Tasavvuf ilmi de diğer dinî ilimler gibi bu iftiracı ve sahtekarların tahrif ve desiselerinden sâlim kalmamıştır.
Onlardan bazıları sûfilerin kitaplarına sapık fikirlerini koymuş ve yüce Allah hakkında delil indirmediği düşük ve hoş olmayan ibarelerini yerleştirmişlerdir.
Mesela şiirlerindeki şu sözleri gibi:
“Köpek ve domuz ancak ilâhımızdır,
Kilisedeki rahip ise ancak Rabb’imizdir.” diyerek bu acı inanca kadar gitmişlerdir.
Yüce Allah Kehf Suresi 5. ayetinde:
“ Ağızlarından çıkan kelime (söz) ne büyük oldu! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar.” buyurdu.
Bunların bazıları da müslümanların akîdelerine dokunan şeylerle dinlerini bozmak istediler. Bazı sûfilere ehl-i sünnet akîdesine uymayan sözler nisbet ettiler. Mesela: hulûl, ittihat, yaradanla yaradılanın ve kainatla kainatı yaradanın aynı olması gibi.
Bunlardan bazıları da sûfilerin tarihini lekelemeye ve insanların sûfilere karşı olan güvenini sarsmaya uğraştılar. Onların kitaplarına sonradan birtakım asılsız olaylar ve hayal ürünü hikayeler sokuşturdular. Bu kitaplarda münkeratı, büyük günahları işlemeye teşvik vardır. Bunlara İmam-ı Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh )’nin “Tabakat-ül Kübra”sında çok rastlarız. Halbuki bu muhterem zatın bunlardan uzak olduğu ileride gelecektir.
Bunların bazıları da misyonerler, müsteşrikler ve sömürgecilerin borazancıları Saadat-ı Sûfiyye’nin kitaplarını öğrenerek asılsız şeylerle değiştirip yoldan saptırmak için hile ve desise dizerek, sûfilerin kitaplarından telifler yaptılar. Tâbi ki bundan kasıtları, İslâm’ın özüne darbe vurmak ve dinin ruhunu cesedinden soymaktır. Muhakkak birtakım kişiler tasavvufu anlamak için bu müsteşriklerin kitaplarını okumakla aldatıldılar. Bu müsteşrikler, İngiliz Nicholson, Yahudi İgnaz Goldziher ve Fransız Massignon ile diğerleridir. İşte bu kitapları okumakla, o kitapları yazanların tuzaklarına düşerek onların fikirlerine kulak verip sûfilerle muharebe akıntısına sürüklendiler. Ben bilmiyorum, sadık bir müslüman nasıl olur da aldatıcı düşmanların sözlerine güvenir? Onlardan bazı saf akıllı sûfiler, hile ve desiselere inanıp onları tasdik ederek kitaplarına yazarlar. Bunların hepsi sûfilerden ve tasavvuftan uzak olan kimselerdir.
Eğer bir kimse, sûfilere nisbet edilen muhalif sözlerin hak olduğunu söyleyip basılmış ve neşredilmiş kitaplarda bulunduğunu delil gösterirse biz de deriz ki: “Sûfilerin kitaplarında olan sözlerin hepsi onların sözleri değildir. Çünkü o kitapların bir kısmı hile ve desise ile değiştirilip tahrif olmaktan kurtulamamıştır. Bu kıymetli İslâm mirasını maruz kaldığı desise ve tahriften temizlemek için ihlâslı mü’minlerin gayretlerinin bir araya gelmesine ne kadar muhtacız.
Şayet bazı sûfilerden sahih bir yol ile şerîatın hududuna muhalif sözler sabit olsa bile biz onlara deriz ki: “Bir ferdin söz ve davranışı, şiar ve mezhebi, Kitap ve sünnete sarılan bir cemaatın aleyhine delil olamaz.” Zira şerîata bağlı olan hakiki sûfiler derler ki: “Sûfinin üzerine en evvel vacib olan şart, şerîatın hududunda durmak olup ondan kıl payı kadar sapmamaktır. Ne zaman ki bu şartı yerine getirmez ise o kimse nefsini sûfilikle vasfetmekle, sadece kendi nefsinde olmayan bir sıfatı uydurmuş olur. Ne kadar da kendinde bulunmayan bir şeyi uydursa bile yine de sûfi olamaz.”
Bu vakitlerde sûfi toplumuna atılan bâtıl iftiralarla mücadele edecek birçok şey dururken bunun gibi boş sözlerle (meşgul olmak) kıymetli vakitleri kaybetmekten başka bir şey değildir. Bu kıymetli şeyler hakiki sûfi ve müdakkik (ince düşünen) ulema indinde belirlidir. Tasavvufî kitapları okumakla ve dergileri mütâlaa etmekle tasavvuf ilmini elde edemeyeceğimizi bilmemiz bize gerekir. Çünkü tasavvuf ancak ahlâk, iman, zevk ve marifetlerdir. Bunlara da ancak kâmil olan erlerle sohbet etmekle nail olunur. O olgun kimseler de Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın göstermiş olduğu yola giden ve Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın ilim, amel, ahlâk ve marifetine vâris olan kimselerdir. Tasavvuf gönülden gönüle nakledilen ve kalbten kalbe boşaltılan bir ilimdir.
