Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

tecelli-istitâr (Tasavvuf Sözlüğü)

ÇİZ YE ) feymenü'l-eflec; fetâtü'l-hayy; rabvetü'lhamrâ'; tecelli-yi evvel; tecelli-yi sâni) Tecelli, söz ve davranışlarda sadıklara benzemek ve sadıkların davranışlarıyla bezenmektir. (Lüma', 439 Sehl demiştir ki: …

ÇİZ YE ) feymenü'l-eflec; fetâtü'l-hayy; rabvetü'lhamrâ'; tecelli-yi evvel; tecelli-yi sâni) Tecelli, söz ve davranışlarda sadıklara benzemek ve sadıkların davranışlarıyla bezenmektir. (Lüma', 439

Sehl demiştir ki: Tecelli üç a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a olur: Zât'ın tecellisi mükâşefedir. Zât'ın sıfatlarının tecellisi nürlar mahallidir. Zât'ın hükmünün tecellisi ise, içindekilerle beraber âhirettir. (Ta'arruf, 90

tecelli-istitâr 1023

İstitâr, beşeriyyetin (beşeri varlığın), seninle gaybı temaşa arasında perde olmasıdır. Beşeriyet perdesinin kalkmasının mânâsı, Allah Teâlâ'nın seni, gaybdan sana gelen vâridler (keşf ya da tecelliler) altında tutmasıdır. Zira beşeriyet, gayb hâllerine mukavemet edemez. Tecellinin ardından gelen a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/istitar/" istitâr /a ise, araya eşyâ girdiği için onu müşâhede edememendir. (Ta'arruf, 91

Setr ve tecelli; avam perdeler içinde, havâs ise daima tecelli içindedir. Allah bir şeye tecelli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a zaman ona huşü verir. Gözü (hakikatlerden) perdeli olan O'nu müşâhede etmeyle, ebedi tecelliye mazhar olan ise O'nun huşüuyla vasıflanır. Setr avama cezâ, havâssa rahmettir (avama cezâ gibi gelir, ama havâss onun rahmet olduğunu bilir). Çünkü eğer, onlara keşf olunan şeyler halka gizli kalmasaydı, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatin /a gücü karşısında a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlaka /a yok olurlardı. Fakat o, nasıl keşf ehline zuhür ediyorsa, diğer insanlara da öyle örtülü kalır. (Kuşeyri, 42

Tecelli, Hakk nürlarının, Hakk'ı kalbleriyle görmeye lâyık olan ikbal sâhiblerinin kalblerine, ikbal hükmüyle te'sir etmesidir. Bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ru-yet/" rü'yetle /a (görmeyle), gözle görme arasındaki fark, (bunda) tecelli edenin istediği zaman görünüp, istediği zaman görünmemesi ya da bir vakit görünüp bir vakit görünmemesidir. (Hücvîrî, 462

Allah'ın fiilleriyle tecelli etmesi, rızâ ve teslimiyeti saflaştırır. Sıfatlarıyla tecelli etmesi ise, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybet /a ve üns kazandırır

İstitâr, kalbin sıfatlarındaki gücün kemâlinden dolayı, nefse ait vasıfların yok olmasının işâretidir. Tecelli ise, O'nun bazen fiilleri, bazen sıfatları, bazen de Zât'ı ile zuhür etmesi şeklinde olur. Hak Teâlâ, istitâr durumunu havâsta, hem kendileri, hem de başkaları için bir rahmet olarak devam ettirmiştir. Bu durumun onlar için rahmet olması, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendilerinin/" kendilerinin /a bu sayede nefslerinin ihtiyacını görmeye yönelebilmeleridir. Başkaları için rahmet olması ise, eğer istitâr hâlleri kendilerinde olmasaydı, cem'ul-cem hâlinde kaybolup, Vâhid ve Kahhâr olan Allah huzürunda, O'nun müşâhedesine kapılmaları mümkün olmazdı

İstitâr, kalbi sıfatların gücünün kemâliyle, nefsi sıfatların yok olmasına a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işârettir /a . Tecelli de bunlardandır. Tecelli, fiiller ve sıfatlar yoluyla olur. Zât yoluyla da olur. Hakk Teâlâ, havâssa, kendilerine ve diğer insanlara rahmet olarak istitârı bâki kıldı ki havâs, onunla kendi işlerine dönebilsinler

Diğer insanlar için istitâr olmasaydı, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a cem'i, cem'deki istiğrâklarından ve Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ın zuhür edişlerinden fayda sağlamaları mümkün olmazdı

