eseri, et-tevhid, ibadet ve usûlü tasavvuf bölümü s.20’de. Hicri 676’da Şam’ın Neva köyünde vefat etmiştir.
- Ahmed b. Teymiyye (rahmetullâhi aleyh) “Mecmu-ul Fetava” isimli eseri, c.10 s.516-517’de
- Şâtibî İbrahim b. Musa El Lehhami El Gırnatî El Malikî (rahmetullâhi aleyh) h.790’da vefat etmiştir. “El Müslim-ul Mecellet-il Aşiret-il Muhammediyye” dergisi 1373 senesi Zilkade sayısında.
- Mukaddemeti İbn-i Haldun, s.328’de, Abdurrahman b. Şeyh Ebû Bekir Muhammed b. Haldun El Hadremi h.732 senesinde doğdu ve h. 808 senesinde vefat etti.
- Muidun Niam ve Mubidi Nigam, s.119’da. İmam Taceddin Abdul Vehhab Subkî h.771’de vefat etmiştir.
- Allâme Celaleddin Suyûtî (rahmetullâhi aleyh)’nin “Teyidül Hakikat-ül Aliyye” isimli eseri s.57’de, bu zat h.911’de vefat etmiştir.
- Yedinci risale: “Şife-ul alil ve bellül galil fi hükmül vasiye bil hatamat vet-tahallil” s.172-173’de. Büyük Fakih İbn-i Âbidin (rahmetullâhi aleyh) h.1198’de doğdu ve 1252’de de vefat etti. Bundan önce tercüme halında bir parça zikretmiştik.
- Mecellet-ül Müslim, h.1378 Muharrem, sayı.6 s.24’de. Şeyh Muhammed Abduh (rahmetullâhi aleyh)’in doğumu h.1266, vefatı ise h.1323 olup, mezarı Mısır’dadır.
- “Hadir-ul Alem-il İslâmi” c.2 s.396’da
- “Hadır-ul Alem-il İslâmi” c.2 s.400’de
- “Hadır-ul Alem-il İslâmi” c.1 s.301’de
- “Hadır-ul Alem-il İslâmî” c.2 s.393-396’da
- “Hadır-ul Alem-il İslâmî” c.2 s.393-396’da
- Mecellet-ü Menar Senet-ül Ula, s.726’da
- Buhari, Edebü’l Müfred’de, Hüsn-ü Hulk (Güzel Ahlâk) bâbında Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti. İmam Ahmed, Beyhaki ve Hakim tercümetün nebeviyye bâbında tahriç etmişlerdir. Hakim’de Müslim’in şartı üzere sahihtir dedi.
- Büyük tarihçi ustad Muhammed Rağıb Tabbah (rahmetullâhi aleyh)’in “Sekafet-ül İslâmiyye” eseri, s.302- 304’de doğumu h.1293 olup, 1370’de Halep’te vefat etmiştir.
- Müslim Sahihin’de Ömer (radıyallâhu anhu)’den Kitab-ul İman’da rivayet etti.
- Deylemi Firdevs’te, Enes (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti.
- Mecellet-ül İslah-il İctimaiyye s.4’de
- Şeyh Hamid İbrahim Muhammed Sagar (rahmetullâhi aleyh)’in “Nur-ut Tahkik” kitabının önsözü s.1-2- 3’de
- Ebû Hasan en-Nedvî, “El Müslimune fil Hind” s.140-146
- Ebû Hasan en-Nedvî, “Ricalul Fikir ved-Da’va fil İslâm” s.248-250
- Ebû Hasan en-Nedvî, “Revaiu’l İkbal” s.7
- Ebû’l Âlâ Mevdûdî, “Mebadiu’l İslâm” kitabı tasavvuf bahsi, s.114-117’de
- “Mecellet-ü Livai’l İslâm” 10.sayı 9.yıl, hicri 1375, miladi 1956, “Nedvet-ü Liva-il İslâm, Es sûfiyyeti ve Alakatuha Biddin” s.645-647.
- Buhari Sahihinde Kitab-u Menakıb’ta Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti. Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Muhakkak ki ümmetimin içinde (Allah tarafından) ilham ile konuşan kimseler vardır. Ömer de onlardandır.” Yine Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Sizden evvelki ümmetlerin içinde (Allah tarafından) ilhamla konuşan kimseler vardır. Eğer ümmetimin içinde böyle bir kimse varsa, o
- Ebû Davud Dua bâbında, Ömer (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti. Tirmizi ise Kitab-ud Daved’de rivayet edip, hadis hasen sahihtir dedi. Tirmizide olan lafız şöyledir: “Ey kardeşciğim! Duana bizi de ortak eyle ve bizi unutma!” buyurmuştur.
- Deylemî, Cabir (radıyallâhu anhu)’den rivayet etmiştir. Acculuni Keşful Hafa, c.1 s.424’de
- “Mecellet-ül Liva-il İslâm” sayı 12, hicri şaban 1379, miladi 1960, “Nedvet-ül Liva-il İslâm” (Et Tasavvuf fil İslâm) s.758-766.
