Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 3, 2026

Tasavvuf İlminin Gelişimi (Tasavvuf Sözlüğü)

Dr. Ahmed Alveş ( rahmetullâhi aleyh ): “Çokları İslâm‘ın ilk döneminde (sahabe zamanında) tasavvufun zuhurunun ve ona davetin olmadığını; ancak bunun sahabe ve tâbiin döneminden sonra başladığını söylemiş ve bunun …

Dr. Ahmed Alveş ( rahmetullâhi aleyh ): “Çokları İslâm‘ın ilk döneminde (sahabe zamanında) tasavvufun zuhurunun ve ona davetin olmadığını; ancak bunun sahabe ve tâbiin döneminden sonra başladığını söylemiş ve bunun sebebini soruşturup araştırmışlardır. Buna cevap olarak diyoruz ki: Gerçekten İslâm’ın ilk dönemlerinde buna ihtiyaç yoktu. Zira o asrın insanları ehl-i takva, ehl-i verâ ve mücâhede sahibi olup kendi tâbiatları ve Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a yakınlıklarından dolayı ibadete yönelirlerdi. Onlar Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a uymada, iyilikte ve her hususta birbirleri ile yarışıyorlardı. Onları ilme çağırmaya, irşat etmeye gerek yoktu. Çünkü tasavvufu fiilen yaşıyorlardı. Bunlar atadan, dededen miras yoluyla Arap lugatını bilen, hatta belagatlı şiirler söyleyen hâlis Araplar gibiydiler. Onlar lugat, irap, nazım ve şiir kaidelerini öğrenmeksizin doğuştan gelen bir özellik ve fıtratlarıyla şiir söylerlerdi. Onlar nahiv ve belagat derslerini öğrenmeye ihtiyaç duymazlardı. Lâkin zamanla hatalı konuşmalar ve zayıf tâbirler yaygınlaştığından yahut Arap olmayanların

Arapçayı

anlamaları

ve

öğrenmek

isteyenlerin öğrenebilmeleri için nahiv, lugat ve şiir kaideleri zarurî olmuştur. Asırlarca yaşayan müslümanların uygun ortamlarda ihtiyaçlarından kaynaklanan diğer ilimler gibi tasavvuf ilmi de zarurî bir ihtiyaç olarak doğmuştur. Sahabe ve tâbiine her ne kadar mutasavvıf denilmemiş olsa da onlar fiilen tasavvufu yaşıyorlardı.

Eğer bir kişi nefsi için değil, Rabb’i için yaşar, kulluğu kendine gerekli kılar, zühd ile ziynetlenir, her vakitte ruhu ve kalbiyle Allah’a yönelirse sahabe ve tâbiinin vasıl olduğu diğer olgunluklara ruhen yükselir, Allahla birlikte olup en büyük derecelere çıkarsa buna vesile olan tasavvuftan daha fazla ne istenebilir ki?

Sahabeler, iman akîdesini ikrarla, İslâm’ın farzlarını yerine getirmekle yetinmezler ve bilakis ikrarı zevke, manevi iç duygusuna yaklaştırırlardı. Farzları yerine getirip Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın müstehap gördüğü nafile ibadetleri de ziyadesiyle yaparlardı. Onlar haramdan uzaklaştıkları gibi ziyade olarak mekruhlardan da kaçınırlardı. Hatta onların basiretleri aydınlanır, kalplerinden hikmet pınarları fışkırır, etraflarından Rabb’anî olan sırlar taşardı. Tâbiin ve tebe-u tâbiinin halleri böyleydi. Mutlaka bu üç asır, İslâm asırlarının en hayırlı ve en parlak devriydi.

Bu konuda Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) şöyle buyurmuştur: “İnsanların hayırlısı benim asrımdaki sahabelerimdir. Sonra onlara yakın olan tâbiinlerdir. Sonra onlara yakın olan tâbiinlerin tâbileridir.” [1]