Ön yargılı bazı topluluklar Saadat-ı Sûfiyye’nin kitaplarını okuyarak içine karışan desise, çirkinlik ve tahrifleri doğru ve sabit görüp şiddetli hücumlarında ve kabaca saldırılarında Saadat-ı Sûfiyye’nin bu fikirlerine dayandılar. Eğer bu kindarlar tasavvuf ricalinin meydana koyduğu kitaplarındaki şerîata sarılmalarını, yüce Allah’ın Kitab’ına, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın sünnetine yapışmalarını, muteber olan İslâm mezheplerine bağlanmalarını, ehl-i sünnet vel cemaat akîdesine nasıl benimsediklerini, bundan evvelki şerîat ve hakikat bahsinde beyan ettiğimiz gibi görüp okusalardı, onların kitabında bu açık olan prensip ve dosdoğru olan yollara ters düşen şeylerin ya tevil edilmesi gerektiğini, yahut da sonradan sokuşturulduğunu anlarlardı.
Sûfi ve ulemanın kitaplarına sokuşturulan bazı desiselerin misallerini sana sunuyoruz:
İbn-i Ferrâ (rahmetullâhi aleyh) “Tabakat” adlı eserinde, Ebû Bekir Mervezî, Müsedded ve Harb’dan (onlar da rivayet ettikleri birçok meseleyi İmam-ı Ahmed b. Hanbel’e nisbet ettiler) rivayet ettiği birçok meseleleri uzun uzadıya anlattıktan sonra şöyle dedi: “Cafer-i Sadık ve Ahmed b. Hanbel gibi iki salih kimse kötü arkadaşlara mübtela oldular. Cafer-i Sadık’a birçok sözler nisbet edildi. Bunlar şia imamlarının fıkıh kitaplarına kendisinin sözü diye yazıldı. Halbuki o zat öyle sözlerden uzaktı. Bazı Hanbeliler İmam-ı Ahmed’e görüşlerinde söylemediği sözleri nisbet etmişlerdir.”[1]
Fakih İmam İbn-i Hacer el-Heysemî (rahmetullâhi aleyh)’ye -Yüce Allah bizi onunla menfaatlandırsın- hanbeli akîdesi hakkında, sizin şerefli ilminize gizli değildir. Ahmed b. Hanbel’in akîdesi bunların akîdesi gibi miydi? diye sorulduğunda şöyle cevap verdi: “Allah ondan razı olsun, varacağı yeri marifet cennetleri kılsın. Yüce Allah tüm lütfunu bizim ve onun üzerine akıtsın! Firdevs-i alayı kendine nasip eylesin! Ahmed Hanbelî; zâlim ve inkârcıların dediklerinden a’li ve büyük olarak yüce Allah’ı mübalağa ile tenzih eden ve akîdesi ehl-i sünnet vel cemaat akîdesine muvafık olan bir zat idi. Yüce Allah’a cihet, cisim tayini ve başka noksan sıfatlardan uzak tutup, bilakis kemâl sıfatları söyleyen bir zattı. İmam-ı Azam’a mensub olduğunu iddia eden cahil ve meşhur toplumun cihet hakkında ve buna benzeyen nesnelerin hepsi de ona atılan iftira, yalan ve bühtandır. Bunun gibi noksan sıfatları ona nisbet edenlere beddua edilmiştir. Yüce Allah bu ayıp şeyleri atanların bühtanlarından beri ve uzaktır.” Bu kara lekeden beri kılan mezhebinin imamlarından biri olan hafız hüccet gudve el-İmam Ebû’l Ferec b. Cevzî İmam Ahmed’e nisbet edilen bu sözler hakında şunları söylüyor: “O imama nisbet edilen bunun gibi şeylerin hepsi de o zata atılan iftira ve bühtandır. Bu bâtıl olan şeyler hakkında onun nassı ve Allah’ı tenzih etmesi apaçıktır. Bunu bil, zira çok mühimdir.”[2]
Ali b. Ebî Talib ( radıyallâhu anhu )’e; “Nehcul Belağa” kitabında ona nisbet edilen birçok desiseler sokuşturulmuştur. Zehebî, Ali b. Hüseyin Şerif Murtaza’nın tercüme halinde zikretti ki: O, “Nehcul Belağa” kitabını uydurmakla itham edilmiştir. O kitabı okuyan herkes, İmam Ali ( radıyallâhu anhu )’ye nisbet edilen sözlerin hepsinin yalan olduğunu kesin olarak bilir. Çünkü kitabın içinde Efendimiz Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu ) ve Ömer ( radıyallâhu anhu )’e de açıktan sept (sövme) ve düşük sözler vardır. Hatta birbirine zıt düşen bozuk ibareler de bulunmaktadır. Bu iki kıymetli Kureyş’linin ve onlardan sonra gelenlerin karakterlerini tanıyan ne kadar insan var ise bu kitabın çoğunun bâtıl olduğuna kesin karar verir.”[3]