Tecelli aklın, fikir ve mizâc kayıtlarından sıyrılarak mutlak cevherle idrâk ettiği akli olmayan keşflerdendir. Nefsâni olursa, riyâzet ve mücâhedeler sırasında fark ve ayırd edilebilen perdelerin açılmasından sonra, mizâc kayıtlarından sıyrılmış mutlak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayal/" hayâli /a nefslerde ortaya çıkar. Rühâni olursa, akli ve nefsâni perdelerin 1024 tecelli-istitâr

açılmasından ve Rahmâni nefeslerin doğmasından sonra ortaya çıkar. Rabbâni olursa, ya tenezzül ya mirâc ya da sırların nüzülü yoluyla olur. Bu tür olanı, isimlerle alâkalı mertebelerin artmasıyla artar

Hakk'ın esmâ (isimler) mertebelerinden her birinin tecellileri vardır. Bunların en yücesi, mükâşefenin tamamını bahş eden cem'i, ahadi, ilâhi tecellidir. Bunun üzerinde, mertebeleriyle beraber Hakikatler Hakikati'nin keşfi, nefsin ve 'amânın hakikati, ilâhi hakikat ve tabiatin tüm hakikatini veren Zâti tecelli yer alır. (İnşâ , 35

Setr; seni meşgul eden şeyleri senden gizleyen her şeydir. Setr, kevn fmadde) perdesidir denilmiştir. Buna bazen âdet ve alışkanlıklarla, bazen amellerin neticeleriyle uğraşmak sebeb olur

Tecelli, gaybların nürlarından kalblere açılan şeydir. (Istılâh, 534

Bil ki, ilâhi tecelli daima perdesizdir. Ama o, olduğu gibi bilinemez. Bu, Allah'ın, kelâmını daha yokluk hâlindeyken duyarak yarattığı âlem için kullanılır. O Kün (O01) dedi, âlemin olduğuna a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhid /a oldu, ama âlem Hakk'ı müşâhede edemedi. O, mümkünlerin en gözle görülür olanı üzerindeki yokluk perdesinden başka bir şey değildir. Işığın karanlığa zıt olması gibi, kendisi yok olan bir şey, mevcüd olanı idrâk edemez. Işığın olduğu yerde karanlık olmaz. Adem ve vücüd (yokluk ve varlık) da böyledir. Âleme mümkün ve en hızlı şekilde istidâdı kabül a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a var olmasını emrettiğinde, onun orada olduğunu görürsün. Çünkü onda (âlemde) vücüd itibâriyle değil, sübüt itibâriyle bilkuvve (potansiyel) olarak işitme bulunduğu gibi, aynı şekilde görme de vardır. Mümkün (sonradan olan varlık), nürla boyanmış olarak bulunduğunda, adem (yokluk) ortadan kalkar, gözleri açılır ve vücüdu, hayr-ı mahz (hayrın ta kendisi) olarak görür. O'nun ne olduğunu bilmez, O'nun (kendisine) var olmasını emrettiğini de bilmez

İşte tecelli, kendisine vücüd vereni bilgi bakımından görmeyen varlığa, O'nu bilgi olarak ifâde eder. Nürla boyandığında, vücüda (varlığa) iltifât eder, ademi görür, hemen onu tahakkuk ettirir (gerçekleştirir). Gökyüzünden yayılan karanlık gibi, kendisinden (yokluk) yayıldığı zaman nürla karşılaştığında der ki: Bu nedir? Sağdan gelen nür ona Bu, O folan) sensin. Eğer sen nür olsaydın, karanlıkta hiçbir ayn zuhür etmezdi. Ben nür'um, ben o zuhürun gittiği yol'um der. (Fütühât, TI, 299300

Süfilere göre tecelli, kalblere gayb nürlarından açılan şeylerdir. Bu da çeşitli makamlara ayrılır. Mârifet ve sırlara dâir husüslardan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucerred/" mücerred /a (soyut) mânâların, nürların, aslı melekler olan rühların, ilâhi nefeslerin, tabiatin, isimlerin, mertebelerine göre var olması temel ilkelere bağlı olan mevâlid (hazarât-ı hamseden doğan mevcüdlar , (bunları varlık alanına çıkaran asıllar olan) ümmehât, (bunların ortaya çıkmasını sağlayan) sebeb ve illetlerin nürlarıyla alâkalı unsurlar, bu makamlar arasında yer alır

tecelli-istitâr 1025 Bu nürlardan her biri bir ufuktan doğarak; körlük, perde, yara, iltihab ya da diğer göz hastalıklarından sâlim olarak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/basiret/" basiret /a gözüne ulaştığı zaman, kendisine yayılan nürlardan her biri sayesinde keşfolunur ve böylece mânâların zâtları oldukları gibi âyân olur. Kendilerine delâlet eden lafız ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelimelerin /a süretleriyle irtibâtları da âyân olur. Bu süret (ya da nürlar) göze müşâhede yoluyla, hakikatlerin mâhiyetini herhangi bir vehim ve aldanımmaya mahal bırakmadan, hakikatte nasılsa öyle verir