Zamanla çeşitli milletler ve sayısız insanlar, İslâm sahasına girdiler, ilimlerin dairesi genişledi, ihtisas erbâbı arasında ilimler taksim edildi ve yayıldı. Her toplum diğer ilimlerden en iyi yapabildiği ilmin ve fennin yazılmasıyla uğraşmaya başladı. İslâm’ın ilk asırlarında nahiv ilmi yazıldı. Fıkıh ilmi, tevhit ilmi, hadis ilmi, usûl-ü din, tefsir, mantık, usûlü hadis, usûl-ü ilim, ferâiz (miras ilmi) gibi diğer ilimler meydana çıktı… Bu devreden sonra ruhî tesirler yavaş yavaş zayıfladı. İnsanlar canı gönülden kulluk yaparak Allah’a yönelmenin zaruretini unutmaya başladılar. Bu da riyazet ve zühd sahiplerini tasavvuf ilmini yazmaya, tasavvufun şerefini, yüksekliğini ve diğer ilimler üzerine faziletini ispata davet etti. Tasavvuf ehl-i tedvin faaliyetine diğer grubların kendi ilimlerini tedvin etmesi sonucu (hata ile bazı müsteşriklerin zannettiği gibi) onlarla kuru kuruya bir tartışma ve delil getirme niyeti ile girişmediler. Bilakis tasavvufun bu tedvin faaliyeti, noksanlığı gidermek bütün faaliyet alanlarında dini ihtiyaçları eksiksiz yerine getirmek takva ve iyilik sebeplerini hazırlamakta karşılıklı yardımlaşmak için icab etti.[2] İslâm tarihinde sabit olduğu gibi ilk sûfi imamları tarikatlerin esaslarını büyük âlimlerden naklederek kurmuşlardır. Ancak tasavvufun tarihi, İmam Hafız Seyyid Muhammed Sıddık Gummârî ( rahmetullâhi aleyh )’nin şu fetvasında ortaya çıkıyor. Bir defasında kendisine: “Tasavvufu ilk tesis eden kimdir? Tasavvuf semavî bir vahiy ile mi tesis edildi?” diye sorulur. Cevaben: “Tarikatı tesis eden ilk kimseye gelince, iyi bilinsin ki tarikat, Muhammedî dinin esasları arasında semavî bir vahiyle tesis edildi” demiştir.

Şüphesiz, ihsan makamı dinin üç rüknünden biridir. Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) dini bir bir açıklayan hadisinin sonunda “bu Cebrail (aleyhisselâm) ’dir. Size dininizi öğretmek için geldi.” buyurmuştur.[3] Bu din ise İslâm, iman ve ihsandan ibarettir. (Bu üç rüknün bir araya gelmesiyle insan, dininde kâmil olur.)

İslâm, itaat ve ibadettir. İman, nur ve inançtır. İhsan makamı ise murakabe ve müşâhededir: “Allah’ı görürcesine ibadet etmendir. Eğer sen O’nu göremiyorsan O seni görüyor...”

Muhammed Sıddık Gummârî bu hadis-i şeriften hareketle: “Din üç rükünden ibarettir. Her kim tarikatın aslı olan ihsana halel getirirse rüknün birini terk ettiğinden dolayı şüphesiz dini noksanlaşır.”

Netice itibariyle, tarikatın İslâm‘ı ve imanı tashih edip açıkladıktan sonra davet edip ulaşılmasını işaret ettiği gaye ve nokta ihsan makamıdır.[4]

İbn-i Haldun “Mukaddime”sinde: “Tasavvuf ilmi dinde sonradan meydana gelen şer’i ilimlerdendir. Bu yolun aslı sahabe, tâbiin ve onlardan sonra ümmetin selefinin hak ve hidayet yoludur. Tasavvufun esası, dünyanın süs ve ziynetlerinden sıyrılarak Allah’a yönelip ibadetlerinden ayrılmamaktır. Lezzet, mal, mertebe ve kıymetten sıyrılıp Hakk’a dönmek, ibadet için halveti tercih etmektir. Bu durum sahabe ve sonradan gelen ehlullahın yoludur.

İslâm’ın ikinci ve sonraki asırlarında dünyaya yöneliş çok yaygınlaştı. İnsanlar dünyaya karışıp meylettiler. Böylelikle ibadete yönelen kimselere sûfi ismi tahsis edildi. ”[5]

İbn-i Haldun’un son cümlelerinden çıkardığımız sonuca göre, hicretin ikinci asrında, insanların dünyaya ve ehline meyledip gaflete düşmesi neticesinde, fâni dünyanın meşgalesine kapılan kimselerden ayrılıp ibadete yönelenlere “Sûfi” (tasavvufçu) ismi verilmiştir.