İmam-ı Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) de desise ve hileye uğrayanlardandır. Ona yapılan desisenin daha fazla “Tabakat-ül Kübra”da olduğunu “ElLetaif-ül Minen ve’l Ahlâk” isimli eserinde açıklar: “Hasetçi düşmanların bana yaptıkları iftiralarına karşı sabretmem, yüce Allah’ın lütuf ve ikramlarındandır.” Kitaplarıma şerîatın zahirine muhalif sözler sokuşturdular, bana yalan ve bühtan ederek benim adıma fetva vermeye ve benim aleyhime yazdıkları broşür ve mecmuaları Mısır hükümetinin kapısına kadar ulaştırıp ve daha nice nice kimselere yetiştirdiler. Ey benim kardeşim! 947 senesinde Hacc’a gittiğimde bu iptila ve iftiraların Mısır’da başıma gelmiş olduğunu iyi bil! Bu yalanları dört mezhep imamlarının icmalarını helak edip parçaladığımı, bir cemaat iftira ve yalan olarak üzerime atmışlardır. O iftiralar ise güya ben birtakım insanlara, bir kimsenin ihtiyacı ve işi olursa namazı vaktinden evvel kılabilir diye fetva vermişim. Dediler ki: “Bu dedi-kodu Hac’ta yayılmış olup bazı düşmanlar bu yazılan iftiraları, dağ yolu ile kestirmeden Mısır’a göndermişler. Bu desiseler Mısır’a vardığında, Mısır’da büyük bir çalkantı ve dedi-kodu meydana gelmiş. Hatta bu garb ve şark tarafına ve Mısır devlet büyüklerine kadar yetişmiştir. Dostlarım bu durumdan incinmişler ve onlara da çok zarar hâsıl olmuş. Ben Mısır’a döndüğümde insanlar beni yadırgayarak kötü kötü bakıyorlardı. Ben: “Bu insanlara ne oluyor?” dedim. Bana Mekke’den gelen broşürleri ve aleyhime yazılan haberleri verdiler. Beni gıybet edenlerin ve şerefimi kirletenlerin sayısını ancak yüce Allah bilir.
İmam-ı Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) bu meseleyi şöyle anlatır: “el-Bahr-ül Mevrut Fi’l-Mevasiki vel Uhud” kitabını tasnif ettiğimde ve Mısır’da bulunan dört mezhebin uleması kitabıma takriz yazdılar. İnsanlar o kitabı yazmaya (kopya etmeye) süratle koştular. O kitaptan kırk nüsha kadar yazdılar. Haset edenler bu durumu kıskandılar ve bazı gafil arkadaşlarıma hile yaparak onlardan bir nüshasını emanet olarak aldılar. Bazı
nüshaları
kendileri
için
yazıp
içerisine
sapık
akîdeleri müslümanların icmasına muhalif meseleleri Nasreddin Hoca’nın ve “İbni Ravandî” nin fıkra ve hikayelerini kitabın başından sonuna kadar birçok yerine sokuşturdular. Kendilerini sanki müellif gibi gösterdiler. Sonra bu nüshaları alıp pazar günlerinde ilim talebelerinin toplandığı kitapçılar çarşısına gönderdiler. İlim talebelerinin tümü bu nüshalara bakıp da üzerlerinde ismimi gördüklerinde, yüce Allah’tan korkmayanlar onları satın alıp Ezher’deki fakülte ulemasına devrettiler. Kitabın üzerine desise yapan ve yapmayanlardan da (kitap satın) aldılar. Bu sebeple de büyük bir fitne koptu. İnsanlar camilerde, çarşılarda ve ümera kapılarında bana pislik bulaştırmak için beklediler. Bu durum bir sene devam etti, ben hala anlamıyordum. Şeyh Nasreddin Lekkânî, Şeyh-ü’l İslâm el-Hanbelî ve Şeyh Şahabettin b. el-Celebî beni temize çıkardılar. Benim hala hiçbir şeyden haberim yoktu. Beni sevenlerden bir kişi, benim için Cami-ül Ezher’de olan olayı bana haber verdi. Ben de üzerinde ulemanın takrizi bulunan nüshamı oraya gönderdim. Onu incelediler ve o hased edenlerin sokuşturduğu şeylerden hiçbir şey bulamadılar. Meğer ellerine geçen diğer nüshalara hile yapmışlar, bunu yapanlara ağır sözler söylediler. Bu mesele bilinen şeylerdendir. Bana bu töhmetleri atanların bazılarını biliyorum. Bu zamana kadar hala bana kötü bir şekilde itikat ediyorlar. Buna binaen, bu durumu evvela işiten hasedçiler, sonra bu desise ile yapılan bu broşürleri alıp bir araya toplayarak yanında alıkorlar. Ne zaman benden hoşlanmayan kişileri işittiklerinde onlara: “Yanımda falan adama taalluk eden meseleler vardır. Onları görmek istersen sana göstereyim” der. Sonra da bana iftira edilen bazı meseleleri o hased eden kişi, diğer hased edene verir, hatta bu ana kadar devam eder. Benim aleyhime fetva araştırırlar. Hala benim haberim yok. Ne zaman ki bu olayları anladım, Ezher âlimlerine haber gönderdim: “Bu meselelerden kastedilen kişi benim, bunlar bana atılan iftiradır.” dedim. O zaman bunu ele almaktan çekinip aleyhime yazmaktan kaçındılar.”[4]