Bu mânâların zâtlarıyla (asıllarıylaj) beraber, bu zâtlara doğru ve bu zâtlardan hareket ederek akan nürlar, önümüzde akan nürlar, ardımızda, bize uyanlarla beraber akan nürlar, imânımızdan neş'et edip bizi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/te-yid/" te'yid /a eden nürlar, şemâilimizden neş'et edip yakinimizi artıran nürlar, üstümüzde bize fayda sağlamak için akan nürlar, altımızda her türlü tasarrufa a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/malik/" mâlik /a olduğumuz nürlar, bizim ta kendisi olduğumuz nürlar bunlardandır. Bu sonuncu nürlar, müjdelerimizde müjdelediğimiz, şiirlerimizde dile getirdiğimiz asıl maksaddır. (Fütühât, II, 475

Setr, maddi perde olup, bazen alışkanlıklar, bazen amellerin neticeleri (Allah ile kul arasında) perde olabilir. Sebebler, ilâhi perdelerdir. Bu perdelerin, ancak (kendilerine sebeb olan) bu alışkanlıklar ve amellerin neticeleri husüsundaki düşünceyle birlikte kaldırılması doğru olabilir. Bunların kaldırılması bırakılmasıdır. Bunların mahvı, hakikatte isbâtıdır

Setr, avâm hakkında kendilerine emirlere muhâlefet takdir edildiği için umümi bir ilâhi rahmettir. Avâmın onlara göre hareket etmesi lâzımdır. Onlar sürekli olarak keşf ve tecelli ile amel edemezler. Çünkü setr altında olmaları gerekir. Bundan dolayı, ilmi tecelli ehlinden mahrümiyet (setr konusundaki kısıtlama) kaldırılmıştır. Onlar hakkında herhangi bir mahrümiyet kalmamıştır. Bilakis onlara tasarruflarında istedikleri şeyi yapmaları mübâh kılınmıştır. (Fütühât, II, 543

De ki obanın gençlerine

Korumaktır sözümüz

Necd tepelerinin eteğinde

cumartesi tecellinin başlangıcı

en yücesi mertebelerin

sevinç yurdundan

ferdâniyetten gelen

O al renkli tepeler üzerine

Kul fetâtü'l-hayy (De ki obanın gençlerine) bilhassa bu rühlara münâsib rühu kasd eder. Mev'idene'l-himâ Korumaktır sözümüz) müşâhede mertebelerinden herhangi birinde izzet perdesini veya ayrılış esnâsında bu bedenin tedbirini kasd eder. Gudeyye 1tecellinin başlangıcı) tecelli zamanının başlangıcıdır. Bu başlangıç cumartesidir. Çünkü o gün haberde vârid olduğu gibi rahatlayıp dinlenme günüdür. Rubâ Necd yüce makamı kasd eder. ale'r-rabveti'l-hamrâ fal renkli makama) cemâl 1026 tecelli-istitâr

makamını kasd eder. Çünkü renkleri tasnif edenler kırmızı rengin en güzel olduğunu söylerler. Min cânibi't-davâ mertebelerin yüce olanını, eymeni'l-eflec de sevinç yerlerini kasd eder. el-Alemu'lferd a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahadiyyet/" ahadiyyetin /a altında olan ferdâniyyet mertebesidir. (Tercümân, 189

Setr, maddi perde ve alışkanlıklarla, amellere takılıp kalmak gibi seni meşgul eden şeylerden perdeleyen her şeydir. (Kâşânî, 99; Câmi’, 85

Tecelli, kalbde gayb nürları cinsinden a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zahir-olan/" zâhir olan /a şeydir. Tecelli-yi evvel (ilk tecelli), zâti tecellidir. Bu, Zât'ın yalnızca Zât için tecellisidir. Bu mertebe, hiçbir sıfat ve süreti bulunmayan ahadiyyet mertebesidir. Çünkü Hakk'ın vücüd-ı mahzı vücüd-ı sırfı (Câmi')) (Zât'ın mutlak vücüdu) olan Zât, O'nun ayn'ının vahdetidir. Çünkü, Hakk'ın vücüd olması bakımından, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdun /a dışında olan şey, adem-i