Ebû Muhammed Sıddık Gummârî ( rahmetullâhi aleyh ): İbn-i Haldun’un tasavvuf kavramının çıkış tarihini, hicretin dördüncü ehlinden olan Kindî, “Vuslât-ı Mısır” adlı eserinde, hicretin ikinci yüzyılını anlatırken İbn-i Haldun’u destekleyerek şöyle diyor: “İskenderiye’de sûfi diye adlandırılan, iyiliği emreden bir toplum çıktı.” Mesudî de “Murüc-u Zeheb” isimli eserinde, Yahya b. Eksem’den hikaye ederek: “Me’mun bir gün otururken Hâcib Ali b. Salih birdenbire içeriye girdi. “Ey mü’minlerin Emiri! Üzerinde kalın ve beyaz elbisesi olan, münazara etmek için yanınıza gelmek isteyen bir kişi kapıda duruyor. Bildiğime göre o sûfilerden bir kimsedir.” dedi. Mesudî ve Kindî‘nin rivayet ettikleri bu iki hikâye İbn-i Haldun’un tasavvuf kelimesinin çıkış tarihini bize açıkça belirtiyor. “Keşf-uz Zünun”da da zikrediliyor ki ilk defa sûfi diye isimlendirilen zat Ebû Haşim es-Sûfi (ö.t.h.150)’dir. [6]

“Keşf-uz Zünun” un yazarı tasavvuf ilminden bahsederken İmam Kuşeyrî’den şu sözleri nakletti: “Biliniz ki Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan sonra ashaba ve ileri gelen faziletlilere, o asırda Peygamberin sahabesi demekten daha üstün ne isim olabilirdi?” İşte onlara sahabe denildi. Bundan sonra insanlar ihtilafa düşüp makamlar birbirinden ayrıldı. Seçkin insanlar arasında din işlerine çok ilgi duyanlara zâhidler ve âbidler denildi. Sonra bid’at meydana çıktı. Fırkalar arasında meydan okumalar başladı. Her bir taife kendilerinin zâhid olduklarını iddia ettiler. Nefislerinin Allah’la beraber olmasını gözetenler ve kalplerini gaflet yollarından koruyanlar tasavvuf ve sûfi isimleriyle diğer gruplardan ayrıldılar. Bu isimlendirmenin bu büyük zatlar için söylenmesi, şöhret bulması hicretin ikinci yüzyılının öncesine dayanır.[7]

Tasavvuf ilmi İslâm düşmanlarından olan müsteşriklerin ve yeni isimler icat eden talebelerinin savunduğu gibi İslâm ile bağları olmayan kaynaklardan elde edilmiş değildir. Onlar; tasavvuf ismini Budist ruhbancılığı, Hıristiyan kehaneti ve Hint sihirbazlığı ile açıklamağa çalıştılar. İslâm’ın öz kaynaklarından olan bu ilmi Budist, Hindu, Nasranî veya Farisî tasavvufu olarak nitelediler. Bundan maksatları bir yönden İslâm tasavvufunu bozmak, diğer yönden de bu akımı itham altına alarak tasavvufun kaynağının ve yayılışının bu eski sapık felsefelerden alındığı iddiasıdır. Doğrusu inanan insan, onların kalbine doğan kötü fikirlerine ve onların hileli tuzaklarına düşmez. Mü‘min, bu tür meseleleri açık olarak bilir ve hakikatten bahsederek işlerini isabetli sonuçlandırır. Tasavvufun İslâm’ın amelî tatbikatı olduğunu idrak eder. Bilir ki İslâm tasavvufuna onlardan bir şey karışmamıştır. (Meseleye ön yargısız bakan kişilere verdiğimiz bilgilerin yeterli olduğu kanaatindeyiz.)

Dipnotlar

  1. “ ”hadisini Buhari Şehadet kitabında, Müslim Fedail-us Sahabe kitabında İbn- i Mesud’dan rivayet etmişlerdir.
  2. Müslim, Mecellet-ül Aşirat-ül Muhammediyye, Hicri 1376 Muharrem sayısı, Doktor Ahmet Alveş’in tasavvufla ilgili araştırmasından alınmıştır. O, İslâm’ın tasavvufi gerçeklerini yabancı dillere çeviren öncülerdendir. Bu zat İslâm Tasavvufu adlı kitabını İngilizce olarak yazmıştır. Müsteşriklerin fikirlerini düzeltme ve reddetmede çok büyük tesiri olmuştur. Aynı zamanda İslâm hakkında geniş ve kapsamlı bir kitap yazmış, bu kitap da Allah’ın dinine atılan iftiralara cevap vermiş ve bu dine geniş çapta hizmet etmiştir.
  3. Müslim Sahihinde Kitab-ul İman’da Ömer b. Hattab (radıyallâhu anhu)’dan rivayet etti. Hadisin bir cüzüdür.
  4. Muhaddis Muhammed Sıddık Gummârî, El İntisar li Tarik-is-Sûfiyye s.6
  5. İbn-i Haldun, Mukaddeme, İlmi Tasavvuf s.329
  6. Muhaddis Gummar’inin El-İntisar li Tarık-ı Sûfiyye s.17-18
  7. Hacı Halife (Katib Çelebi) Keşf-uz Zünun an Esma’il Kütüb ve Fünun c.1 s.414