Büyük tarihçi Abdülhay b. İmâd el-Hanbelî ( rahmetullâhi aleyh ), “Şezaret üz-Zeheb fi-Ahbari men Zeheb” isimli eserinde, Şeyh Abdulvehhab eşŞa’rânî ( rahmetullâhi aleyh )’nin tercüme-i halini yapıp onu methettikten sonra telifatının çokluğundan zikretti. Telifatlarını övdü ve dedi ki: “Birtakım taifeler ona desise yaparak bu zatı hased ettiler. Zahiren şer-i şerife muhalif olan sapık akîdeleri ve icmaya muhalif olan meseleleri onun aleyhine uydurdular. O zatın başına kıyameti koparıp ona çok ağır sözler söylediler. Üzerine çok büyük iftiralar attılar. Fakat yüce Allah kudretini göstererek onları rezil etti. Çünkü o zat sünnete devam eden, verâda çok ileri giden, fakir fukara ve ihtiyaç sahibi insanları giyimde dahi kendi nefsine tercih eden, ezaya katlanan ve zamanı ibadet üzere düzenleyen bir kimse idi. Bu işleri kitap tasnifi, talebe yetiştirme ve diğer faydalı işlerle beraber yapardı. Zaviyesinde gece-gündüz arı iniltisi gibi bir (aleyhisselâm) ’ya salavat uğultu duyulurdu. Cuma gecelerini Mustafa
getirerek ihya eder ve bu hal üzere devam ederdi. Büyüklerin gönüllerinde tazim edilen bir kişiydi. Onun bu hali yüce Allah onu ikram evine (mezara) nakledinceye kadar devam etti.”[5]
Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) “El-Yevakit-u vel-Cevahir” isimli kitabında: “Ahmed b. Hanbel ( rahmetullâhi aleyh ) ölüm hastalığında iken zındıklar, yastığının altına sapık akîdeleri yazıp sokuşturdular. Eğer dost ve ahbâbları onun itikatının sağlamlığını bilmeseler idi, yastığının altında bulunan akîdeye ters düşen yazılar yüzünden fitneye düşerlerdi.” dedi.[6] Yine böylece “Kamus” sahibi Şeyh Meciduddin Feyruz Abâdî ( rahmetullâhi aleyh ) eserinde şöyle zikretti: “Bazı mülhitler, İmam Azam Ebû Hanîfe ( rahmetullâhi aleyh )’nin değerini düşüren kitap tasnif etti ve o kitabı da Feyruz Abâdî ( rahmetullâhi aleyh )’e nisbet ettiler. Sonra o kitap, Şeyh Cemaleddin b. el-Hayyat Yemenî ( rahmetullâhi aleyh )’ye ulaştı. Bu sebeple Cemaleddin b. el-Hayyat Yemenî ( rahmetullâhi aleyh ) şiddetle şeyhi (Feyruz Abâdî)’ni kınadı. Şeyh Meciduddin ( rahmetullâhi aleyh ) de ona bir mektup gönderdi. Mektubunda: “Ben İmam Ebû Hanîfe ( rahmetullâhi aleyh )’nin itikadına hakkı ile inanan bir kimseyim. Hatta onun menkıbeleriyle dolu olan önemli bir kitap yazdım ve ona olan tazimimi tam yaptım. Yanında olan o kitabı yak veya yıka! O kitap, benim üzerime atılan iftira ve yalandır.” dedi.”[7]
Büyük âlim Ahmed b. Hacer el-Heysemî el-Mekkî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Ariflerin imamı, İslâm ve müslümanların kutbu Şeyh Abdulkadir Geylanî ( kuddise sirruhu )’nin “El-Gunye” kitabına karışan şeylere bakıp da aldanma! Yüce Allah kendilerinden intikamını alır, kitabın içine o zata yakışmayan bazı şeyler sokuşturmuşlardır. Haşa ki o zat öyle yazsın. O, yazılanlardan beri ve uzaktır. Nasıl olur da kuvvetli bir ilme sahip, Kitap ve sünnete bağlı, âlim ve fazıl olan birinden bu düşük meseleler yayılır. O, şafiî ve hanbeli fakihidir. Hatta bu iki mezheb üzerine fetva veren bir müftüye bunları nasıl yakıştırırlar, bilinmez. Şunlar da ilmine eklenir: “Yüce Allah o zata maarif, zahir ve bâtın kerametler bahşetmiştir. Onun daha nice nice yüksek hallerinden tevatürle haberler verilmiştir. Nasıl olur da o zata bu kabahatleri tasavvur ve vehim ederler. O kabahatler ondan sadır olmaz. Ancak bunlar, Allah’ı ve sıfatlarını bilmeyen, cehalet üzerine tahakküm etmiş olan, yahudi veya yahudi zihniyetli, yüce Allah’ın vacib, caiz veya müstehil (muhal) olan sıfatlarından habersiz olan kimselerdir. Yüce Allah’ı noksan olan bütün sıfatlardan tenzih ederim ki o büyük insana atılan bunun gibi şeyler büyük bir bühtandır.”[8] Bunu gibi İmam-ı Gazalî ( rahmetullâhi aleyh )’nin “İhya” kitabının pek çok meselelerine de desise sokuşturulmuştur. Kadı İyaz ( rahmetullâhi aleyh ) bu nüshalardan birini ele geçirdiğinde yakılmasını emretti.[9]
İmam Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “İmam Gazalî ( rahmetullâhi aleyh ) de desiseye ve hileye uğrayanlardandır. Bazıları şu kavilleri ona nisbet etmişlerdir. ”Güya İmam Gazalî ( rahmetullâhi aleyh ) demiş ki: “Yüce Allah’ın bazı kulları var ki eğer yüce Allah’tan kıyametin kopmamasını isteselerdi, kıyamet kopmazdı. Yine Allah’ın öyle kulları var ki yüce Allah’tan kıyametin hemen şimdi kopmasını isteselerdi, kıyamet hemen kopardı.” bunun gibi sözler hüccet’ül İslâm olan İmam-ı Gazalî ( rahmetullâhi aleyh )’ye atılan yalan ve iftiralardır. Aklı selim olan kimselere gereken İmam Gazalî ( rahmetullâhi aleyh )’yi bundan tenzih etmeleridir. Çünkü bu, kesin delillerde varid olan kıyamet alametlerine ters düşmektedir.” Bunun gibi sözler Şâ’rî Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in haberlerini tekzib etmeye yönlendirir. Eğer İmam-ı Gazalî ( rahmetullâhi aleyh )’nin bazı eserlerinde bunun gibi nassa aykırı şeyler bulunursa bilinsin ki bu sözler mülhitler tarafından imamın üzerine atılan desise ve hilelerdir. Hatta ben İmam-ı Gazalî’ye nisbet edilen bir kitabı gördüm, kitabın içi ehl-i sünnet vel cemaata muhalif akîdelerle doluydu. Bunu bazı mülhitler tasnif etmiş, onu da İmam-ı Gazalî ( rahmetullâhi aleyh )’ye nisbet etmişlerdir. Bu kitabı Bedreddin b. Cem’a ( rahmetullâhi aleyh ) mütâlaa ettiğinde kitabın üzerine yazdı ki: “Her kim bu kitabı İmam-ı Gazalî ( rahmetullâhi aleyh )’ye izafe ederse Allah’a yemin olsun ki ona yalan ve iftira etmiş olur.”[10]
Yine İmam-ı Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “el-Bahr-ul Mevrûd” isimli kitabıma birtakım sapıklar, ehl-i sünnete ters düşen akîdeleri yerleştirip sokuşturmuşlardır. Üç sene kadar Mısır ve Mekke’de aleyhime nisbet edilen meseleler dilden dile duyulup yayılmış. Kitabın hutbesinde de (takdiminde) beyan ettiğim gibi ben bunlardan uzaktım. Benim yanımda kitabın aslı, ulemanın takriz olarak yazdıkları ve izin verdikleri vardı. Bu iğrenç fitne, ulemanın yazmış oldukları hat ve imzaları bulunan nüshaları kendilerine gönderinceye kadar sükut etmedi.”[11]
İşte bu düşmanlar kin ve hasedleriyle dünyayı doldurdular. Bilhassa da belirli kitaplara, şöhretli olan “Tabakat-ül Kübra” eserine hile ve desiselerini sokuşturdular.
Eğer insaflı bir okuyucu Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh )’nin sûfilerin şerîata sarıldıklarını ilan eden sözü ile ki bunlar hakikat ve şerîat bahsinde geçmişti “Tabakat-ül Kübra”daki kelamını mukayese ederse arada açık bir fark görür ve “Tabakat-ül Kübra”da geçen şeylerin yalan olduğu zahir olur.[12]
Şeyh Muhyiddin Arabî ( rahmetullâhi aleyh )’ye de desise yapıp aleyhine yalan uydurdular. Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Muhyiddin Arabî ( rahmetullâhi aleyh ) Kitap ve sünnete bağlı bir zat idi. O der ki: “Her kim şerîat terazisini bir an elinden atarsa helak olur.” Sonunda şu sözle bağlamıştır: “Kıyamet kopuncaya kadar ehl-i sünnet ve cemaatının inancı böyledir.” demiştir. İnsanların onun kelamını anlamaması, ancak o zatın mertebesinin yüksekliğindendir. Bütün bu şerîatın zahirine muhalif olan sözlerin hepsi de Cumhur’a göre ona atılan iftira ve desisedir. Mekke-i Müşerrefe’nin konuğu efendim Ebû Tahir Mağribî ( rahmetullâhi aleyh ) bunu bana haber verdiğinde “Fütuhat”ın bir nüshasını çıkardı ve Konya şehrinde Muhyiddin Arabî’nin eli ile yazmış olduğu nüsha ile karşılaştırdı.
Fütuhatı
ihtisar
ederken
vakfolup
da
hazfettiğim (gizlediğim) şeyleri bulamadım.” dedi… Sonra Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Bütün bunları bildikten sonra büyük bir ihtimal hasedçiler benim başıma gelenlerde, nasıl ki kitaplarıma desiseleri sokuşturdularsa şeyhin kitaplarına da desise ve iftiraları sokuşturmuşlardır. Zira benim asrımda olan kişilerin bana yaptıklarına şahid olduğum durumlar da böyledir. Yüce Allah onları da bizi de mağfiret eylesin! Amin[13]
Hanifi fukahasından “Dürr-ül Muhtar” sahibi (İbn-i Âbidin) şöyle der: “Her kim Şeyh Muhyiddin ( rahmetullâhi aleyh )’in “Füsus-ul Hikem” kitabından okur da Şeyh Muhyiddin Arabi ( rahmetullâhi aleyh ) insanları sapıtmak için şerîattan hariç şeyler söylemiştir der bunu böyle mütâlaa eder ve o sapıktır derse bu adama ne lazım gelir? diyen kişiye şöyle cevap verdi: Evet “Füsus-ul Hikem”e şerîata muarız kelimeler karıştırılmıştır. Bazı kendini beğenenler bunları şerîata uydurmaya zorlamışlardır! Benim fikrime yakînen gelen, muhakkak ki bu durum bazı yahudilerin şeyhe olan iftiralarıdır. Bu kitaptaki kelimeleri mütâlaa etmeyi terketmek veya kitabı ihtiyatlı okumak lazım gelir. Allâme İbn-i aleyh ) “Dürr-ül Muhtar”ın üzerine yapmış olduğu Âbidin ( rahmetullâhi
hâşiyesinde (lâkin benim anladığım) bu zatın yanında ya sabit olan bir delil var veya bir türlü şeyhin muradını anlayamamasındandır. Zira onun tevilini yapmak mümkün değildir. O zaman şeyhe yakışmayan sözlerin bir iftira olduğunun kanaatına varmıştı. Şeyh Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh )’nin kitabına bazı hasedçilerin onu küfre götürücü sözleri yazdıkları, hatta asrın âlimlerini toplayıp o âlimlere yanında bulunan ulemanın takriz yaptığı temiz ve asıl olan başka bir nüshayı çıkarıp onlara gösterdiğinde, âlimlerin kanaatına göre bunların o zata iftira olduğu meydana çıkmıştır. Yine İbn-i Âbidin ( rahmetullâhi aleyh ) ihtiyat vacibtir ki eğer iftira sabit oldu ise bu durum meydanda açıktır. Ancak iftira olmadı ise hiçbir kimse şeyhin o sözlerindeki muradını anlayamaz. İşte o zaman bu kitaba bakan kişi şeyhi inkâra kalkışır veya şeyhin sözünün hilafını anlar. (Bu sebeple okunmaması uygun olur.)[14]
Şeyh Muhyiddin ( rahmetullâhi aleyh )’e yapılan iftira ve desiselerden bir tanesi de güya şeyh: “Cehennem ehli cehenneme girmeleri ile onun ateşinden lezzet alırlar. Onlar oradan çıkarılsalar, bu çıkma sebebi ile azap olunurlar.” diyor.
Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ): “Şeyhin kitaplarında bunlara benzer şeyler bulunursa biliniz ki o şeyhe atılan bir iftiradır. Çünkü ben şeyhin, “ElFütuhat-ül Mekkiyye” kitabının hepsini gözden geçirdim, orada ehl-i cehenneme azap olunacağını bildiren kelimeler ile dolu olduğunu gördüm.”[15]
Yine Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: Muhyiddin Arabî ( rahmetullâhi aleyh )’nin “El-Füsus vel-Fütuhat” kitabına desise ve hile yapanlar yalan söylemişlerdir. Güya o, şöyle demiş: “Ehli nar cehennemdeki ateşten lezzet alırlar. Eğer onlar cehennemden çıkarılsalardı, tekrar oraya (nara) dönmek için yardım talep ederlerdi.” Ben bu yanlış olan sözleri o iki kitapta gördüğüm gibi, “Fütuhat”ı ihtisar ederken çıkarıp attım. Hatta Şeyh Şemseddin Şerif ( rahmetullâhi aleyh )’den varid olan da şöyledir. “Şeyhin kitabına birçok desise ve hileler karıştırmışlardır. Bunlar şeyhten başkalarından nakledilen sapık akîdelerdir. Çünkü Şeyh Muhyiddin ( rahmetullâhi
aleyh )
tarikat
erbâblarının
icması
ile
ariflerin
en mükemmellerindendi. Zira o, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın (manevi) meclisinde devamlı bulunan ve onun sünnetinden hiç ayrılmayan bir zattı. Nasıl olur da şerîatın rükünlerinin bir kısmını yıkan sözleri konuşur da kendi dinini bâtıl dinlerle eşit tutar? Nasıl olur da cennet ve cehennem ehlini eşit tutar? Bu sözlere aklını kaybedenden başka kim inanır. Ey kardeşim! Sapık akîdelerden birini şeyhe ait gösteren kimseyi tasdikten sakın! Kulağını, gözünü ve kalbini bunlardan muhafaza eyle! Nasihatım budur, ves-selam. Ben şeyh Muhyiddin Vâsîtî ( rahmetullâhi aleyh )’nin “Akîde” kitabında şu nassları gördüm: “Bizim akîdemiz cennet ehli cennette, cehennem ehli de cehennemde ebedi kalacaklar ve onlar bulundukları yerden ebediyyen ayrılmayacaklardır.” Yine der ki: “Ehl-i nardan muradımız kafirler, münafıklar, müşrikler ve yüce Allah’ın hükümlerini inkâr edenlerdir. Çünkü tevhid ehlinin isyankârlarının cehennemde ebedi kalmayıp, çıkarılacakları nasslarla sabittir.”[16]
Yukarıda Muhyiddin-i Arabî ( rahmetullâhi aleyh )’ye nisbet edilenin desise olduğunu yine şeyhin “Futuhat” kitabının 371. bâbında kendi sözleri destekliyor: “Cehennem kapıları kapatıldığında cehennem ehli nasıl da ateşte kaynayan et parçaları gibi olur, altı üstüne döner.” Şafiî imamlarından İmam-ı Bacurî ( rahmetullâhi aleyh ) de “Cevheretü’t-Tevhid”in şerhinde zikrettiği gibi: “Hiç denilir mi ki cehennem ehli ateşte azap olmaya alışmışlar, hatta cennete atılsalar acı duyarlar. Bu sözlerin hepsi de desise ve hile olup, sûfi taifesine atılan bir iftiradır. Bu nasıl olur? Yüce Allah Nebe Suresi 30. ayetinde:
“ Size azaptan başka bir şeyi ziyade edecek değiliz, tadınız.” buyurdu.[17]
Acaba bir müslüman ehl-i sünnet vel cemaatın akîde ve inancına muhalif düşen böyle bozuk akîdelere nasıl olur da inanır? Şeyh Muhammed b. Yusuf el-Kâfî ( rahmetullâhi aleyh ): Cennet fırkasını ve ebedi olarak nimet içinde olduklarını anlattıktan sonra cehennem ehli hakkında: “Cehennem fırkası cehennemde ebedi olarak kalır ve onlardan azabın acısı kesilmez.” diye delil getirdi. Bazıları yanlış olarak şöyle dediler: “Cehennem ehlinden azap kesilir ve onların durumu cehennemden lezzet almaya munkalip olur, hatta onlara cennet arzedilse kabul etmezler. Çünkü onlar cehennemde lezzet içerisindedirler.” Bu sapık fikre itikat edip, inanan bir kişi şeksiz, şüphesiz kafir olur. Çünkü bunu Yüce Allah Bakara Suresi 161-162. ayetlerinde tekzib ederek:
“Amma (ayetlerimizi) inkâr etmiş ve kafir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onların üzerinedir. Onlar ebediyyen lanet içinde kalırlar. Artık ne azapları hafifletilir, ne de onların yüzlerine bakılır.” buyurdu.
Diğer haberde ise Nisâ Suresi 56. ayetinde:
“ Şüphesiz ayetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız. Onların derileri pişip acı duymaz hale gelince, derilerini başka derilerle değiştiririz ki acıyı duysunlar! Allah daima üstün ve hakimdir.” buyurdu. Azaplarının devamlı olacağını bildiren bu ayetlerden başka ayetler de vardır.[18]
Şeyh Muhyiddin Arabî ( rahmetullâhi aleyh )’ye atılan iftiralardan biri de yükümlülüğün düşmesidir.
Allâme İmam Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) diyor ki: “Şeyh Muhyiddin Arabî şöyle zikreder; bir kimse Ramazan’da falan gün hasta olacağını keşfetse, o gün geldiğinde hasta olmazdan evvel, acele olarak orucunu yemesi caiz olmadığı gibi, bir veliye keşif yolu ile isyan olan bir fiili işlemesi takdir edilip bildirilse de, o isyan olan fiili acele olarak yapması elbette caiz olmaz. Ancak hasta olduktan sonra orucunu yemesi caiz olur. Zira yüce Allah hastalık veya başka bir özür gelmezden evvel orucu yemeyi meşru kılmamıştır. İşte bu bizim ve ehlullah olan muhakkiklerin mezhebidir. [19] Kendisine desise ve iftira atılanlardan birisi ise büyük arif Şeyh İbrahim ed-Dusukî ( rahmetullâhi aleyh )’dir. Güya şöyle demiş: “Rabb’im bana, “ben Allah’ım” diye konuşmama izin verdi ve bana buyurdu ki: “Sen, ben Allah’ım de! gerisine aldırış etme!” Bu iğrenç ve küstahça bir sözdür. Bu konuda sözü uzatmaya gerek yok. (Yüce Allah bizi böyle şerli iftiralardan korusun!)[20]
Rabiat-ül Adeviyye ( rahmetullâhi aleyhe )’ye de desise ve iftiralar olmuştur. Güya o, Kabe hakkında demiş ki: “Bu (Kabe) yeryüzünde tapılan bir puttur.” (Hülâsa olarak sûfilere atılan bu iftiralar ne kadar çirkindir.)[21] İbn-i Teymiyye ( rahmetullâhi aleyh )’nin bizzat kendisi, o hanım efendiye bu iftirayı nisbet etmeyi yalanlıyor. Bunların yalan ve desise olduğunu açıklıyor. Kendisine bu durumdan sorulduğunda: “Rabia’nın hakkında o sözden yani “Beytullah yeryüzünde tapılan puttur” sözü mü’mine ve muttaki olan Rabia’ya atılan yalan ve iftiradır. Zaten her kim bu sözü söylerse kafir olur ve o kişi tevbeye davet edilir, eğer tevbe ettiyse etti, yoksa (İslâm’a göre) öldürülür. Çünkü bu söz yalandır (küfürdür). Zira hiçbir müslüman Beytullah’a ibadet etmez. Lâkin onu tavaf edip, orada namaz kılmakla o beytin Rabb’i olan yüce Allah’a tapıp, yalnız O’na ibadet eder.[22]
Eğer biz İslâm ve tasavvuf tarihindeki çeşitli sahtecilikleri ortaya dökmeye yönelirsek, bu risalede sonuca varmak mümkün değil, başaramayız. Çünkü tasavvuf, desise ve iftira bakımından diğerlerinden daha fazla nasibini almıştır. Zira tasavvufu hakir gören nasipsizler, tasavvufun İslâm’ın ruhu olduğunu idrak ettikleri için bu bozgunculuğa girişmişlerdir. Muhakkak ki sûfilerin nüfuzlarını kuvvetli, yoğun ve aydınlatıcı bir şule olarak bildikleri için bu nuru söndürmek istemişlerdir. Yüce Allah Saf Suresi 8.ayetinde:
“ İstiyorlar ki Allah’ın nurunu ağızları ile söndürsünler. Allah ise nurunu
tamamlayacaktır,
isterse
kafirler
hoşlanmasınlar.” buyurmaktadır.
Unutmamalıyız ki kitaplara bu türden desise, saptırma ve iftiranın girmesine yardım eden etkenlerden biri de geçmişte, bugünkü gibi bilimsel basım tekniklerinin ve sıkı bir denetimin olmamasıdır. Önceden el yazısı ile yazılan kitapların tersine, şu asrımızda muntazam baskılar ve kanun cezaları vardır. Bugün başkasının kitaplarına müellifinden izinsiz bir şey katmaya kim cesaret edebilir! Desiseciler ve yalancılar, hile ve yalan bulunan kitapları revaçta gösteriyorlardı. Özellikle sûfi ulemasının kitaplarına asılsız ve batıl şeyler girdiriyorlardı. Yüce Allah bunların yalan ve iftiralarını bizden daha iyi bilir.
Lâkin yüce Allah’a hamd-ü sena olsun ki bize bu dini mübini, İslâm kitaplarında olan yalan ve iftiraları, gece-gündüz yorulup uykusuz kalarak temizleyen âlimleri bahşetmiştir. Onlar desise ve iftiraları açıklayarak, sahih ve hakikatı meydana çıkarmışlardır. (Yüce Allah hakiki ilim ehlinden razı olsun.)
İşte biz bu mütevazi kitapta İslâm tasavvufunu ve ona karışan desiseleri, iftira ve içine sokulan birtakım uygunsuzlukları anlatmaya çalışıyoruz. Maksadımız maddecilik zulmetinin, ibahiye günahlarının (herşeyi
helal
görmek),
inkârcı
ve
eksistansiyalizm
(vahdet-i vücûdculuk) akımlarının bir kara bulut gibi üzerimize çöktüğü bu asrımızda İslâm tasavvufuna eski saflık ve berraklığını verip, insanların onun ruhî gücünden ve iman esintilerinden faydalanması içindir.
Dipnotlar
- Et-Tasavvuf-u İslâmi vel İmam-ı Şa’rânî Taha Abdülbaki Sürur (rahmetullâhi aleyh) s.82’de
- İbn-i Hacer el-Mekki, Fetava-i Hadisiyyesi s.148’de
- Zehebî, Mizan-ül İtidal c.3 s.124’de
- Şa’rânî’nin Letaif-ül Minen vel Ahlâk isimli kitabı c.2 s.190-191’de
- Tarihçi Fakih ve Edip olan Abdulhayy-ül Hanbeli (rahmetullâhi aleyh)’in Şezaret-ü Zeheb fi-Ahbarı Men- Zeheb adlı eseri c.8 s.374’de. Hicri 1089’da vefat etmiştir.
- Abdulvehhab eş-Şa’rânî (rahmetullâhi aleyh)’in El-Yevakit-u Vel-Cevahir Fi-Beyani Akaidil Ekabir adlı eseri c.1 s.8’de
- Şa’rânî’nin Letaif-ul Minen vel Ahlâk eseri c.1 s.127’de
- İbn-i Hacer’in El-Fetavayı Hadisiyye isimli eseri s.149’da
- El-Yevakıt-u Vel Cevahir c.1 s.8’de
- Şa’rânî’nin Letaif-ul Minen vel Ahlâk eseri c.1 s.127’de
- El-Yevakit-ü vel Cevahir, c.1 s.8’de
- Beynel Hakikat Veş-Şeria kitabının metninde s.381’de
- Şa’rânî, El-Yevakit-u Vel-Cevahir isimli eseri c.1 s.9’da
- İbn-i Âbidin’in hâşiyesi c.3 s.333’de. Dürrül Muhtarın sahibi Şeyh Muhammed Alaaddin Haskefi h.1088’de vefat etmiştir.
- El-Kibrit-ül Ahmer s.276’da, 1277 senesinde tab edilen kitapta, yine Mecellet-ül Aşiret-ül Muhammediyye, Muharrem sayısı 1381 s.21’de
- Şa’rânî’nin El-Yevakit-u vel Cevahir isimli eseri c.2 s.205’de
- İbrahim Bacuri’nin hâşiyesi s.108’de
- Şeyh Muhammed b. Yusuf El Kâfî Et Tunûsî, El Mesail-ul Kafiyye s.19’da
- Mecellet-ül Aşiret-il Muhammediye 1381 Muharrem sayısı s.21’de
- Mecellet-ül Aşiret-il Muhammediye 1381 Muharrem sayısı s.23’de
- Bazı garazkâr desiseciler sûfilere karşı uydurulan yalan nassların hepsini toplayıp, bunları garazkâr saldırılarına ve sûfilere hayasız hücumlarına vesile etmek istemişlerdir. Bunları da incitici bir üslupla ve İslâm ahlâkından ve mü’minlerin sıfatlarından uzak olan düşük ibarelerle yazmışlardır. Onları buna, kalplerindeki gizli kin, nefsanî arzular ve şahsi çıkarları sevketmiştir.
- İbn-i Teymiyye’nin Mecmuat-ür Resail ve Mesail eseri c.1 s.80-81’de
